Karaşınlık: Erk Eliyle Kargaşa…/Misak Tunçboyacı



 

‘İlkin, demokrasi, halkın özgül bir görünüş alanının varoluşu yoluyla tanımlanan topluluk türüdür. Görünüş, gerçek-olana karşıt bir yanılsama değildir. Görünüş, görülür-olanın deneyim alanı içerisine girişidir ki bu giriş bundan böyle görülür-olanın rejiminde değişikliğe yol açar. Görünüş, gerçekliğe karşıt değildir. O, gerçekliği bölüp yarar ve onu çift olarak yeniden şekillendirir ve işte bu yüzden, “politik felsefe”nin demokrasiyle ilk savaşı, Platon’un doksa’ya [kanıya] karşı polemiğiydi yani demos’a özgü görülür-olanın hakikat-dışılığın rejimine özümsetilişiydi.

İkinci olarak, bu görünüş alanını dolduran halk özel türden bir “halk”tır, etnik özgülükler çerçevesinde tanımlanabilir olmayan, bir nüfusun sosyolojik olarak belirlenebilir bir kısmıyla ya da bu nüfusa belirli bir çehre kazandıran grupların toplamıyla özdeş olmayan bir halktır. Demokrasiyi ortaya çıkaran halk, herhangi bir toplumsal gruptan ibaret olmayan, fakat toplumun taraflarının hesaplanmasında (décompte / reckoning) bir hiçbir paya sahip olmayanlar parçasının etkililiğini zorla dayatan bir birliktir. Demokrasi, devletin ya da toplumun taraflarıyla çakışmayan öznelerin yani yerlerin ve dilimlerin tüm temsilinin düzenini bozan yüzergezer öznelerin kurumudur.

Üçüncü olarak, halkın görünüşe çıktığı yer bir çekişmenin, bir davalaşmanın yürütüldüğü yerdir. Politik çekişme nüfusun yerleşik tarafları arasındaki çıkar çatışmalarının tümünden ayrıdır çünkü tam da bu tarafların sayımı üzerine bir çekişmedir. O, ortaklar arasında bir tartışma değil fakat tam da söyleşi (interlocution) konumunun altını oyan bir söyleşidir. Demokrasi, bu yüzden, özel türden topluluklar kurar, iki mantığın -polis’e özgü yerlerin dağıtımı mantığının ve politik eşitlikçi edim mantığının- taban tabana karşıtlığının altını oyan polemik topluluklar oluşturur.

Demokrasi biçimleri, bu üç kollu mekanizmanın kendisini görünüşe çıkardığı biçimlerden başka bir şey değillerdir. Nerede halkın görünüşe çıktığı özgül bir alan varsa orada demokrasi vardır. Ne devlet aygıtının failleri ne de toplumun parçaları olan özgül politik aktörler nerede varsa, devletin ya da toplumun parçalarının yayıldığı erimin son noktasına varıncaya dek özdeşlikleri veya kimlikleri yerinden söken gruplar nerede varsa orada demokrasi vardır. Son olarak da halkın yüzünü gösterdiği sahne üzerinde kimliği-belirsiz / kendisine-özdeş-olmayan (non identitaire / nonidentary) bir özne tarafından yürütülen bir çekişme nerede varsa orada demokrasi vardır. Demokrasi biçimleri, bu görünüşün ortaya çıkışının, çekişmenin bu kimliği-belirsiz / kendisine-özdeş-olmayan öznelleşmesinin ve yürütülüşünün ortaya çıkışının büründüğü biçimlerdir. Bu ortaya çıkış biçimleri, politikanın kurumsal mekanizmaları üzerinde bir etkide bulunurlar ve diledikleri her türlü mekanizmayı kullanırlar. Onlar eşitlik yazıtları üretirler ve varolan yazıtlar hakkında argümanlar ortaya koyarlar ve bu yüzden de onlar, seçilmiş meclislerin, konuşma ve ifade özgürlüğünün kurumsal güvencelerinin, devlet denetim mekanizmalarının varoluşunu hiçbir şekilde umursamaz değillerdir. Onlar, bu gibi şeylerde, uygulanıp sınanmanın ve sırası geldiğinde de onları dönüştürüp değiştirmenin koşullarını görürler. Fakat bu gibi şeylerle özdeşleşmezler ve hele hele bireylerin var olma tarzlarıyla hiç özdeşleştirilemezler.

[…] politik yersizlik / mülkiyetsizlik, aidiyet taşımamak değildir. O, iki misli aidiyet taşır: yerler / mülkiyetler ve parçalar dünyasına aidiyet ve yersiz / mülkiyetsiz topluluğa, yani eşitlikçi mantığın hiçbir paya sahip olmayanlar parçası olarak kurduğu topluluğa aidiyet. […] Öznelleşme aralıkları kimlikler arasında, mekânlar ve yerler arasında kurulan aralıklar olan bir topluluk içi dünyalar topluluğudur. Politik bir-arada-olma (étre-ensemble / being-together), bir arada-olmadır (étre-entre / being-between): kimlikler arasında, dünyalar arasında. […] Politik aralıklar, bir koşulu kendisinden bölüp ayırmakla yaratılır. Onlar, verili bir dünya içinde sabit bir yerde tanımlanan kimlikler ve yerler ile başka yerlerde tanımlanan kimlikler ve yerler, orada hiçbir yeri olmayan kimlikler ve yerler arasına bir çizgi çekmekle yaratılır. Politik bir topluluk, ortak bir özün veya ortak-olanın özünün edimselleşmesi değildir. O, ortaklaşalık-içinde olmak bakımından verilmeyen şeyi ortaklaşa-paylaşıma-sokmadır: görülür-olan ile olmayan arasında, yakın ile uzak, mevcut ile namevcut, var ile yok arasında. Bu ortaklaşa-paylaşıma-sokma, verileni verilmeyene, ortak-olanı şahsi-olana, ait olanı ait olmayana bağlayan bağların kuruluşunu gerektirir. İşte bu kuruluş içindedir ki ortak insanlık kendi davasını savunur, kendisini gösterir ve etkili olur.’ Jacques RANCIÈRE – Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe Kitabından Kesitler.. (Aralık Yayınları)
(Kaynakça: Potlaç http://isyananarsi.blogspot.com/2011/02/uyusmazlk-politika-ve-felsefe.html

Başlangıçların yarım yamalak konulduğu, sesin sözün değil tastamam tantananın, gümbürtünün, gümbürtüde ortaya dökülenlerin ön planda tutulduğu, önemsendiği bir menzilde şekillendirilmeye devam eden iş bu hayat döngüsü çözümlemeleri zorunlu kılmaktadır. Birinin yahut ta diğerinin seslenişinin aralıksız bir biçimde paralize edilmeye çalışıldığı, istisnasız hırpalandığı bir yerde yaşayabilmek tüm sorumsuzlukların ilaveyi gereksiz bıraktıracak yüzeylerinde yapılanları konuşabilmeyi önemli kılmaktadır. Bugün yaşadığımız coğrafya etkin, egemen, baskın olanın tahayyülüne göre şekillendirilen bir gayya kuyusundan pek farksız, pek uzakta değildir. Çağrışımların, çoğaltımların ve nihayetinde bunca eğriliğe karşı sözün derdest edildiği bir mefhum bina edilmektedir. Dönüp dolaşılıp batıp çıkılıp demokrasi denile gelenin nasıl yağmalandığını görebilmek için yapılanlar birbiri ardına bugünü kapsamaktadır. Yaşayabilmek için önceliklerin her gün değiştirildiği, şart koşmaların, dayatımların her an başka bir utancın sınırlarında sabitlenmeyi, sınırların içini aşmadan o menzilde kalakalmayı dayattığı yerde yitirilen güncelliğimizdir. Yitirmeye bağışıklık kazandırılmamızdır.

Her günün bir önceden ağır ve bir öncesinden de fenalıklarla donatılmasının her anın istisnasız bu karaşınlık ile hemhal edilmesinin şeceresidir dökümlemeye çalıştığımız. Kelimelerin içerikleri boşaltılırken her sözcüğün çağrıştırdığı anlamlar gerçeklikten kopartılırken ıssızlaştırılırken tıpkı bir çöldeki vahanın hali gibi seraplar arasında yol almaya mecbur kılınmaktayız. Bugünün, şimdinin bunca hoyratlıkla ve handiyse aralıksız bir biçimde kotara geldiği yegane şey bütünde deneyimin / gerçeklik ile yolunun önünü alma çabasıdır. Yoksunlaştırıldığımız yerde sorunları görmeye de ihtimal bırakılmadığından, erk kendi bildiğini eylemeye devam edecektir çünkü. Yıllardır süre giden eleştirilip durulan vesayetçilik bu kez kendiliğinden yeni bir forma ulaştırılacaktır. Burjuva siyasetinin dünkü gediklilerinin, dün mağdur olanların sözlerine, kelimelerine, vurgularına ve eylediklerine yaptıklarıyla dönüşümlerini eksiksiz sağladıklarını kanıtlayan resmi, gerçek bir yıkım cismanileşmektedir. Dün yok sayılanlar bugün bütün olan bitenin farkındalılığında kendisine benzetemediğini yine yok sayarken bulmaktadır.

Dün geçmişte kaldığı varsayılanların bugünün çizgisi, yönü ve faunası içerisinde birer ikişer yeniden canlandırılması gerçekliğimizin içler acısı halini de ortaya sermektedir. Politik düşkünlüğün siyaset argümanlarının birbirilerine benzeş, muğlâklıktan asla kaçınmayan hiç gerçek sorunlara eğilmeyen, görmeyen ve anlamayan yapısının tekrarlanmasıdır karşılaştığımız. Yaşıyoruz sözüm ona her yanımız yaralarımızın giderek gemiyi azıya aldığı bir heyulanın içerisinde. Bir muasırlıktır söylenip durulan vaazın orta yerinde bütün o cafcafın kenarından görünen bir çocukta belirgin olur bu kimi zaman. Koca bir kentin ziyaret edilmesinin olağanlığını alt üst eden tavırların aralıksız alınmasıdır bunun gibi nicelerini örnekleyecek olan. Geçtiğimiz günlerde gidilmiş olan Wan’da kontenynerlarda yaşam mücadelesi veren depremzedelerin gözlerinden anlaşılabilir belki anlatmaya çalıştığımız. Geçtiğimiz hafta içinde kapılarına dayanan, hakaretin bininin eksik edilmediği kolluk kuvveti baskınıyla bir haftalık mühlet verilen insanların yaşadıklarından anlaşılır bir ihtimal. Boyutların sınırların alaşağı edildiği bir zamanda o fakirliğin yoksunlaştırmaların nasıl öncelikli hedef haline dönüştürdüğünü ortaya koyan bir vesikadadır bu çözümleme kimi zaman!.

Bakmazsan görmezsin sorumsuzluğunda ilerlemeye devam eden erkin kendisinden ötesi herhangi bir sorun ihtiva etmeyen, ama yoluna çıktı mı ezilmesi gerekenler olarak görülmeye devam edildiğinin hazin kanıtıdır bu karşılaşmalar. Vizörler, dijital gözetleyiciler hiçbir türlü haberdar etmezken sınırlar ötesindeymiş gibi görünen yüksek duvarlarla çoktan izole edilmiş olan cezaevlerinde eylenenlerde görülecektir bu mesel. Şakran 2 ve 3 no.lu T tipi cezaevlerindeki tutsakların hastaneye giderlerken ring aracında karşılaştıkları işkence senasındadır görülmesi gereken. Biat ettirmenin koşulları gün aşırı görülmüyor nasıl olsa diye akla yerleştirilmişken eylenenlerin fecaatidir tüm o bahislerde açık seçik ifade edilip duran insan bahsini çürüten. Muasırlık masallarını paramparça eyleyen. Sözcüklerin sıklıkla yinelene geldiği bir yerde her ne oluyorsa oluyor sakız bellenip sıklıkla söylenenlerin boşaltıldığı yerde bu yaralar enikonu belirginlik kazanıyor. Her ne oluyorsa oluyor muktedir avaza tutundukça, sillesi, şamarı, işkencesi, tahakkümü bir başka yerde başka bir menzilde başka bir hayata da kendi bildiğini dayatmaya eviriliyor.

Sorunların önemi birbirlerinden hemen hemen hiç ayrıştırılamayacak kadar çok, sık birbirlerine yakın duran aralıksız bir biçimde çoğaltımındadır bizi bu notları yazmaya şevk eden. Ne cümle kurabilmektir mühim, ne de kurulanın bir menzilde olan biteni tek başına anlamlandırabilmesi mümkündür. Her yanımız, her anımız bambaşka tenkitlerle dönüştürülürken, başka bir şeye evrilirken unutulması şifahen bildirilenlerin hakikate ulaştırılması, hakikat bildirilmesine karşı bir çığlıktır. On dokuz yıl önce kaybedilen Nihat Aydoğan’ın akıbetidir bu satırları yazmaya onca alıntıyla, bunca biganeliğin biçareliğin dayatımında nasıl da usul usul sessiz ve sedasız dosyaların zaman aşımına uğratıldığının hayal kırıklığıdır. On dokuz koca yılda bir milim ilerlemeyen, adalet tecellisini tastamam yok sayan, umursamayan bir memleket için tabii istatistiki rakamlar, sıradan birisini bir insanı çağrıştırmayacaktır. Gelgelelim yok etmelerin aralıksız sürdürüldüğü bir yerde daha bir kaç gün önce eli kanlı katillerin mahkeme zabıtlarına giren sözlerindeki gibi Kürd illerinde eylediklerinden pişmanlık duyduklarını ikrar ederlerken, sözlerinin her yanına sinmiş olan devletlû aklının her nereden ve nasıl bunca insanlığa karşı suçu bir arada işleyebildiklerini gösterirken yaraların basbayağı açıkta konulmasıdır düşündürücülüğünü muhafaza eden.

Muhafaza edilmiş resmi olarak dondurulmuş bir zaman dilimine sabitlenmiş olan şeylerin bugün farklı cümlelerle, farklı tekniklerle yeniden kotarılmasının önünü almak bir yana kanıksatılması gayretkeşliğidir düşündürücülüğünü koruyan. Elzem olan yaraları ortaya çıkartan müsebbibi olanların bir an evvel adalete hesap vermeleriyken bizim gibi ülkelerde ne kadar yokuş yukarı çekilirse, ne kadar itilip çekilip, çekiştirilirse o kadar çabuk unutulacak meseller olarak algılatılması son kertede hazindir. Hezeyanlar gözle görülen, yaşanılan alanların hemen diplerindeki mahallelerden yerleşim birimlerinden ve kırsaldan ortaya çıkanlarda daha da kalıcı bir biçimde kendini hatırlatmaktadır oysa. Yıllar geçtiği varsayılan zaman akışında artık adı sanı anılmayan, doksanlı yılların tıpkı seksenli yıllar benzeri, benzeşinde olduğu gibi aynalaması, bugüne yansısının demokratik sınırlar içerisinde yapılmasıdır düşündürücü olan!. Demokrasiyi benzettikçe, dönüştüre dönüştüre muhafazakâr ileri tanımları arasında salınmaya devam eden bir aralığa hapsettikçe daha pek çok meselde bu algının nelere yol verdiğini görebilmek mümkün olacaktır. Görebilecek miyiz?

Dönüşüm çabasının altında kentlerin dokusunu basbayağı altüst etme çabasının bir başkasının yapıldığı meskenlerden; Sarıgöl’ün Şen Mahallesi’ndeki yıkımdan sonra yerlerine yapılacak konutların herkese (yabancılara) satılabilmesinin düzenlenmesinde Gaziosmanpaşa Belediyesi, Başkan Yardımcısının sözleridir görülmesi gerekli olan. Yurt dışından Ermeni’ye, Yunanlılara, İsraillilere satmıyoruz, konutları diye atfedilen kestirilip atılan mesellerin nasıl da defterler kapandığı geçmiş geçmişte kalmıştır tespitini basbayağı çürüten bir ırkçılığın bugün halen tekrar edilmesidir görülmesi gerekli olan. Nefret kusmaların alelade bir tavır olarak sıradanlaştırılmasından sonra siyaset erkânının, yönlendirdiği isimler ve seçilmişlerinin, karar verenlerin ve adalet sağlayacakların halleri birbiri ardına bu pejmürdelik retoriğinin yapısını daha anlaşılır kılmaktadır. Yok, sayılanların zaten yok edilmişlerin arkasından eylenen cümleler hâsılı tek bir noktaya çıkmaktadır: Yok etmek sıradandır. Demokrasi bangır bangır gelsin, duyurulsun bu memlekette öteki türetiminin, ötekisi diye bilinene karşı hıncın asla tükenmeyecek, sonlanmayacak hiçbir zaman bitmeyecek bir mesel haline dönüştürülmesidir korkunçluğu tescillenen.

Adıyaman’ın Yenimahalle’sinde gerçekleştirilen Alevi evlerinin kapısının işaretlenmesidir bu korkuyu derinleştiren bir başka örneğin ve tescil edilenin vesikası. Yaşamı sınırlandırmak, gözetim ve denetim altına alarak, ama kendisi ama yol verdiklerinin gayretleri ile memleket sathının nasıl bir dönüşüme tabi tutulduğu artık aleniyettedir. Yıllardır sözü edilmeyen, adı anılmayan ve görülmeyen artık demokrasinin en olgun zamanlarını ustamız sayesinde yaşarken, kazın ayağının hiç te öyle olmadığını ilan eden teşebbüslerin pekliğidir dikkatinize sunmaya bir özen çalıştığımız. Yaşamayı belirli bir sinizm dâhilinde, korka korka, çekine çekine, susa susa eylenebilecek bir mesel haline dönüştürmelerin buralardan karaşınlığı hiç eksik etmeyecek bir tavrın kendisi olduğu bilinesidir. Çözümsüzlüğü var olan-edilmiş kötürümlüğü muhafaza ederek şimdiye taşıyarak bütün bunlar olup biterken paketlerin, açılımların yüzleşmelerin gerçekleştirildiği yanılsamasını mütemadiyen tekrarlayıp durarak sabitlendiğini fark etmek mümkündür. Göz görmeye, bilinç gördüklerini ifşa etmeye, hafızaya eklemeye ve unutmamaya kanidir.

Bunca heyulanın, gümbürtünün kıyısında yaşamın nasıl bir kötürüm hal ile yeniden tanımlandırıldığın idraki ise Ranciére’in metninde saklı duran sözcüklerdedir. Betimlemelerin sınırlarına sabitlenmiş anlatılmasına müsamaha gösterilmiş olanlar kadarıyla haberdar olunan bir zamanda hemen her şey insanlığın aleyhinedir. İnsanlık meselinin nasıl bir kıyamet ile yüzyüze kaldığını bildirendir. Kıyamlar yerle yeksan etmek için, can almak için, kaybetmek için değildir sadece, felaket bu kadar sıkça tekrar edilip durulurken yapılan edilenlerin tüm süreğenliğinde karşılaştıklarımızın dillerindedir. Sözcüklerin yapısının bozulduğu meramın bile isteye anlaşılmazlıktan gelindiği herkesin aynı tornadan çıkmış personalar olarak tasvir olunduğu bir yerde Orwell’in yazını bir kez daha gerçekliğimiz olmaktadır. Orwell’in satırlarında dökülenler çokluğun, çoğaltımın, çok renkliliğin, hayatın kendisinin nasıl yönlendirilip sınırlandırılabileceğinin en kestirme tutanağıdır. Bugünün ülkesinde, gördüklerimiz sadece kıyısından değinebildiklerimiz, sadece bir kaç satır ilişebildiğimiz, alıntılayabildiğimiz şeylerin yekûnu o satırların arasındakilerden çok daha fena, çok da züldür.

Hayatın nasıl idame ettirileceğine sözüm ona karışılmıyorken, bunun altı çiziliyorken asıl müdahalelerin hep bu büyük sözler sarf edilirken eylenmesidir üzerine düşünülmesi gerekli olan yol nereye? sorusunu manidar kılan tecrübe diye yaşadığımız. Hatanın belirli bir özenle beraber biteviye yeniden doğru diye sunulduğu bir yerde yaşama vurulan ketleri sorgulayabilmek ne zamandır bunun sualidir derdimiz! Kaybettirildiğimiz, yere kapaklandığımız, yok sayıldığımız çoktan dış kapının mandalı bellendiğimiz, mihrak olarak anıldığımız çoğu yerde öyledir diye onaylandığımız bu yerde demokrasi bomboş bir edim midir bir türlü meselin özüne vakıf olunmasının yolu açılmayan. Nedir nicedir? Büyük sözlerin, gösterişli şamataların arasında zikredilenlerin, eylenenlerin değil tam da kenarında kıyısında olup bitenlerin neleri başımıza getirdiği ortadayken “davamızı” savunmak, sözümüzü esirgemeden koruyabilmek, anlatabilmek ve masallara karnımızın tok olduğunu idrak ettirebilmek ne zaman söz konusu olacaktır, hangi zaman? Yaşamakta olduğumuz güncellik sınırların çoğaltıldığı, özgürlüğün sadece sözde kaldığını teyit eden, adaletin beklentilenemeyecek olan tanımlandırıldığı, her şeyin alelacele kararlarla zora koşturulmaktan ayrısının temsilinin dahi söz konusu edilmediği, çözümsüzlüğün nihai sonuç olarak zikredildiği bir karaşınlıktan mürekkeptir.

Karaşınlık zorda koymaların değil aynı zamanda nerede söze karışılıp, nerede devletlûdan olur beklenip, direktiflere uyulacağını yineleten bir kavram haline dönüştürülmektedir. Soyutlaştırıldıkça mesellerin bilmiyorsak yoktur düzeyine sabitlendiği bir bakışımın süreğenleştirilmesinin tam karşılığını oluşturmakta iş bu atfettiğimiz karaşınlık. Erk, muktedir, iktidar hemen her şeyi dönüştürürken geride bıraktığı izi de temsil etmektedir, karaşınlık. Gerçeklik bir masala evrilirken, gerçekte olan hülyadır diye resmedilmeye eskiden de çok çalışılırken, reddedilirken istisnasız bir biçimde asıl tahrifatın her nerede, nasıl kotarıldığını göstere gelmektedir karaşınlık. Behemehal devreye konulan tedbirlerin ortak uzama ait müşterekleri geliştirmek, çoğaltmak, kalıcılaştırmak söz konusu edilmeksizin yok etmek adına türetildiğini, yinelendiğini göstere gelendir karaşınlık. Göze çekilen perdelemelerin olağanı normali paralize ettiği bir mefhumdur karaşınlık Her durumda üstten bildiren, emreden, aklı hakir gören, aşağılayan aklın devlet aklının her ne olduğunu cismanileştiren bir odaktır karaşınlık.

Bildik değer yargılarını oluşturan duvarların-sınırların gerçeklikte olanlarla hemen hemen aynı-eşit yıkımı beraberinde güne dâhil ettiği, sorgusuzluğu olağanlaştırmaktan bir adım ileriye taşıyarak korkularla burun buruna yaşamayı öneren bir yaşam tecrübesinin kendisidir karaşınlık. İşte devletin günü: kendi korunaklılığına zeval getirecek olarak gördüğünü helak etmek, yok etmek üzerine kurulmuş bir mekanizma olduğunu da ifşa etmektedir. Orta yolu buluyoruz, sözü ortaklaştırıyoruz, derdin ne olduğunu idrak ediyoruz vs.nin seslendirilmesinin tam karşılığında kotarılanlardır karaşınlık. Hakikatin dönüştürüldüğü ulaşılmaz kılındığı bir çabalanım söz konusudur. Yıkım çat kapı getirilirken asıl derdin her ne olduğu kenara itilmekte, söze sahip çıkmaların yoluna yeni engellemeler icat edilmesidir karaşınlık. Düzen halkla olan akdini her seçim zamanı kerhen-geçici düzenlerken, kalıtlaşan vurdumduymazlığının her ne olduğunu gösteren bir aracıdır karaşınlık. Toplum mefhumu yenilenirken bu akitler aracılığıyla kesin olan yegâne şey gözetimin daimiliğinin teminat altına alınmasıdır. Gözetim tüm unsurlarıyla her adımımızı her an yaptıklarımızı takip etmektedir. Somutlaşan hayatın, dijital gözlere prangalanmasıdır.

Olumsuzlamanın bunca kolay sirayet edebilmesinin, kötü diye işaretlenen, hedef, zümre yahut ta düşüncenin bunca alelacele çoğaltımı denetim unsurunun daimiliğindendir. Sindirme meselini, o mertebeyi çoktan aşıp yaralarımızın baş müsebbibi denetim unsuruyla beraber olağanlaştırılan karaşınlıktır. Değil tartışmanın konuşup da cümle kurabilmenin o edimin sınırlarının bile boşa çıkartıldığı bir mesel. Faunamız sözüm ona geliştirilirken aslolan had bildiriminin bunca kolay kılınabilmesidir. Sessizleştirilen toplumun daha da fazla çukura gömülmesi için türetilenler belirli bir dağarcıkta hemen yanımızda işini görmektedir. Bütün bu reva görülenlerin toplamı, içinde kaldığımız çukurun derinliğinin sağaltımı ise her gün uydurulan, biçilen katılan fenalıkların eyledikleridir. Devlet diskuru normatifi yerle yeksan ederken üstüne dikildiği ucubeliğin kendisidir. Günümüz şartlanmışlıklara kurasız bedelsiz teslim edilmişken çokluk üzerine çabalanmanın önü de böylelikle alınmış olur. Soyutlanan sorgunun bir mizansen haline dönüştürüldüğü, genelin olan bitenden bihaber kalmaya olanca hızla devam edeceği bir yapımın imalatı gözümüzün içine baka baka sürdürülür.

Devletin bekası, müşterekin, halka ait ve halka dair olan sözün hemen her yerde yok sayılmasının gayretinden bunu görebilmek mümkündür. Daimi kılınanın, anlık tevatürler, tahayyüller olarak dile getirilenlerin birbiri peşi sıra tahrifatın / dönüşümün ivedi kılınmasıdır. Kalıcılaştırılan hemen her gün aklın / dimağın sınırlarına taarruz edilip, alaşağı etme çabasının norm bellenmesidir? Tekrardan soralım yol nereye? Beyhude bir sav olarak değil, sözün geçerliliğini şimdi şu zamanda bile muhafaza ettiğini, kendi rotasını bütün bu karaşınlık düzeneğine karşı kotardığını yinelemeliyiz belki. Kısıtlandırılmış olan er ya da geç kendini / doğrusunu ikrar edecek bir başka aklın fikrin okunabilirliğine dair patikalar çıkartacaktır. Bu siyaseten doğrucu kolaya kaçan bir tespit değildir. İnsana dair hemen her mefhum ivedilikle zapt edilip yok edilirken belki bir imdat çığlığıdır belki nicesi gibi bir im, seslenişin kendisidir. Bütünün lime lime edildiği yerde sürekli yeni prangalarla yaşama mecburiyetine alıştırma gayretidir göz korkutucu olan. Olan biteni tüm anlamlandırma gayretlerinde karşılığını an evvelinden bulanın zulüm olduğunun aleni ifşa olmasıdır şimdinin en yalın meselesi.

Her günün yaşanmamış dipnotlarla sonradan eklenmiş tasvirlerle tevatürlerle dönüştürülmesinin, ortak olana kastın, açık yaraların da fazla kanatılmasının, eski defterlerin kapatılmadığının ve zihnin asla pes etmediğini göstermektedir, nereye kadar? Eskide kaldığı öne sürülenlerin yüzleşme, çözümleme, açılım ve paket açıklamalarıyla o eksiklerimizin sıfırlanacağı defaatle hiç ara verilmeksizin bildirilmekte, dönüşümün gerekliliği aralıksız bildirilirken eskinin hemen her şeyinin korunması gayreti yine yeniden kendini göstermektedir iyi de nereye kadar? Bildiğimizi, aştığımızı sandığımız her meselde tanımı her ne olursa olsun bu yeni ülkenin güncelliğinde bir fiil korunaklılığını, yekpareliğini, demirbaşlığını muhafaza etmektedir. Gördüğümüz, tüm kederi çoğaltan bu kesintisizliktir. Bir heves iki kalas muştulanan, biteviye yinelenip durulan demokrasi-tik ülke savının nasıl koca bir yalandan ibaret olduğunu görmektir mesel. Her gün deneyimlenen, erkçe tanımlandırılan sınırları daraltmanın, nihayetinde sadece soluk alınacak bir daraltıma kadar sıkıştırılmaktır. Balık istifi.

Tahayyül edileni sözüm ona millet-halk diye ikilemlerle sınatan, biteviye ayrıştırmanın aklın peyderpey kotardığının zulmün tasdik edilmesidir. İleriye giden ülke değildir!. İleri giden bu karaşınlık düzeneğidir. Bir gün bir dava salonunda kendini göstere gelendir. Bir başka gün bilgisayarı diğer 599 talihsiz, fişlenmişten çok daha iyi kullandığına kanaat getirilene reva görülendedir. Bir gün sözler verilmiş olunmasına karşın hakkaniyetin bir kenara terk edildiği, yüzlerce ailenin karakış kapıyı çalarken tek başlarına konulmasındadır. Yahut ta yüz koca haftadır üzerine hiç düşülmeyen soruşturma konusunda zerre ilerleme gösterilmeyen, her şeyin muğlâk bırakıldığı bir Roboski suretindedir. Tutsakların yaşadıklarına pişman edilmeleri için tüm olanak ve ihtimallerin seferber edilmesindedir. İçerisi dışarısı fark etmez her yerin her gün cehennemi kılınmasındadır. Sorgusuzluğun daimi bir yönelim, tercih olarak suna gelen hemen her şeyi hayalî menzile sabitleyen ve yok sayan zamanda görebilmektir meselenin özü.

“Bugün yeniden söz aldık. Derin bir biçimde insani-ve bundan ötürü muğlak- bir deneyimi yaşamaktayız. Bu da demek oluyor ki, (meramımı nasıl anlatsam) bize anılar sunan bir gerçeklik, yücenin bize izin verdiği piyasanın yıkımından sonra vuku bulan bir anlam ufkundayız.” Antonio Negri’nin Sanat ve Çokluk yazınında deneyimlediği okurla paylaştığı bir mefhumda kendi seçimlerimize baş başalığımızdır. Her yanımız delik deşik edilip, karaşına teslim edilmiş, rehin kılınmışken neredeyiz bunu anlamanın arafındayız. Yerginin tenkit ve tehdidin, son kertede ölümcül sonuçlarıyla bir başımızayken karar anındayız. Yok, olmamak için. İnsana dair olanın kenara apar topar terk edildiğini, yenilik olarak sunulanın janjanlı ambalajının altında hayata kastedişleri muhteviyatında taşıdığının idrak edilmesinin elzemliliğindeki bir noktadayız. Günün getirdiğinin şatafatlı cümlelerle, balkon konuşmalarında şurada burada zikredilenlerle asıl gerçekliğin birbirinden epey uzak olduğu bir yerde yolun çok ama çok başındayız. Adımlanması gereken eşik, bir devinim yahut ta darbe diye ağızlara sakız edenlerin beklentileri değil, şimdinin karaşınlığına, rıza dayatımlarının alayına başkaldırıdır.

Hayatı çözümlenemez kılan değini ve teşebbüslerin karşısında anlama gayretkeşliğinin kendisini oluşturacak bir başkaldırmadır. Gerçek tahrif edilirken, yıkıma açık terk edilirken bir yerden başlamak gereklidir. Denetleyici konumlara sahiplerin hemen her anı tüket ve unut ama asla yarını sorgulamaya iliştirmişken tam zamanıdır sual etmenin, söze karışmanın. Gün yeniden doğarken, belirirken bütün bu değindiklerimiz bir gerçek haline dönüştürülürken ne yapmalı sorgusu mühim olandır. Çokluğu cismanileştirmek için, bir arada bir olarak yaşayabilmenin sadece Gezi komünündeki o yirmi güne ait bir geçmiş olarak kalmaması için vesile teşkil edecek bağlaçtır sorgu. Soracak mıyız sorgulayacak mıyız sinip kalakalacak mıyız? Sorgulayacak mıyız, unutup her şeyi şerrin bunca olumlanmasına bakakalmaya devam mı edeceğiz?

Tanımlar birer ikişer elimizden (ç)alınırken insana dairi hatırlatacak direnci bulacak mıyız? Karaşınlık olağan gelişmelerin bir sonucuymuş gibi dillendirilen, nihai netice kabilinden bildirilen bir mefhum olarak hayatlarımızı kapsamı altına almaktadır. Her anımız bir biçimde dikizlenirken, kayıt altına alınırken ezberden okunanlarla gerçek tahrif edilmektedir. Her gerçek yıkılıp, yeniden tanımlandırıldığında esas gaye cümlelerimizin yarım yamalak konulması gayretidir. Derdinse hemen hiç anlaşılmadığı bu menzilde ne edersek, ne söylersek ne yaparsak muktedirin duvarlarına çarpmakta ve duyumsanmamaktadır. Oysa ezberden değil tastamam günün getirdiklerinde karaşınlığı alt etmek için derman yaşatılanların tözünde saklıdır. Avaz, çığlık veya soluk olarak yer almaktadır. Farkına varabilmek, bütün bu hegemonik, benim doğrularım diyen muktedirin ikliminden çıkış için çokluğu bulabilmenin ve onu kalıcılaştırmanın yoluna zemin oluşturacaktır. Yeter ki uyanalım…

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler