Ay ve Şenlik Ateşleri / Nazım Öztürk


  • Öyküler
  • 03 Eyl 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Rumi 1419. hava sıcaktı. Nahoş bir akşam. Boğazın nazar-ı boncuğu, nem de var. Kıssayla; İstanbul gibi bir akşam. Arkadaşlarla anlaştık; Beşiktaş’ın maçını Kadıköy Şelâle’de izleyeceğiz. Kadıköy bizi, biz onu severdik. Biz Beşiktaş’ı sever, o bizi bilmezdi. Varsın bilmesin; biz karşılıksız sevginin, fedakârlığın ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk; Aşkın değil, sevdanın olduğu topraklarda filizlenmiştik. Hoş şimdi ne şelâle, ne de Beşiktaş kaldı hayatımızda. Şelâle kapandı; Beşiktaş’ı da Demirören’den sonra hatırlamıyorum.

 

Neyse efendim, Nisan ayının ortasında uzun kollu formamı ve yünlü Beşiktaş atkımı takıp mevsimlere meydan okuyarak Ortadoğu ve Balkanlar’ın en hızlı otobüs hattı 15F’ye atladığım gibi Kadıköy’de soluğu aldım. Ekonomik durum elvermediğinden, uzun kollunun yazın da giyileceğini, abes kaçmayacağını düşünmüştüm. Gel gör ki, her Beşiktaş maçında isilik döküyordum. Önceden kararlaştırmıştık; Haldun Taner’in orada buluşacak ve tezahüratlar eşliğinde Şelâle’ye gidecektik. Sanki hevaller Kazan’dan çıkıp –Dolmabahçe’den geçerek- İnönü’ye gidiyor ya, öyle bir hava, öyle bir caka var.

 

Mekâna geçip oturduk. Atkılar çıkartılıp masanın üzerine konuldu. Biralarımızı söyledik; o zamanlar gerçekte olmasa da, bira, gayrı resmi verilerde ve gönüllerde gençlerin milli içeceğiydi. Öğrenci adamız; “Masayı donattık” desem, yalan olur. Ortaya çerezimizi söyledik. Biranın orospusu işte. Daha ne olsun? Genciz, güzeliz, Beşiktaş’lıyız.

 

Derken maç başladı. Beşiktaş çılgınlar gibi bastırıyor. Nouma, Sergen, Münch, Cordoba… kadro saymakla bitmez. Yüzüncü yıla yaraşır, fantastik oyuncularda kurulu, inançlı bir takım. Beşiktaş’ın Beşiktaş olduğu son kadro, son sene. Ataklar sıklaştıkça sıklaşıyor. O sırada bana bir telefon geldi. Yalan olmasın, kimin aradığını, ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum; fakat çok mühim bir konu üzerine konuştuğumuzu, dikkatimi tamamen telefona verdiğimi çok iyi biliyorum. Sonra telefonu kapattım. Herkes gülüyor, birbiriyle konuşuyor. Ben, bu arada ekrana kilitlendim; Kaan Dobra sağ kanattan öyle güzel süzülmüştü ki, pozisyon “Gol geliyor” diyordu. Sertçe içeri ortayı açtı. Ceza sahası içerisinde bir arbede yaşandı. Ayağa kalktım, “Yürü lan, vur lan” diye bağırmaya başladım. Topa kimse dokunamayınca, Nouma arka direkte topla buluştu ve golü attı. Ben kendimden geçerek “Gooooooollll” diye bağırıp atkıyı sallamaya başladım. Arkadaşların kollarını sıkıp “Gol ulan, gol. İnandık oldu işte. Kartal s…!” diye bağırıyordum ki, kimsenin sevinmediğini fark ettim. Bütün mekân Fenerbahçeli olamazdı; neredeyse herkeste Beşiktaş forması vardı. Bunları düşünürken bir kahkaha tufanı patladı. Arkadaşlardan biri “Oğlum bu tekrar görüntüsü; gol geleli 5 dakika oldu, muhabbeti bile bitti” dedi. “Canın sağ olsun” dedim.

 

İçim acımış, genç ve dinamik ruhum ani bir çöküntüye uğramıştı. O gece Beşiktaş, Fenerbahçe’yi 2-0 yenmişti. Benim canlı olarak izlediğim son Süper Lig maçıydı. o zaman hayatımda bu kadar büyük etki yaratacağını bilemezdim. 20 Nisan 2003 tarihinde, Pazar gecesinin Pazartesi sabahına bağlandığı o talihsiz, bedbaht günde, eve geldiğimde bitkin ve harap haldeydim. Forma ve atkımı çıkartıp ellerimin arasında sıktım. “Ulan Nouma, nasıl yaparsın bunu bana!” derken göz pınarlarımdan süzülerek bir damla gözyaşı Beşiktaş formasına kavuştu. Dedim ki; bu takım, bu sevda seni üzer aslanım. Bir kibrit kutusu alarak bahçeye indim. Beşiktaş forma ve atkısına son kez baktım. Yere koydum. Bir kibrit çaktım, rüzgârdan sönüverdi. Duvar köşesine gittim. Forma ve atkıyı tekrar yere bıraktım. Bir ucundan yakıverdim. Cayır cayır yandılar. Kafamı kaldırdım; boğaz uzaktan görünüyordu. Dolunay denizin üzerine yakamoz yapmıştı. Her gece, aydınlık bir sabaha uyanırdı. Beşiktaş’tan geriye küller kalana kadar bahçede bekledim.

 

Küçük kıvılcımlar haricinde ateş sönmüştü. Arda kalanları avuçlarımda toplayıp havaya fırlattım. Yüzlerce kıvılcım çıkıverdi, bir anda. Ateş böcekleri gibiydiler. Pavese’nin Ay ve Şenlik Ateşleri geldi aklıma. Köyün bittiği, dağların başladığı yerde, dünyanın da bittiğini sanırdı Pavese. Ben de Beşiktaş’ın bittiği yerde, yaşamın da biteceğini düşünürdüm.

 

İkimiz de yanılıyormuşuz.

Benzer Yazılar

Melek Öztürk / Son Havari (Öykü)

Ah Nisan, bana bir dönsen, ne olur dönsen. Ne yaptım ben sana? Korkmuyorum, insanlar gözlerime baktığında deli olduğumu anlasınlar istiyorum. Dünyanın en masum insanı, ah Nisan, o bana bir şey yapmadı ki. Vicdan azabı çekiyorum. Ah Nisan! Bana bir dönsen, ne olur… Ne yaptım ben sana, o kadar mı kötüyüm? Boktan bir hayat. Ne yapacak...

ÇARMIHTAN SEHPAYA BİR İSA PEYGAMBER / Akın KAYA

… Tüm bağrışmalar silah sesleri ve koşuşturmacalar sona ermiş, derin bir sessizlik ve ağır bir barut kokusu etrafı sarmıştı. Başucuna akbaba gibi toplanıp karga tulumba sürüklediklerinde, göğsünden süzülen sıcak kırmızılığa ve az ötesinde cansız uzanan arkadaşına bakabilmişti sadece. Hengâme tekrar başlamıştı, hakaretler, tekmeler ve çekiştirmeleri hissetmiyordu. Göz kapakları ağırlaşmış derin bir uykuya doğru yola çıkmıştı....
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler