Derin Yara / Akın Olgun



Bazı yaralar iyileşmez. Ruhunuza bir ömür boyu yerleştirilmiş, yaralardır onlar. Ne zaman kanayacağını, ne zaman sizi acıtacağını bilemezsiniz. Bir an, bir sessizlik, bir görüntü, bir ses, bir çığlık. En çok da duydugunuz çığlıklar…
“Diri diri yaktılar” diyen kadın sesi. Her yılın, 19 Aralığında içinize bırakılmış tüm acıları ayağa kaldırıp, derin bir boşluğa bırakır. (Artık tutunduğunuz her kadının, biraz yanmış olduğu duygusu kaplar içinizi.) Düşersiniz hiç durmadan, alabora olursunuz, insansızlığın dalgalarında. Tek tek geçer, gözünüzün önünden yüzleri. Bedeni kavrulmuş, kömür olmuş, ezilmiş, iğdiş edilmiş dost, arkadaş, yoldaş yüzleri. Tanıyamazsızsınız hiç birini. Öyle ezilmiş, öyle parçalanmıştır ki, “Kimdi acaba o?” dersiniz ama; bilirsiniz içimizden, içinizden biriydi onlar.

“Teslim olun ” diyordu, karanlığın arkasından bir ses. “Teslim olun, söz veriyoruz başınıza hiç bir şey gelmeyecek.” Her şeyi yaptıktan sonra hiç bir şey yapmayacaklarının sözünü veren o kalın metalik ses.
Dışarıda ise çırpınan ailelerin çaresiz yüzleri. Cezaevinin içine asker taşıyan cemselerin önüne kendini atarak, “Önce bizi ezin” diyen, anneler ve homurtusuyla yürüyen o demir yığını aracın egzos dumanı. Devletin, insan öğüten dişlerinin arasından sızan kan, barut ,beton parçaları ve enkazın tozları arasında sırtta taşınan devrim bedenleri.

Diri diri yakılan kadınların, kömürleşmiş vücutları, geride kalanların ise erimiş tenleri. Yüzlerinden ve bedenlerinden bir naylon gibi eriyerek akan o ten.
“İçlerine şeytan girmişleri, şeytandan kurtarma operasyonu” diyen, Ecevit’in tikine asılı kalan korkunç buluşun acımasız operasyon izleri. Ve izler yalan söylemez. Bakabiliyorsanız eğer, her yerde onlar.

Bir şair, bir yazar, cuntalar görmüş, cezaevine konulmuş ” kontgerilla var” diyerek, adı dağlara taşlara yazılmış bir adamcık. Ezilenin ezilene sunduğu, zulüm ne kadar da ağır. Titreye titreye ölmek düştü, ona da.

Asker avlusunda betona yığılmış, yaralı bedenlerin üzerinde yürüyerek, sek sek oynayan esmer asker ağırlığı. Acı değil, asıl çekilen, onuru kırılmış olmanın ağır düşüşü. Gazla, mermiyle, sopayla, tekmeyle, panzerlerle, ne idüğü belirsiz gazlarla, Skorsky helikopterler, binlerce asker ve özel harekatçı tüm dünyanın gözü önünde eşitsiz bir “çatışma”nın zafer ilanını yapıyordu, o büyük yalan ve geride tarihin en bilindik izi yani; ezilenlerin pıhtılaşmış kanı duruyordu. Üstünde postal izleri, üzerlerinde ulusal manşetler, üzerlerinde büyük puntolarla “hayata döndürüldüler” sırıtışları. Devlet adamlığı hep tebrik ister ya, tebriklerle sarılıp, öpüşüp, koklaşıp kutladılar, zalim eserlerini. Oysa tarih uyumuyor, kaydediyordu tüm yaşananları.

(Bugünlerde üç beş tank yürüdü diye, mazlum sığınağı örüp, içine sermaye dolduranlar, o gün alkış krizine yakalanmış “yakın bu cadıları” histerisiyle tebrik kuyruğuna dizilmişlerdi. Hatırlamayı ve birilerinin hatırlatmasını sevmiyorlar onlar ama; hep hatırlatacağız)

İçeride gerçeklik duygusunun izleri silinmiş, hayal ile gerçeklik arasında an’lar kalmıştı. “Devlet içerinin gücünü abartmış” diyerek, dövüşmeye “hazır”lanmış bir direnişin iç sorumluluğu hiç konuşulmadı ve konuşulmayacak belki bir on yıl daha. Çünkü konuşmak, üzerine kurulmuş koca bir dünyanın altında kalma riski taşır. Oysa bu risktir, gelecegi sağlama alacak olan. Yanılsamalar, dokunulmaz bir kutsaliyet içine sokuldukça gerçek ama; sadece gerçek gecikecek belki o kadar.

Her iktidar, alfabenin harfleri ile açtığı cezaevlerini kokteylli basın tanıtımı yaparak başlıyordu işe. “İnsan için” diyorlardı. Tutsakların insan olduğunu hatırlayıveriyorlardı, her cezaevi açılışında. Meyve sularını ve hazırlanmış kanepeleri midesine indiren basın ise ertesi gün bu cezaevlerini öve öve bitiremiyor, koğuşlara, hücrelerin içindeki masalara konan yapay naylon çiçeklerin resimlerini dayayıp, “haber” geçiyordu. Cezaevi övmenin görgüsüz bir ayılık oldugunu kanıksayarak hem de. O naylon çiçekler gibi yapaydı, duyguları çünkü…

F-Tipi cezaevleri işte böyle sunuldu, kamuoyuna. Ring araçları operasyondan kalanları zincirleyip, bu canavarın ağzına taşıdı, hiç durmadan. Kapıda resmi ve siviller, ellerinde ameliyat eldivenleriyle tutuyorlardı, coplarını. Tutsakların bileklerine geçirilmiş, zincirlerden tutup, hızla canavarın içine doğru taşıyorlardı. Bir anda, yok oluyordu giden. Canavar, hiç doymuyordu. İçeride, korkunç bir işkence, insan etini parçalıyordu.

Aylar, mevsimler, yıllar devrildi. Balya balya tabutlar çıktı, F- Tiplerinden. Açlığın, kuş tüyü kadar hafiflettigi bedenler. Yüzlerce hafızasız tutsak, yoksul ailelerine teslim edildi. Yüzlerce insan, bu travmayla hayatın kenarına itildi.

Kalan sağlar bizim olmadı, olamadı.

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler