“Ben Ermeniyim, Onun Yakınıyım”


  • Öyküler
  • 14 May 2013
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Akın Olgun/ ecel öyküleri adlı kitabından…

“OLAN DA, OLMAYAN DA BU CANDADIR…”

mavimelek.com

mavimelek.com

Okul dağıldığında öğrenciler ellerinde karneler ve aldıkları notların hiçbir önemi yokmuşçasına, çılgınca koşturarak okuldan çıkıyorlardı. Hepsi neşeli ve hepsinin yüzü gülüyordu. Ta ki, okulun bahçe kapısından dışarı adımlarını attıkları ana kadar. Ellerindeki karneleri neşeyle sallayan bu çocuklar, bahçe kapısından dışarı çıktıkları anda, sanki hayata atılmayı bekleyen gençlerin “şimdi ne olacak“ endişesini üzerlerine alıyorlardı. Çocukluk ve ergenlik arasında gel gitli duyguların kaosu bu olsa gerekti. Oysa, hepsi orta okul öğrencisiydi henüz… Öğrenciler, çil yavrusu gibi dört bir tarafa dağılarak ve gözden kaybolmuşlardı.

Karnesindeki iki kırıkla ergenliğe adım attığı ortaokul birinci sınıfın yarı dönemini geride bırakan Ahmet, okuldan çıkarken neşesini de adeta çantasına koymuş ve düşüncelere dalmıştı. Babası ilkokulu bitirdiğinde onu alıp bir mağazaya götürmüs, gri pantolon, beyaz gömlek, lacivert ceket ve kravatını almış, hepsini üzerine giydirtip karşına alarak “oğlum artık ergenliğe adım atıyorsun. Sakın ola yüzümü kara çıkarma. Allah sana zihin açıklığı versin. Hadi bakalım hayırlı olsun“ diyerek götürüp okul kaydını yaptırmıştı. Kar’ın ayakları altında çıkardığı ses Ahmet’e huzur veriyordu. Sanki bir arkadaşıyla yürüyormuş gibi… Bir kendi adımı ve arkasından ayakları altında ezilen taze kardan çıkan “Garrrd“ sesi. Hızlandıkça güzelleşiyor muydu ne? Kırıklarını unutmuş, bununla eğlenmeye başlamıştı. Hızlanıp birden yavaşlıyor, sonra iki topuğunu birleştirip minik minik adımlar atarak, traktör lastiğinin izine benzer şekiller çiziyordu. Bu küçük oyun keyfini yerine getirmişti. Kaybolsa, mutlaka bu izlerden onu bulurlardı. Duyduğu sesle irkildi birden. Tokat sesinin o güçlü, korkutucu ve ezici sesi… Arkasından bir çocuk çığlığı… Olduğu yere adeta mıhlamıştı. Çocuğun cıyak cıyak bağırtıları arasında, annenin “Bırak herif! Bırak öldürdün çocuğu… Kahvelerde sürteceğine gelip baksaydın piçine“ deyişi ile kendine geldi. Annenin sesi ne çok sert, ne de çok yumuşaktı. Sert olsa, kocası çocuğu bırakıp kendisini dövecek, yumuşak olsa, bu seferde çocuğu herifin elinden alamayacaktı. Bu tarif annesine aitti. Annesine de onun annesi söylemişti. Dert yanan komşu kadına annesi bunu anlatırken de Ahmet kulak misafiri olmuştu. Annesinin komşu kadına anlattığına göre, ezilen kadınların bundan dolayı sesleri hep düzmüş. Ne sert, ne yumuşak, ne kızgın, ne de neşeli olurmuş ezilen kadının sesi…

“Yavrum önüne baksana, kayıp düşeceksin. Kıracaksın kolunu, bacağını…“ Sesin geldiği tarafa döndü. Karşısında duran, mahallelinin “Azador“ dediği yaşlı kadındı. Gözlerini ona dikmiş bir cevap bekliyordu. Kadının burnu kıpkırmızıydı. Elindeki bastona yaslanmış, bastonun ucu da yeri kaplayan kar içinde kaybolmuştu. Hiç beklemediği bir anda karşısına çıkan Azador, onu şaşkına çevirmişti. İlk aklına gelen oradan hızla sıvışmak oldu. Fakat o panikle Azador’a çarptı. Yaşlı Azador yere düşmemek için dengesini sağlamaya çalışırken hızla oradan uzaklaştı. Sonra bir an durdu, arkasını dönüp Azadora baktı. Yaşlı kadın hala orada duruyordu, hem de kımıldamadan. Onun hiç hareketsiz bir şekilde bastonuna yaslanıp durması, kendisini ürkütüyordu. Azador bunu hep yapıyordu. Önce yürüyor yürüyor, sonra birden durup, düşünmeye başldu. Hiç kımıldamadan, tıpkı bir heykel gibi.

Eve yaklaşırken annesini kapının önündeki kar yığınını temizlerken gördü. Annesi daha ona “Ahmet eve kömür lazım. Koş, koşşş durma“ desemesine fırsat bırakmadan kömürlüğün yolunu tutturmuştu bile… Nefret ederdi Ahmet bundan. Kışın, zırt pırt kömürlüğe gönderiyordu onu annesi, babası. Ahmet koş odun getir, Ahmet koş kömür getir, Ahmet sobayı körükle, Ahmet sobayı temizle, Ahmet, Ahmet, Ahmeeetttt… Hep Ahmet. Kömürü doldururken yine Azador geldi aklına. Hala orda öylece duruyor muydu, yoksa gitmiş miydi? Birden aklına Azador’un kıpkırmızı burnu geldi. Belli ki üşümüştü kadın. Acaba orada öylece durup dururken donar mıydı? Hemen her gün televizyonda soğuktan donan insanların haberleri çıkıyordu. Merakı ona heyecan vermişti. Gidip bakacaktı ve onu donmaktan kurtaracaktı. Evet, evet bunu mutlaka yapmalıydı. Böylece babası karnesindeki kırıkları unutacak, hem de yaptığı bu iyilikten dolayı onu kutlayacaktı. Ya annesi? O da bütün komşulara oğlu Ahmet’in yaptığı bu davranışı öve öve anlatacaktı. Bir taşla bir çok kuş… Hemen kömürlükten sıvıştı, bir koşum yokuşu çıktı. Ama Azador orada yoktu. Bütün hayali uçup gitmişti. Galiba abisi haklıydı, “Bütün hayaller kırılmak içindir“ derdi. Kırılmıştı işte hayali. Azador’u kurtaramamıştı. Peki ya bu işi, başka bir çocuk yapmışsa? İşte o zaman yıkılırdı. O da çocuğu hayalini çalmakla suçlardı. Hatta bunu diğer çocukların içinde söyleyecekti. “Hayal hırsızı“ diyecekti. “Önce ben düşündüm ama, o benden çaldı“ diyecekti. Kös kös kömürlüğe geri döndü. Annesinin on kiloluk yağ tenekesinden keserek yaptığı taşıma kabına kömürleri sinirle doldurdu ve eve taşıdı. Kapıda duran annesinin ona aferinler dizmesini hiç önemsemeden “Birisi benim hayalimi çaldı ve Azador’u donmaktan kurtardı. Kahraman oldu işte…“ dedi. Annesi, onun boyundan büyük bu lafından hiçbir şey anlamamıştı. Azador’u yolda görmüş olmalı, diye düşündü. Elindeki küreği bir küçük taşa vurup temizledikten sonra içeri girdi.

Annesi hiç üşümezdi Ahmet’in. Yaz-kış, her zaman, her sabah bütün camlar açılır ve ev dakikalarca havalandırılırdı. Yazın tamamdı da, kışın neyin nesiydi annesinin bu huyu? Dört kardeş evin içinde her sabah bu havalandırma işkencesine maruz kalırdı. Annesine göre, temiz hava her derdin devasıymış. Eğer havalandırılmazsa, Azador’un evi gibi kokarmış. Gerçekten de Azador’un evindeki koku taaa dışarıya kadar yayılıyordu. Topraktan derme çatma bir evdi. Duvarları delik deşikti. Şiddetli bir yağmur yağsa, sanki bütün toprak eriyecek ve akacaktı. Böylece, Azador’un topraktan evi içinde ne sakladığını herkes öğrenecekti. Azador’un kimi kimsesi olmadığı için eve bakan da yoktu. Yine de ev bunca yıldır ayakta duruyordu. Mahallede, hatta kasabada Azador’un evinde bir küp altın olduğu dedikodularından geçilmiyordu. Mahallenin gençleri bu sırrı çözmek için kendi aralarında yemin etmişlerdi. Akşamları Azador’un evini gözetliyor, gizli gizli takip ediyorlardı kadını… Hatta işi, topraktan evin yola bakan dış duvarında küçük delikler açmaya kadar vardırmışlardı. Azador bir gün ölürse -ki bu yaşı bilinmeyen kadının günlerinin sayılı olduğu hesaplanıyordu- gençler hemen eve girecek ve Azador’un sakladığı bir küp altını bulacaktı. Kendi aralarında paylaşıp zengin olacaklardı.

Evde bir karne bunalımı yaşanmamış, kardeşlerinin iyi notları onun karnesindeki kırıkları da affettirmişti. Ya kardeşleri de kötü notlar getirseydi… Yanmıştı o zaman, tıpkı taşıdığı kömürler gibi… Babasının o madenci ellerinden yiyeceği tokatları hayal bile edemiyordu. Belki annesi de yolda çocuğunu döven adamın karısının kocasına bağırması gibi, yarı sert yarı yumuşak bağıracak, ama oğlu dayak yemekten kurtulamayacaktı.

Kar yağıyordu dışarıda. Gamsız ve lapa lapa düşüyordu kar. Kimlere ne felaket taşıyacağını bilmeden. Kimlerin ölümünü, kimlerin yaşamını etkileyeceğini düşünmeden yağıyordu. Tertemiz, bembeyaz… Bu beyazlıkta donuyordu insanlar, arabalar kaza yapıyor, saf beyaz kar kan rengini alıyordu. Her izi belli ediyordu kar ve beyazlık da her izi kapatıyordu. Pencereden dışarıyı seyre dalmıştı Ahmet. Yokuştan aşağıya kayan arabaları sayıyor, düşmemek için dengede durmaya çalışan insanların komik hareketlerini izliyordu. Evleri hemen yokuşun orta yerinde başlayan, sokağın ilk eviydi. Yazın arabaların tozunu yutardı bu ev. Kışın kayan arabaların yoldan çıkıp, soluğu bahçelerinde almasında tanıklık ederdi. Çok şükür ki şimdiye kadar bahçeyi geçip de evin duvarına çarpmayı başaran bir araba henüz olmamıştı. Taşıdıkları demir madeninin ağır yükünden dolayı freni patlayan BMC kamyonlarının, yazın bir kaç eve çarptıkları biliniyordu, ama bu kendi evleri hiç olmamıştı. Olsa Ahmet de dışarı fırlayıp “Bence BMC“ diyecek ve eğlenecekti. Tıpkı reklamlardaki o adam gibi.

Sokağın başında birden Azador göründü. Elindeki bastonu o kadar ustaca kullanıyordu ki düşme riskini sıfıra indirmişti. Başını kaldırıp Ahmetlerin evine bakmış, sonra adımlarını oraya yönlendirmişti. Ahmet, Azador’un kendi evlerine geldiğinden emin olunca bir cin görmüş gibi bağırmaya başladı: “Anne, Azador geliyor. Azadorrr….” Onun bağırması ve Azador’un kapıyı çalması bir olmuştu. Annesi ne söylediği anlaşılmayan bir mırıldanmayla kapıyı açmaya gitti. Bu mırıldanma galiba bir memnuniyetsizliğin işaretiydi. Ama annesinin, kapıya gelen bir misafiri geri gönderdiği hiç olmamıştı. Hatta, yazın Eşek meydanı denen yere gelip, çadır kuran bohçacı Çingeneleri bile kimse evine sokmazken, annem içeri davet ederdi. Hem bohçadan çıkan örtülere, perdeliklere, çarşaflara bakar, hem de yiyecek bir şeyler hazırlar önlerine koyardı. Mahallelilerin “Bunlar çocuk kaçırıyorlar, evini soyarlar, açma evini, çocuklarını yalnız bırakma“ öğütlerine hiç kulak asmaz “Uyduruyorsunuz, onlar da bizim gibi insanlar“ derdi. Ama bir yandan da ne olur ne olmaz diyerek, hiçbirimizi göz önünden ayırmazdı. Azador birazdan içeri girecekti. Demek ki donmamıştı. Demek ki kimse hayalini çalmamıştı. Hala onu bir yerlerde donmak üzere iken kurtarma şansı vardı. Kahraman olabilirdi. Belki de Azador evinde sakladığı o bir küp altından kendisini kurtardığı için ona biraz verirdi.

Annesi Azador’u salona alarak, sobanın hemen yanına oturttu. “Donacaksın birgün… Donacaksın“ diyerek yaşlı Azador’u üstü kapalı azarladı. Azador bu küçük azarlamanın aslında bir şefkat göstersi olduğunu biliyormuş gibi, ellerini uzatıp Ahmet’in annesinin elini tuttu. Gözleri dolu dolu “Kızım ne yapayım, kimim kimsem yok. Öleceğim bir gün. Ha donarak ölmüşüm ha yanarak ha ecelimle… Saat gelmişse önüne geçilmez. Tanrı herkes için iyi olanı düşünür. Herkese layık olduğu ölümü verir“ diyerek derin bir iç çekti. Ahmet, annesiyle Azador’un arasındaki bu duygusal anı adeta içine çekiyordu. Annesi, hemen gidip kendi elleriyle yaptığı yufka ekmekten bir tane alarak, sobanın üzerinde ısıtıp, üzerine yağ ve çökelek koyarak bir dürüm yapıp Azador’un eline sıkıştırdı. Azador’un elleri ince ve uzundu. Ama inanılmaz canlıydı. Küçük küçük çatlaklar vardı ellerinde, ama bunlar soğuktan olmuştu. Yoksa elleri gençliğinde pürüzsüzdü. Azador “Kızım yorulma ne olur” derken söyleyişinde utangaçlık ve eziklik vardı. Bütün muhtaç olanların taşıdığı bir eziklik ve utangaçlık… Yufka ekmeği, iki elinin arasına alarak yavaş yavaş yemeye başladı. Bir ara durup “Rahmetli annem çok güzel yapardı ekmeği” dedi ve sustu. Bu sözleri duyar duymaz içi burkulan Ahmet, “Azador teyze annen öldü mü senin?“ diyerek gözlerini Azador’un vereceği cevaba dikti. Azador, ansızın elindeki ekmeği cebinden çıkarttığı poşete sarmaya başladı ve “Ben gideyim artık” diyerek ayağa fırladı. Annesinin ısrarına rağmen oturmak istemedi Azador. Kapıda Ahmet’in annesinin elini yeniden tutarak “Çok hayırlı bir evlat olacak bu, çok” diye fısıldadı ve hızla bastonuna dayanarak yürümeye başladı. Ahmet ise cama yapışmış, Azador’un hangi yöne gideceği merakıyla bakıyordu. Azador sokağın köşesinde durdu birden. Ahmetin yüreği hızlı hızlı çarpmaya başladı. Azador yavaşça başını Ahmet’in baktığı pencereye doğru çevirdi, göz göze geldiler. Ahmet tıpkı onun gibi dondu kaldı yerinde. Belli belirsiz bir gülümseme ile Azador yeniden yürümeye başladı ve sokağın köşesinde gözden kayboldu.

“Bitesice kömür yine bitmiş… Oğlum kömürlüğe git, bir koşu al gel. Hadi yavrum.“ Annesinin sesi onu kendisine getirdi. Kömür tenekesini sobanın arkasından aldı, hiç konuşmadan kömürlüğün yolunu tuttu. Getirdiği kömürü kapıdan annesine verirken “Bir koşu Yusufgillere gidip gelsem mi anne?“ diye sordu. Annesi sıkı giyinmesi ve geç kalmaması konusundaki uyarılarını daha sıralarken o hemen yokuşun üstündeki sokakta oturan Yusuflara doğru koşmaya başlamıştı bile…

Yokuşu çıktığında çevresine baktı. Azador’un evinin önündeki gençleri gördü. Gençler kendi aralarında hararetli bir tartışmaya tutuşmuşlardı. Sesleri kimsenin olmadığı sokakta yankılanıyordu ya da ona öyle geliyordu.
-Oğlum, altınları bahçedeki kuyuda saklıyor bu Ermeni…
-Hadi lan… Yaşlı kadın inemeyeceği kuyuya niye saklasın? Gerzek…
-Gerzek sensin. Unutuyorsun ne demişti Osman amca “Ermeniler ya altını gömer ya da gömdükleri yere gömülürler.” -Tabi yaaaa. Bu yüzden Eşek meydanındaki Hristiyan mezarlarını kazıyor insanlar gizli gizli. Geçen kahvede duydum, o mezarların hepsini kazmışlar. Altınlar çıkmış mezarlardan. Bulanların hepsi zengin olmuş.
-Ölmez abi bizim bu yaşlı Ermeni. Hepimizi mezara gömer valla. Geçen annem kapıda görmüş, zorla eve almış Azador’u. Ağzını yoklamış. Ama yok kadın hiç konuşmamış.
-Eee bir şey dememiş mi peki?
-Ne diyecek “Olan da, olmayan da bu candadır, başka bir şeyim yoktur“ demiş deli.
-Bu şifre olmasın lan…
-Nasıl yani şifre? Yahu anlasanıza salaklar “candadır“ derken evdedir demek istiyor. Biz de salak gibi kuyuda sanıyoruz.
-Oğlum belki de evin içinden kuyuya giden gizli bir kapı vardır.
-Hakikaten bak bunu hiç düşünmemiştim. Olur da olur haa.

Ahmet’in kendilerini dinlediğini gören gençler hemen sus pus oldular. Gözlerini Ahmet’e dikerek sertçe bakmaya başladılar. O ise duyduklarından şaşkın ve dik bakışlardan korkarak, kendini Yusuf’ların evine attı. Bir süre evde oyalanan iki arkadaş sıkılmaya başlayınca izin alarak dışarı çıktılar. Kardan adam fikri, her zaman hoş bir fikirdir ve kendiliğinden gelişir. Ellerinde sıktıkları kar toplarını kar yığını üzerinde yuvarlayarak büyütmeye başladılar. Ahmet Yusuf’a dönerek “Sana bir sır vereceğim, ama kimseye söylemeyeceksin“ dedi. Meraklanan Yusuf hemen söylemesi için yanına yaklaştı arkadaşının. Ahmet “Önce söz, sonra sır“ dedi. Yusuf “Söz be, söz…” diyerek Ahmet’in ağzından çıkacak sırrı bekledi.

-Biliyor musun Azador Ermeni’ymiş.
-Biliyorum.
-Ama bilmiyorsun işte, altın var onda… Hem de bahçedeki kuyuya saklıyor. Evin içinden kuyuya açılan bir gizli kapı var.
-Nereden biliyorsun bunu? Uyduruyorsun işte!

Ahmet sırrını daha da inandırıcı hale getirmek için: “Bana Azador soyledi“ dedi kesin bir ifadeyle. Yusuf inanmıştı şimdi ona. Çünkü, Azador çok az insanın evine giderdi. Bunlardan birisi de Ahmet’lerin eviydi. Hatta mahallede bunun dedikodusu sık sık yapılırdı. Kimileri Azador’u evlerine alanların, ona iyi davrananların, Azador’un altınları için bunu yaptıklarını söylüyordu. Kimisi de Türkleri öldüren bu insanları evine alanların, aslında gizli Ermeniler olduklarını iddia ediyordu. Yusuf, bu sırrı Azador Ahmet’e söylediğine göre, demek ki Ahmet’ler de Ermeni diye düşünmeye başladı. Birden Ahmet’e dönerek “Sen Ermeni’sin biliyorum“ dedi. Ahmet hiç beklemediği bu sözün karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bakıştılar öylece birbirlerine. Ahmet, Ermeni olmanın ne anlama geldiğini bilmediği gibi, neden arkadaşının bunu büyük bir ayıpmış gibi kendisine söylediğini de anlamamıştı. Ama çok kızmıştı. İyi bir cevap vermek istiyordu, fakat aklına hiç bir şey gelmiyordu. Birden “Sensin Ermeni“ diye bağırdı Yusuf’a. Yusuf da sinirlenmişti. Arkadaşının burnuna kadar sokulup, diklenerek “Sen hem Ermeni, hem de Kızılbaşsın“ diye bağırarak, onun ağzını açmasına fırsat vermeden, az önce söylediklerini arka arkaya bir tekerleme gibi tekrarlamaya başladı. Ahmet yumruklarını sıktı, gözleri çakmak çakmak oldu. Sonra göz uçlarından yaşlar geldi ve ağlayarak eve doğru hızla koşmaya başladı.

Evlerinin kapısını yumruklamaya başladı. Annesi bir şey olduğunu düşünerek telaşla kapıya koştu ve hızla açtı. Ahmet yumruklarını sıkmış ağlıyordu. “Ben Ermeni değilim. Ben Kızılbaş değilim“ diyerek içeri girdi. Durmadan ağlıyordu, göz yaşları oluk oluk akıyordu. Gururu incinmişti. Arkadaşı onu Ermeni ve Kızılbaş olmakla suçlamıştı. Hem ağlıyor, hem de söyleniyordu. Annesi onu karşısına aldı ve “Oğlum Sünni, Alevi, Ermeni, Kürt, Türk bunların bir önemi yoktur. Önemli olan insan olmaktır. Hepimiz insanız. Aynı Allah’a inanıyoruz, aynı yerde yaşıyoruz, aynı toprağa basıyoruz, gerisi boş yavrum“ diyerek teselli etmeye çalıştı. Annesinin şefkatle söyledikleri ona iyi gelmişti. Yusuf’u gördüğünde bunu söyleyecekti, hem de tekerleme gibi hiç susmadan “Hepimiz insanız, hepimiz insanız” diyecekti.

Erkenden uyudu Ahmet o gece… Sabah ilk işi sokağa çıkmak olacaktı. Yusuf’la karşılaşmasının hayali içinde, defalarca söyleyeceği “Hepimiz insanız, hepimiz insanız“ kelimelerini tekrarlayarak uykuya daldı. Sabah, annesinin sobada ısıttığı ekmeğin kokusunu alarak uyandı Ahmet. O kadar güzel kokuyordu ki ekmekler… Kış aylarının gelmesini sadece bu kokuyu alabilmek için iple çeker olmuştu. Kahvaltısını bitirmeyi bile bekleyemeden, elinde yarım dürüm hemen sokağa fırladı. Köşeyi döner dönmez Azador’un toprak evinin önünde biriken kalabalığı gördü. Ne olmuştu acaba? Yoksa Azador bastonuna yaslanarak ayakta donmuş muydu? Onu kurtarmak ve kahraman olmak hayali aklından geçti bir an… Tuhafına gitti birden, nedense şimdi birilerinin onun hayalini çaldığını düşünmüyordu. İçini bir korku kaplamıştı. Azador ölmüş olamazdı, ölmemeliydi. Azador onun mahalledeki gizli dostuydu. Merakıydı. Gizemiydi. Ölmemeliydi Azador… Yeter ki ölmesindi, kahraman falan olmak istemiyordu. Azador’suz bir mahalle düşünemiyordu. İçi daraldı Ahmet’in. Yokuşu korkuyla tırmandı, kalabalığa yaklaştı. Konuşulanları artık çok rahat duyuyordu. Birden elleriyle kulaklarını kapattı. Hiçbir şey duymak istemiyordu. Kulakları kapalı olduğunda Azador’un öldüğünü duymayacak böylece… Azador’un hep yaşadığını düşünebilecekti. Ama sesler ellerinin arasından kulaklarının içine girmeye devam ediyordu.

-Azador donarak ölmüş… Vah vahhh…
-Yazık, kimi kimsesi yoktu. Ne olacak şimdi Hasan usta?
-Ne olacağı var mı? Belediye bir iki gün bekleyecek, belki bir yakını çıkar diye. Kimse de çıkmazsa gömecekler Eşek meydanındaki Gavurlar mezarlığına.

Ahmet kulaklarından içeri giren bu sözleri duyar duymaz, ellerini kulaklarından çekti. O kadar bastırmıştı ki kulaklarına, büyük bir uğultu ve ağrı hissetmişti… Duyduğu cümleler sanki beyninde yankılanıyormuş gibi hissetmişti… Ahmet kendini duymadıklarını düşünerek bağıra bağıra aynı şeyleri söylemeye devam ediyordu: “Ben Ermeniyim, onun yakınıyım… “ Karşısında durup ona bakanlar bir şeyler söyleniyordu, ama o anlamıyordu. Söylediklerinin anlaşılmadığını düşünerek daha fazla bağırmaya başlamıştı. “Ben Ermeniyimmmmm, onun yakınıyımmmmmmm“… Birden kulakları açılmıştı ve kendi sesini duyarak irkilmişti. İnsanların anlamsız bakışlarından gözlerini kaçırarak yere dikti ve kısık sesle mırıldanır gibi “Ben Ermeniyim, onun yakınıyım“ dedi.

Azador iki gün sonra Eşek meydanındaki Gavurlar mezarlığında sesiz sedasız toprağa verildi. Cenazede bir kaç mahalleli ve annesi dışında kimse yoktu. Mezar başındakiler ellerini açıp dua ettiler Azador’a. Ahmet annesinin gözlerinden dökülen yaşları görünce ona sarıldı. Annesinin bir fısıltı gibi “Sen çok hayırlı evlatsın çokk“ dediğini duyar gibi oldu.

Azador’un ölümünün hemen ardından mahallenin gençleri, Azador’un yıkık dökük toprak evine girmiş ve her köşesini kazmışlardı. Ama altınlar bulunamamıştı. Ahmet, Azador’un kendisi gibi kimsesiz evinin tahta kapısından içeri girdiğinde, her yerin kazılmış olduğunu, hatta çatının bile sökülmüş olduğunu gördü. Bahçe talan edilmişti. Sanki yüzlerce köstebek bir anda bahçeye girmiş, yerin altını üstüne getirmişti. Kapıdan çıkarken Yusuf’un meraklı bakışıyla göz göze geldi. Ellerini Yusuf’un omzuna atarak “Hepimiz insanız“ dedi usulca. Yusuf da arkadaşının omzuna ellerini atmıştı. İki arkadaş ayaklarının altındaki karda traktör lastiği izleri yaparak yürümeye başladı. Ahmet kaybolursak bu izlerden bizi bulurlar diye düşünüyordu. Tıpkı Azador’un onda bıraktığı iz gibi.

“Ne o hemşerim birine mi baktın?“ diyen sesle arkasını döndü Ahmet. Karşısında kendi yaşlarında birisi duruyordu. “Hayır. İzlerimi buldum onları takip ediyorum“ dedi usulca… Çocukluk yıllarındaki izlerini bulmak istercesine Eşek meydanına doğru yürümeye başladı. Karın üzerine, biraz da utanarak, topuklarını birleştirip küçük küçük adımlarla traktör lastiği izleri yaparak ilerledi. Artık izler daha büyüktü. Çocukluktan ergenliğe adım attığı ilk yılların med cezirini ayakları altında karın çıkardığı seslere emanet ederek gözden kayboldu…

 

 AKIN OLGUN

 

 

Benzer Yazılar

Melek Öztürk / Son Havari (Öykü)

Ah Nisan, bana bir dönsen, ne olur dönsen. Ne yaptım ben sana? Korkmuyorum, insanlar gözlerime baktığında deli olduğumu anlasınlar istiyorum. Dünyanın en masum insanı, ah Nisan, o bana bir şey yapmadı ki. Vicdan azabı çekiyorum. Ah Nisan! Bana bir dönsen, ne olur… Ne yaptım ben sana, o kadar mı kötüyüm? Boktan bir hayat. Ne yapacak...

Ay ve Şenlik Ateşleri / Nazım Öztürk

Rumi 1419. hava sıcaktı. Nahoş bir akşam. Boğazın nazar-ı boncuğu, nem de var. Kıssayla; İstanbul gibi bir akşam. Arkadaşlarla anlaştık; Beşiktaş’ın maçını Kadıköy Şelâle’de izleyeceğiz. Kadıköy bizi, biz onu severdik. Biz Beşiktaş’ı sever, o bizi bilmezdi. Varsın bilmesin; biz karşılıksız sevginin, fedakârlığın ne demek olduğunu çok iyi biliyorduk; Aşkın değil, sevdanın olduğu topraklarda filizlenmiştik. Hoş...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler