Gonca Çelik / TEZER ÖZLÜ ANISINA…


  • Edebiyat
  • 25 Şub 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

untitledTezer Özlü’nün adını ilk kez geçen sene kuzenimden duymuştum. ‘’Mutlaka okumalısın, Oğuz Atay’ın kadın versiyonu diye söyleniyor hakkında. İç dünyaları da gerçekten benzerlik gösteriyor.’’ Demişti. Oğuz Atay’ın adı geçince Tezer ilgimi çekmişti, fakat <dili Atay’a benziyorsa kadın orijinallikten uzak olmalı, okumaya değer mi acaba> diye düşünmüştüm.

Herkesin kendine ait olan bir yazarı vardır. Düşüncelerinde, yazdıklarında kendini bulduğu, benimsediği, sahiplendiği ve hatta diğer okuyuculardan kıskandığı bir yazarı ve bir başucu kitabı vardır; tıpkı bir sevgili gibi. Benim de böylesi bir yazarım var; Kafka. Bir şekilde o yazar(ınız)la aranızda bir bağ oluştuğunu hissedersiniz. Sizden ona doğru uzanan bir bağdır bu ve istersiniz ki sadece sizinle onun arasında olsun. Başka hiçbir okuyucunun ağzından onun adını duymak istemezsiniz. Kafka’ da benim için böylesi bir yazardır işte. Şimdilerde ise bir yazarım daha var, benim yazarım; Tezer Özlü.

Birkaç hafta önce oldukça ilginç bir rüya görmüştüm ve o rüyadan sonra Tezer’in kitaplarını almak zorunda hissettim kendimi. Daha doğrusu bu bir gereklilik haline geldi. Rüyam şöyleydi: Yazar Pavese ile küçük, şirin, ahşaptan yapılmış bir oteldeydik. Otel odasında, kapının hemen girişindeki masaya ait sandalyede otururken bana ‘’ben, kendi yaşamıma kendim son vereceğim ve sen de bana yardım edeceksin’’ dedi. Hiç sorgulamadan, sanki önceden şartlanmışım gibi otelden çıktım. Otelin karşısındaki eczaneye gittim. Sanırım yabancı bir ülkedeydim, çünkü eczanedeki tabela İngilizce yazılıydı. Eczacıdan bir kutu uyku ilacı istedim. Bana reçetesiz satamayacağını söyledi. Ben de eczacıya, ilaçları yazar Pavese’nin istediğini söyledim ve eczacı onu tanıyormuş gibi bir edayla arkasındaki camlı dolaptan bir kutu ilacı alıp bana verdi. Otele geri döndüm, merdivenleri çıktım. Pavese odanın kapısının tam karşısındaki büyük, yüksek karyolanın köşesinde oturuyordu. Yatağın nevresimleri krem rengindeydi. Üzerinde birden çok yastık vardı. Kapının eşiğinde duruyordum ve ilaçların hepsini avucuma boşalttım, iki tanesi yere düştü, fakat yere düşenleri almadım. Pislendiklerini düşündüm. İlaçları Pavese’nin avucuna koydum. O da, yatağın yanındaki komodinin üzerinde duran bir bardak suyla ilaçların hepsini tek seferde içiverdi. İçimden, o kadar ilacı sadece bir bardak suyla nasıl yuttu diye düşündüm. Sonra Pavese, yatağı açtı ve içine girdi. Bana ‘’uykuya daldığımda ölmüş olacağım, fakat uykuya biraz geç dalıyorum. Ben uykuya dalana kadar lütfen yanımda bekle ve eğer sıkılırsan komodinin çekmecesinde Tezer’in kitabı var, onu alıp oku’’ dedi. Ardından arkasını dönüp uyudu. Çekmeceyi açmak üzereyken uyandım. Pavese’nin adını daha önce duymuştum. Ama hakkında ne bir bilgiye sahiptim ne de kitaplarını okumuştum. Uyandıktan sonra hemen uykuya dalamadım ve rüyanın etkisiyle Pavese’yi araştırdım. Öğrendim ki, bir otel odasında uyku ilaçları alarak intihar etmiş. Bunu öğrenmem rüyamı daha da çarpıcı kıldı benim için. Büyük ihtimalle bir yerlerde intiharı ile ilgili gözüme bir şeyler ilişmişti, bu yüzden rüyama yansımış olmalıydı. Garip olan, zihnimi zorladığım halde bu bilgiyi ne zaman veya nerede okuduğumu bir türlü hatırlayamadığımdı. Araştırmaya devam ettiğimde Tezer’in en sevdiği ve etkilendiği yazarlardan bir tanesinin Pavese olduğunu öğrendim. Bu Tezer’e olan ilgimi arttırdı. Sonrasında… Tezer’i araştırmaya başladım ve öğrendim ki onu etkileyen yazarlardan diğeri Kafka imiş. İşte bunu öğrendiğim anda Tezer’i okumalıyım dedim ve hemen kitaplarını temin ettim.

Bugün, 18 Şubat Tezer’in öldüğü gün. Kanser tedavisi için Zürih’te bulunduğu hastanede kanser tedavisini reddedip ölümünü beklemişti. Tüm gün onun hastanedeki hallerini düşündüm. İnce, ipek, belki tozpembe renkte bir gecelikle zayıf bedenini sürüklercesine bahçeye çıkarışını, yemyeşil bahçedeki banklardan birine usulca oturuşunu, sonra kısa adımlarla, ağır ağır bahçede yürüdüğünü ve yürürken sık sık başını kaldırıp gökyüzüne baktığını hayal ettim. Yürüyüş yapmayı, gökyüzüne bakmayı ve bahçeleri sevdiğini kitaplarından tahmin edebiliyorum.

İlk kez 18’inde ölmeyi istemiş ve bu isteğini uygulamıştı. İntiharı aslında tüm sisteme, insanları bir düzen ve kalıp içinde tuttuğuna inandığımız ve var olması gerektiğini düşündüğümüz kurumlara (evlilik gibi) ve şahıslara yönelik bir başkaldırıydı. Hayır, tahmin edilenin aksine, bence o kesinlikle depresyonda değildi. Evet, melankolikti. Fakat bu hali onun intihara kalkışması için yeterli veya tek sebep değildi. Bu iddiamı onun şu cümleleriyle ispatlayabilirim sanırım: ‘’Kendince yaşamın sonunu başlangıç yaptın diyorum… Ölümü denemekse on sekiz yaşında intihar ettin, en güzel genç bedeninle ölmek, cesedini bulacak kişileri korkutmak, alın, bu acımasız yaşam sizin olsun, demek istedin. İyileştirdiler. Sana daha da acımasız olduklarını yaşatmak istediler. Artık sen de acımasızsın. Daha sonra aklın sınırlarını zorladın, diyorum. Çünkü aklın sınırları can sıkıcıydı, yaşam boyu yeterli olamazdı. Bir boyut daha kazanmak gerekirdi, herkesin erişemediği bir boyut daha kazanmak, diyorum. Akıldan öte giden, akıldan daha derinlere varabilen bir boyut olmalıydı. Ve küçük yaşlarımdan beri beni ilgilendiren deliliğin boyutlarına ne denli gerçek ve ne denli cesur atılımımı düşünüyorum. Yaşamımda elde edebildiğim bir tek başka boyut var. Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut. Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları. Deliliğin derin boyutlarını tanıyorum, diyorum. Akıl ve delilik arasındaki o ince çizgiyi. Önümde açılan puslu Akdeniz’in gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisi gibi. Denizin nerede bittiği, gökyüzünün nerede başladığının belirlenmediği sınır çizgisi gibi.’’

Ve var olan/dayatılan <dünya sistemi> ni reddettiğini de şu çarpıcı cümlelerinden kolaylıkla fark edebilirsiniz: ‘’Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinden okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçekliğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin <medeni durum> dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzene erişmek o denli kolay ki… Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, var oluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki… Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınıza, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapıyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla evlendim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka bir şey olduğumu duyuyorum.’’

Her daim ölümle ve ölülerle de iç içeydi. Ölümü hayattan ayrı tutmamış aksine yaşamın ölümden doğduğunu ve yaşamla ölümün bir öz oluşturduğunu savunmuştu. İntiharından sonra aklının hasta olduğunu düşünerek onu kliniklere kapatıp elektriğe maruz bıraktılar. Fakat asıl aklı hasta olanlar onun aykırılığını, aklının hasta olduğuyla bağdaştıran kişilerdi. O zaten deliliği seviyor ve aklın sınırlarının zorlanması gerektiğini düşünüyordu. Hatta bununla ilgili ‘’Yalnız sağlıklı insan aklı ile yaşansaydı, değmezdi yaşanmaya, can sıkıcı olurdu. Tam aksine güzel olan dünyanın, gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması.’’ Diyordu kitabında. Belki de intiharıyla kendi aklının sınırlarını zorlamaya çalışıyordu. Ve onun ölüleri… Deliliğine izin verilmeyince sanırım o da kendi ölülerinin peşine düştü. Ölülerinin peşinden iz sürdüğü 1041 kilometrelik tren ve otobüs yolculuğunda yaşamı kavramaya çalıştı. Kafka, Pavese ve Svevo. Onun ölüleri, onun yazarları ve sevgilileriydiler.

O, yazarlarının peşinden, her daim gitmek taraftarı olduğu için, kalmaya tahammül edemediği için iz sürerken ben de rüyamda, Sirkeci tren garında, elimde bir sürü biletle onun yürüdüğü yolların izine düşmüştüm; kendi yazar(lar)ımın/ölülerimin, Tezer’in ve Kafka’nın…  

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Akın Kaya … BİR EYLÜL TRAJEDİSİ

Arnavut kaldırımlı, dar sokaklı İstanbul’un en eski semtinin birinde giriş katında ne ararsan bulabileceğin derme çatma, birazda pasaklı, estetikten uzak ağır nem ve plastik kokulu dükkâna girdik. Leğen ve içinde ne olduğunu hep merak ettiğim ve sonradan kuşyemi olduğunu öğrendiğim çuvalların arkasından yetmiş yaşlarında ki Hacı Arif bizi görünce, olduğu yerden doğrulup göz ucu ile...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler