Hatırlamaktan Başka Bir Çıkış Yok /Misak Tunçboyacı



 

“Devlet, benim kendi değerime ulaşmama izin vermez ve yalnızca benim değersizliğim yoluyla varlığını sürdürür.

Bireyin kendiliğine -ya da benliğine- devlet sahip olur, artık ona toplum sahiptir. Bu toplum hiçbir şekilde benlik değildir, … bu topluma hiçbir fedakârlık borcumuz yoktur, fakat, eğer bir şey feda edeceksek kendimize feda edelim, -sosyalistler bu konuda hiç düşünmezler -çünkü onlar, tıpkı liberaller gibi, kendi dini ilkelerine mahkumdurlar ve şevkle kutsal bir toplumun, mesela şimdiye kadarki Devlet’in peşinden giderler. “Halk” iktidar tarafından yaratılmış bir bütünlüktür -hiçbir benliği yoktur. Devletin her zaman sahip olduğu tek amacı bireyi sınırlamak, evcilleştirmek ve tabi kılmaktır -o ya da bu genel ilkenin kulu haline getirmektir.

 

Devlet denilen şey, bir arada yer alanların kendilerini birbirlerine uydurduğu ya da kısaca, karşılıklı olarak birbirine bağlı oldukları, bir güven ve bağlılık dokusu ve şebekesidir; bir hep birlikte ait oluş, hep birlikte tutunmadır. Kilisenin ölümcül günahları varsa, Devletin sermaye suçları vardır; birinin sapkınları varsa diğerinin de hainleri vardır, birikiliseye dair cezalar veriyorsa diğeri yasaya dair cezalar verir; biri engizisyon süreciyse diğeri maliye sürecidir, kısaca orada günahlar, burada suçlar, orada engizisyon ve burada da engizisyon. Mevcut Devlete karşı ayaklanmak ya da mevcut yasaları devirmek için çok az tereddüt kaldı, ama Devlet fikrine karşı günah işlemeye, yasa fikrine itaat etmemeye kimin cesareti var? -onun her zaman kendine ait bir mantığı vardır ve kısa süre sonra halkın iradesine karşı dönecektir.

 

Yok edilmesi gereken “yönetim ilkesi”dir, bize hükmeden şey devlet fikridir. …savaş, belirli bir Devlet’e karşı ya da Devletin zaman içindeki sırf belirli bir durumuna karşı değil durumun kendisine,Devlet’e karşı ilan edilmeli; insanın amacı bir başka Devlet (örneğin “halk Devlet’i”) değildir.

 

Bu andan itibaren Devlet, kilise, halk, toplum ve benzeri sona ererler, çünkü var olduklarına şükretmek zorundalar ve ancak benim kendime saygısızlığımla bu eksik değerlendirmenin ortadan yok oluşuyla onlar da bizzat ortadan kalkarlar. Devlet, efendilik ve kölelik (tabi olma) olmaksızın düşünülemez; çünkü Devlet bütün bağrına bastıklarının efendisi olma iradesi göstermelidir ve bu irade ‘Devlet İradesi’ olarak adlandırılır’… Kendi iradesine sahip olmak için başkalarındaki irade yokluğuna dayanması gereken, bu başkaları tarafından yapılmış bir şeydir, aynı bir efendinin hizmetkâr tarafından yapılması gibi. Eğer itaatkârlık sona erseydi, bu tamamen efendiliğin de hepten sonu olurdu. Devlet kendisini, arzulayan İnsanı evcilleşmeye zorlar; diğer bir deyişle, devlet onun arzusunu bir tek kendisine yönlendirmeye ve bu arzuyu kendi sunduğu içerikle doldurmaya çalışır.

 

‘Herkes’ dediğiniz bu kişi kimdir? O ‘toplum’dur! -Ama öyleyse o cismani değil mi? Biz, onun bedeniyiz!- Ya siz? Neden siz kendiniz bir beden değilsiniz?… Bundan dolayı birleşik toplum gerçekten onun hizmetinde olan bedenlere sahip olabilir, fakat kendisine ait bir bedene sahip değildir. Toplum bir kutsal kavramına dayanır ve bu yüzden bireyler arasındaki zoraki bir münasebettir. Öte yandan birlik ise ona girmek isteyen bireylerin arzusundan başka bir şeye dayanmaz: bu, her türden öz fikrini çözündüren, yalnızca amaca uygun ve faydalı bir ilişkidir.

 

Ben, kendimi varsayarken bir varsayımdan başlarım; fakat varsayımım ‘kendi kusursuzluğu için mücadele eden İnsan’ gibi kendi kusursuzluğu için mücadele etmez, fakat yalnızca onun keyfini çıkarmama ve onu tüketmeme hizmet eder… Ben kendimi önceden varsaymam, çünkü her an kendimi öne sürüyor ya da yaratıyorum. hiçbir kavram beni ifade etmez, benim özüm olarak belirtilen hiçbir şey beni bitiremez.

Özgürlük ile kendi-olmak arasında ne kadar büyük bir fark var!.. ‘Özgürlük yalnızca rüyalar aleminde yaşar!’ Buna karşın, kendi-olmak benim tüm varlığım ve varoluşumdur, o benimdir. Kurtulduğum şeyden özgürüm, kontrol etme gücüm olan şeye sahibim… Özgür olmak gerçekten isteyemeyeceğim bir şey, çünkü onu yapamam, onu yaratamam: onu ancak dileyebilir ve ona talip olabilirim, zira o bir ideal olarak, bir hayalet olarak kalır. yalnızca kişinin kendisi için aldığı özgürlük, yani egoistin özgürlüğü, pupa yelken gider. Özgür bırakılan insan, serbest kalmış bir insandan, bir libertinus’tan, beraberinde zincir taşıyan bir köpekten başka bir şey değildir: o, tıpkı aslan postuna bürünmüş eşek gibi, özgürlük giysisi içindeki özgür olmayan bir insandır.”

 

Max Stirner:  Saul Newman’in, Bakunin’den Lacan’a adlı kitabının Stirner ile ilgili bölümünde, S. Byington’un, The Ego And Its Own (Londra: Rebel Press, 1993) çevirisinden yapılmış alıntıların derlenmesidir. (Kaynakça: Potlaç http://isyananarsi.blogspot.com/2011/01/insan-ve-devlet-uzerine.html)

 

Cümle yığıntısının bir örnek, tek tip, tıpatıp aynısı gibi göründüğü bazen istemsizce benzeridir bu denilerek okunmadığı, önemsenmediği, bilinmezden gelindiği süreklilik dâhilinde, her günün başka bir okumayı ve anlama gayreti gereksinimimizken umursamazlığın bir seçeneğe dönüştürüldüğü bir yerden bildiriyoruz. Cümleler birbirilerinin paralelinde, kimi zaman aynı şeyleri söylüyormuş gibi görünse de gerçeğin tözünde tam da bahsedilmesi gereken bir dolu yarayı ortaya çıkartan bir edim olduğunun idrakinden bu satırları yazmaya yollanıyoruz. Her cümle kendi içerisinde dağarcık, bir anlama çabası, gösterici yahut ta aynalayıcı iken sözün kıymetsiz bir mesele olarak konumlandırıldığı, zihne düşürüldüğü bu yerde her neye tekabül ettiğini anlayabilmenin derdinde bu satırları yazmaya yollanıyoruz. Ezberlenmiş olan kurguların bilindik teraneler ile hemhal edile edile sonunda kapkaranlık bir balçığın daimi tasdikçisi, onayıcısı olan ikrarlardan değil bu cümleler. Bahsetmeye çalıştığımız yerginin, yerin dibine geçirmenin, insanlığa zulüm etmenin her gün acı, elem, keder yüklü felaketleri kotarılırken erk eliyle bize kalan alanda bunu daha önceden işitmiştik, bu sözleri okumuştuk bahsinin ne kadar geçersiz bir türetme olacağının sağlaması adınadır.

 

Cümleler var olanın duyurulması adına bir çıkarsama değildir sadece. Sadece olan biteni duyurmak için değildir. Anlaşılır kılınmaya çabalanılan hemen her gün birbirinden fena olan fecaatin sürekliliğinde bizim ortak olanın tastamam müşterekin her ne hallere koyulduğunu bildirendir. Bir başına pek etkisi olduğu söylenmez. Bir başına pek de mahir karşılanmaz. Cümleler uzadıkça, cümleler yığın haline dönüştükçe asıl ne diyordu bahsinin de uzağına düşülmesi tehlikesi mevcuttur kimi zaman. Dönüp dolaşıp ulaştığımız menzilde ikrar ettiklerimiz bütün bu viraneliği, pejmürdeliği sımsıkı korumak adına / için ortaya çıkan tehdidin, tahakkümün ve zulmün her neye ulaştığını cismanileştirmek içindir. Cümleler belli başlı olan simgeler, söylemler, siyasi ufuklar, menziller dâhilinden çok daha ilerisine işaret ettiğinde bir şeylere ulaşacaktır. Bir şeylerin nasıl tersine yolda ilerletildiğini, tam da uçurumun dibine yollandığımızı anlamlandırabilmek için kilit çözücüdür. Her sesleniş, her sözün etraflıca okunmasında bunu teyit edebilmek mümkündür. Erk-muktedir-iktidarın danışıklı daimi bir biçimde kendi kurgusuna göre, tahayyülü neyi işaret ederse ona göre yönlendirmesini yahut ta kısıtlamasını belirginleştiren bir meselden başkasıdır cümleler.

 

Kurmaya çalıştığımız her cümle bu ve benzeri olan hemen hiç tıkanmayan, ara vermeyen, hayatlarımızdan çekilmeyeceğini bas bas bağrınan bir akla karşı hayatta kalma mücadelesidir. Her cümle birbirinden, bir öncesinden bir sonra kurulacak olana kadar bildik teranelerden uzak kalıp asıl ne oluyor sorgusuna düşebilmek için yol gösterendir. Korkularımızla, çekincelerimizle, tehditlerle, gaz bombalarıyla, münakaşadan çok laf çarpıtmalarıyla, kentlerin ilhak edilmesiyle, kendi vatandaşına karşı düşman işgalinden kurtarma seremonilerine girişilmesinin tragedyasıyla beraber yapılandırılana karşı sual etmek içindir. Bağlar kurduğumuz harfler, birbirine iliştirdiğimiz kelimeler onlarla beraber ortaya çıkan cümle ağları ezcümle çalınmış olan hayatı geri kazanabilmek içindir. Çalınmasından zerrece gocunulmayan, geçici bir algı olmak bir yana basbayağı yaraları kanatmak konusunda korkusuz bir biçimde her günü zulme teslim eden bir yönetişimin / devlet aklının her neyi yok saymamız gerektiğini yineleyene karşıdır cümleler. Farkındalılık sıradan bir mesele değildir haddizatında.

 

Devlet aklı mümkün mertebe kilitli tutmaya, yapıp ettikleriyle sınırlandırmaya, hayatını yok etmekle tehditten kıyımla nihayetlendirmeye bir devinim içerisinde salınıp dururken, her yan karanlık kılınmışken bizatihi farkındalılık gayreti heyula değil bir dank ettirendir. Çok sonraları aklın başa geldiği, çok sonraları her şeyin tüh öyle mi olmuş özür dileriz bahisleriyle geçiştirildiği bir ülkede yaşayabilmenin soluk alabilmenin ötesinde bütün fecaati kotaranlara karşı söz eyleyebilmenin gerekliliğini hatırlatmaktadır. Unutuş tarlalarına terk edilmeye dünden de hızlı çabalanılan yok saymaların, silmelerin, ezici bir tahakkümü sıradanlaştırmanın, tek adamın tekçi dili, dini, milleti, söylemi, kelamı, polisi, adaleti, siyaseti, hukuku her şeyi her birisini tek tipleştirilmiş olan / belirlenmiş sınırlara hapsetmeye devam ettiği bir yerde normatifin yıkımına karşı ayakta kalabilme çabası ve iradesidir cümleler. Siyasi söylemlerin, efelenmelerin, ucu ancak dokunduğunda fark edilen şeylerin halkın her gününü yerle yeksan ettiği bunca meydandayken fark edilmesi gerekli olanları dizebilmek birlikte ve bir arada gösterebilmek adınadır cümleler.

 

Karanlık meşruiyeti için yedi yirmi dört ekranları parsellerken, benim doğrum, benim bilgim, bildiğim ve bellediğim diye sürekli aynı nefreti hicaz makamından laflar türetirken durup da bir başımıza o çerçevenin kenarında, kadrajın hemen dibinde neler oluyor ona uyanabilmek içindir cümleler. Kelamı yok sayarken, yerle yeksan edilen vicdan bahislerinin dostlar alış verişte görsün kabilinden al gülüm ver gülüm paylaştırıldığı bir mizansen olmayan, tastamam gerçekliğin, gerekliliğini hatırlatan bir çabanın kendisidir cümleler. Çoğunlukla bilmediğimiz, anlamazdan gelinen, defaat ile tam bir sağırlıkla karşılanan, işitilse dahi vurgusu çarpıtılan, anlamı bozulan mesellerin tümüne dair çıkış çabasıdır cümleler. Her yer anlatılandan farklısına, anlatılıp durulandan tersine doğru koşaradım götürülürken ol resimde olan bitenin, ol bahiste cereyan edenin asıl ne olduğunu idrak edebilmek hepimizin sorumluluğudur. Yurdun bir kısmı diye ekranlarda duyurulmaya, sekiz sütuna manşetlerin hiçbirinde bahsedilmeye asla tenezzül edilmeyen oysa yaramızın nerelerden birbirine bağlandığını son kertede çırılçıplak gösteren bir meseli, durmaksızın yüceltilen devlet aklının her neye karşı olduğunu idrak ettiren bir bahistir cümleler.

 

Bir yerinden başlanacaksa yaşamaya, o anlatılmayanların asıl ne olduğunun idrakiyle başlayacaktır. Gever’i uzaklarda bir yer sanıp, Roboski’yi Dobroski diye sayıklamaların, Amed’i kör bir şiddet ile tek başına tek bir çıkış yolu bırakmadan zulmetmelere kadar bir dolusunu anlayabilmek için sözcükler lazımdır. Hepsinin üzerini çizen, bu uygunsuz, bu geçersiz, bunlar mühim değil, şu siyaset, bu hayata kasıt, bu aslında uluya karşı bir başkaldırı, beriki terör faaliyeti, diğeri kentsel gelişime engel diye uzayıp giden masal okumalara karşı, sözüm ona savunmalara karşı kazın ayağının öyle olmadığı bildirilesidir. Her gün bambaşka bir hale değil bir öncesinden devralınanın karanlığı daha da yükseltmek, insanların canına kıymak, gerektiğinde her yeri delik deşik etmek, kameralar çekse de nasıl olsa yayınlayacak cesaret bulamayacaklar diye bayağı emin bir biçimde şiddet seremonisinin sürekliliğinde unutmamaktır elzem. Unutturmamaktadır Gezi Direnişi boyunca kaybettiğimiz canlarımız ile Doğu diye kestirilip atılan Kürd illerindeki kardeşlerimizle hiçbirisi arasında bir fark olmadığının ikrarında saklıdır.

 

O bilinmeyen, hala aşina olunmaya çabalanılmayan ne menem bir şiddetti ya hu diye söylene durulurken oraların Allah’ın her günü başlarında bitiveren bir şiddet ile tek başlarına direnerek hayatta kaldıklarını bildirmektir unutturmayacak olan. Empati kurma devrinin çoktan münhasıran lağvedildiği, geçersiz bir söylem türettiniz diye akıl buyrulan bir yerde öldürmenin ısrarla savunulmasının, bunun altının halen doldurulması için senaryoların yazılmasına karşı illallah demektir unutturmayacak olan. Biz buralarda sözüm ona yaşadığımız sıkıntılardan dem vururken, asıl sıkıntının büyüğünü her gün yeniden görmek zorunda kalan, bütün acısını kendi içerisinde sınırlandırıldığı alanda ne kadar yaşayabilirse, ne kadar eyleyebilirse o kadar yapabilen, yaşamakla prangalanan insanların tahayyüllerine hiç şüphesiz ki kulak vermektir unutturmayacak olan. Süreç diye bahsedilenin her ne hale dönüştürüldüğü aman ulular kızmasın, aman devletlûnun atarları gelmesin, aman daha fazla şu olmasın bu olmasın derken ve bütün bunlar her an çoğaltılırken bizatihi bir taraf olan devletin katliamlarına yenisini eklediği bir yerde yaşıyoruz. Farkına varıyor musunuz?

 

Mehmet Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir’in Gever’de kolluk kuvveti eliyle katledilmelerinin, sabahına işçi olanların akşam teröristler olarak zikredilmelerinin acısını gerçekten duyumsayabilir misiniz? Yıllar yılıdır okunan masalların anlatılan ezberlerin üstünden çok zaman geçtiği bahsinin hemen her gün ısıtılıp durulduğu bir zamanda aslında tam da o geçmişin koynunda yaşıyor muşuz, ohaliyle, kırmızı çizgileriyle, infazlarıyla, susturmak için daha fazla zor kullanılmasıyla, buralarda yapılan edilenleri oralarda her gün daha büyük yıkımlara, kırılmalara zemin teşkil etmesi için zorlayan bir akılla bir arada yaşıyor muşuz farkına varıyor musunuz? Dünde kaldığı sanılan savaş baltalarının, kandan medet ummaların, ölümü yüceltmelerin kararlılığında devlet denilenin nasıl bir mekanizma, öğüten olduğunu artık idrak edebiliyor musunuz? Bu yaşadığımız coğrafyada hiçbirimizin tazminat diye böbürlenilen adı her defasında zikredildikçe bütün her şey örtbas edilebilirmiş diye savlanan kan paralarıyla, susun artık ikazlarının yan yana bırakıldığı bir yerde yaşadığımızı fark etmemesine imkân yokken acı nedir artık biliyor ve anlıyor musunuz?

 

Ol bahiste yaşatmak değil yaşatmamak adına kurulan bir mekanizmadır devlet. Sarılıp sarmalanılan aman başına bir şey gelmesin denile denile sonunda dünün mağdurundan da en muktediri yaratan bir karanlığın ta kendisidir. Cümlelerimizi yarıda koyan, acımızı derinleştiren, yaralarımızı, hep bildiğimiz o acılarımızı inatla kafamıza kakmaya devam eden, sündürdükçe sorunlar halloluyor derken bile hala inatla kıyama devam eden, öldüren bir zihniyetin ta kendisidir devlet. Ne uğruna ne için bunca yıkım, bunca hiddet, bunca kör karanlık diye sorguyu değil duymak artık işitmeyen, her şeyi provokasyonlarla açıklama yolunu tercih eden bir yönetişimin elinde her şeyimiz yağmalanırken, hayatlarımız çalınmaktadır. Hayatımızı telafisi mümkün olmayacak tahribatlara korunaksız bırakılmaktadır. Ne sesimiz ne soluğumuz ne avazımız, ne ağıtımız, ne dilimizden dökülen kelamlar o insaf / vicdan / hicap duygularından yoksun olanlara bir şey ifade edebilecektir. Sözlerimiz yaralarını birbirleriyle konuşmalarına gerek olmayanların bir tek göz temaslarıyla anlayabildikleri ortak uzamadır. Kıyıya, öteye ötekisi sanılanların birlikteliğinde bütün bu cismanileşen şiddet uzaklardaki bir şey değil aşina olunandır.

 

Biliyoruz her gün acıyı çoğaltacak olan bir tertibat daha eylenecektir. Biliyoruz ki Gever’de Mehmet Reşit İşbilir ile Veysel İşbilir’i katleden zihniyet Roboski’de de emirleri yerine getirmiş otuz dört canımızı katletmiştir. Zulüm etmeyi, şiddeti daimi kılıp ondan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranabileceklerini bildiğimiz bir yerde yaşadığımız artık kesindir. Büyük cümleler, büyük tespitlerin zamanı değildir artık. Her suskunluk, her sineye çekiş muktedirin kanla yazdığı destanı yinelemekte, geliştirmektedir. Biz sadece gözlerinde, sesinde, soluğunda acıyı bilenler, duyumsayanlar, hissedenler olarak sessiz avazımızı çoğaltabilirsek cümlelerimizi yeniden kurmaya başlarsak bu tahakküm ve cehennemi ortamda yaşamak bir ihtimalden öteye ulaşacaktır. Yaşamak bir ihtimalden, barışmak sözlerin çevrildiği ama hiç umursanmadığı bir bahisten hakkaniyete ulaşacaktır. Yeter ki bilelim, yeter ki bunca yalanla mücadele edebilmeyi, artık yeter diyebilmeyi unutmayalım. Yeter ki 1915’i, 1919’u, 1937-8’i, 1978’i, 1980’i, 1993’ü 2011’i hafızamızda birleştirmeyi amasız ve fakatsız başarabilelim.

 

Bir soluk almak kadar olağan olanın, ifade ve yaşam hürriyetinin bunca kolay gasp edilmesine mani olmak için akla danışmaktan bir an olsun imtina etmeyelim. Her hakaretamizlik, bir başka yarayı taşırken sırtımıza ve yük etmeye devam ederken acılarla yaşamı bir kez olsun düşünelim. Sözü de zaptederlerse nasıl bir karanlığa gömüleceğimizi artık idrak edelim. Olmaz mı bunca can kaybından sonra artık olmaz mı soralım. Sorgu bütün bu menzilde yalana koşulan, ezber senaryoların nüfuz ettirildiği bir yerde hakikatin zerresine varabilmek için bir ihtimaldir. Yalanların bunca kabul görmesine ‘yeter artık’ demek sorumluluğumuzdur. Bütün bunlar bir anlam ihtiva etmiyorsa size, sadece Amed’de bugün 1 yaşındaki bir bebeğin gaz bombasının etkisiyle boğulma tehlikesi geçirmesi bir şeyler ifade edebilecektir, dosdoğru. Eğer bilmek isterseniz Gözün gördüğü sadece düne dair, geçmişte kalmış, çoktan çözümlenmiş veyahut ta zamane gerçekliğinde, kırılmalardan ibaret olan, eşlik eden resmin paramparçalığını idrak edebilmek üzere şekillendirilmiş olan bir mesel / vakıa değildir. Ayrışımın hemen her türlüsünün zaman kaybedilmeksizin değerlendirildiği, harekete geçildiği bir yerde salt görünenlerden ibaret değildir bu mesel.

 

Her biçimlendirme dönüşüm sırasında artık kalıcılaştırılmış olan tenkit ve tahakkümün gözün görebildiği menzilde yaptıklarıdır mesel. Sınırlandırmanın ve yönlendirmenin başka bir uzamdan çok daha derinlikli bir biçimde, derli toplu sirayet ettirdikleri haldir mesel. Genel geçer diye bahsedilenlerin hiçte öyle olmadığını bizatihi kalıcı tahribatın kendisini anlayabilmektir mesel. Topyekun teyakkuz halinde bulunan devletlûnun sığ sınırlarının, kırmızı çizgilerinin, soy kodu uygulamalarının, bir tabî fişlemelerinin, yerle yeksan etmesinin tözünü / çıkış zeminini sürekli hatırlatan bir meselin kendisidir görebilmek. Görüntü tüm engellemelere, sirayet eden tavırlara, tenkitlere rağmen her nerede ve nasıl yaşadığımızı, yaşamı ikame ettiğimizi özetlemektedir. Mesele soluk almaksızın dayatımın başka bir sureti üzerinde çalışan, hep o bahsi diri tutan bir gayretin dökümünün ortaya çıkmasıdır. En basitinden fikir hürriyetinin önüne çekilen setlerin aşılamazlık yolundaki algının tescillenen örneklerindendir görünen. Bahse konu edilip, biteviye yinelenen birlik ve dirliğin hamasi söylemler, bel altı vuruşlar, baskı ve mahpusluk tehditleriyle bir arada birlikte düzüldüğünü aynalayandır görünen.

 

Bugünün ülkesinin muktedir – muktedirleşen onayan kayıtsız şartsız biat edenlerin ancak nefes alabileceklerinin hayatlarına devam ettirebileceklerinin yinelene geldiği bir tezahürü özetleyendir gözün görmeye devam ededurduğu. Her gün yıkıma bunca açık konulurken, tekilleştirmenin, tekliğin sığlığına bağlantılamanın yollarının arşınlatıldığı bir düzlemde hayat bütün bu biganelikleri aşabilmenin koşullarını sunacak, paylaşacak bir çatı mıdır? Düpedüz her gün yeniden belletilmeye çalışılan devlet dediğimiz mekanizmadan korkunun vaaz olunduğu bir yer midir? Gözün gördüğü aklın tahayyül sınırlarını derdest eden, bu kadarı da fenalık diye düşünürken daha beterlerinin henüz kervana düzülmediğinin idrakidir. Her idrak noktasında birimizin değil hepimizin acıları  yan yana durmaktadır. Acı böylesin sündürüldükçe bir pespayelik meseli olarak anlamazlıktan gelmeye devam şıkkını seçen erkin elinde görünen tam ve eksiksiz yıkımdır. Dönüp dolaşıp aynı yere gerisin geriye döndürüldüğümüz biteviye kafamızın üzerinde gezinen giyotin, peşimizde dolaşan gölge gibi takip / gözetim / denetim altında tutulan hayatlarımızın her ne halde olduğunun idrakidir bahis.

 

Gösterilenlerle, gerçeğin tezatlarının hemen her an yinelendiği, ayrışımın artık uçurum halini aldığını anlamaktır bahis. Kopkoyu ve kasvetli bir hayat imalatının tamamlayıcısı olan hiddettir bilinmesi elzem olan. Fikri sabitlikle, tahlilleri her dem kaçınılmaz bir biçimde yaftalarla bir başına terk eylerken meselenin her görünende / gözümüze sokulanlardan apayrı birer yarayı, elemi ve kırılmayı beraberinde taşıdığı, hayatı ezmesidir esas mesel. Zaman zorluğunu, muasırlaşırken, demokratikleşirken, barışırken yeni bir ülke kurmanın sancıları olarak değerlendiren a’sından z’sine siyasanın anlamazdan bir özenle heveslenip geldiği şeylerdir dikkatinize sunduğumuz Basitin en zor kılındığı bir yerde ifşaat, tanıklık, bellek birbirlerine bağlı bir devinimle bütün bu girişi, yazmaya çalıştıklarımızın özetini aktaracaktır. Görebildikçe, farkına vardıkça yaşamanın bir rutin olmadığı çok daha belirginleşecektir. Yaşamın yedi gün ve yirmi dört saat korkular üretilerek, had bildirilecek yeni olaylar yaratarak, kişileri hedef haline dönüştürerek kotarılacak bir mesel olmadığı artık afakîdir.

 

Tek tipleşip bir örnekleştirilen basbayağı köşeye kıstırdıkça erk eliyle, zıvanadan daha çok çıkmaya hazır ve istekli olunan, erke terk edilemeyecek kadar önemsenmesi gereken bir meseledir. Şimdi artık görüyor musunuz? Bugünün dünyasında hemen her şeyin böylesine muğlâklıkla, duyumsatılmamasına çabalanılarak üzeri alelacele örtülmeye çalışıldığının idrakine ulaşır mısınız? Her şey yenileştirilirken yenilenenin bu dar kapsamın hafızanın sıkıştırılması, daha ötesinin ne bugün ne yarın düşünülmemesidir meydana çıkan. Salt resimler, yazılar değil bir anda ortalığı kapsayan görüntülerin tümünden bunu okuyabilmek mümkündür. Gösterileni bunca manipüle edip, paramparça eylenirken hakikat aranma eşiğinden artık çok daha yakınımızdaki bir ihtimale dönüşmektedir. Erk-muktedir-iktidarın tahakkümü bütün meselleri, yazmaya çalıştıklarımızın her birisini yekten özetleyen ve paylaşan bir heyuladır kesin bilgi. Demokratikleşmenin bir mesel olmaktan çıkartılıp, erkin dilinde oyuncak belletilmesinden türetilebilir bir sonuçtur.

 

Adalet adına koca binaların arka arkaya yükseltildiği her sarayın bir mozoleyi ya da kapanı temsil ettiği çıkarımından okunabilir bir ihtimal. Behemehal devreye konulan, tepki gelirse geri çekilen en nihayetinde unutulduğuna enikonu emin olunduğunda sessiz sedasız yinelenen hamlelerde görünebilir bir ihtimal. Hak tanzimi değil hak gasplarının janjanlı sunumlarından sonra görülebilir bütün bu mesel, menzil. Hemen her şey dört dörtlük olduğundan kış ortasında konteynır kentte yaşamaktan zorla alıkoyulan, sokağa atılan, çürük evlerine geri döndürülmeye mecbur kılınan Wan’lı depremzedelerden görülebilir bir ihtimal. Roboski’nin hemen hiçbir şeyi dile getirilmezken, katliam uluorta örtbas edilmeye devam edilirken çit çekme, sınırların yeniden daraltımı gayretinin her ne olduğunu ifşa edecek yalın acıdadır görünen / bilinmesi gerçekten şart olan bir ihtimal. Bu ülkede yaşatmak yerine zulmederek hükmetmeyi tercihen önceleyen önceleyen dışarısı neyse içerisinde de bu tahakkümü sürdürmeyi daha da genişletmeye çalışan bir akıl tüm vaatlerin nasıl kısa süreli olduğunu göstermektedir.

 

Erk hemen hiçbir şey söylemse de mekanizmanın nasıl ağır bir yıkımı şekillendirdiği sürdürdüğü yine yeniden tanımlandırdığı artık bir ihtimalden fazlası hakikatin öznesidir. Her gün karşılaştığımız bir mizansen değildir. Kuşkusuz şüphe muhteviyata eklenerek, fitne gibi saptamalar çoğaltılarak, biteviye aklı hakir gören tespitler atılıp tutulurken siyasanın sahnesinde bütün bunların kalıcı neticeleridir hepimizin paylaştıkları, hepimizin payına düşürülenler. Geçtiğimiz cuma günü Gever’de tahrip edilen gerilla mezarlarına karşı düzenlenen protesto gösterisinde Mehmet Reşat İşbilir ile Veysel İşbilir’in hayatlarının ellerinden çalınmasıdır üzerine uzun uzun yazdıklarımızı kısaltıp özetleyen, durumun perişanlığını ortaya koyan ve o payımıza düşürülen! Unutturulduğu, geçilip gidildiği sanılan doksanlı yılların yeniden aramıza katılmasıdır. Sözüm ona geçmişin acılarını sonlandıracak, nihayetinde barışacağız diye umut vaat edenlerin hayatlarımızı görmemize müsaade etmedikleri kör şiddetle yeniden buluşturmaktadır. Her an ölmeye hazır bekletilen / acıları yaslarının hiçbir öneminin olmadığı yüzlerine bildirilen insanlara reva görülenlerin hangi boyutlarda olduğunu gösteren bir yaradır.

 

Gever bir yıkımın devlet eliyle kotarılan cehennemin sahnesi yapılır bir kez daha. Destan yazdıklarından bundan emin olunanların ellerindeki kanı göstere gelmektedir Gever’de İşbilir’lerin başına getirilenler. Hedef haline dönüştürmenin kırımın bir iki saatte nasıl aktarıldığının neticenin de nasıl hazin bir son olduğunu yineleyendir. Bütün olan biten tam da en başından kotarılırken emir eri medyanın bir tane bile hizasını bozmayan, gerçeği bildirmeyen dahası önemsemeyen örtbas edişler karalamalar meydana çıkar. Bir sual edilmesinden, iki sorgulanmasından, üç sisin aralanması için çabadan uzak, uydurulan kılıflar ile resmi tezin birleştirilmesidir. Yıllar sonra bir mezar taşının ya da bir köyün yok edilmesinin ve yakılmasının, ortaya çıkan onca tahribatın, kıyımın aynı özensizlikle unutturulmaya çalışılmasıdır bu bahiste denk getirilenler. Yıllar sonra kayıplarına dair tahkikatın ancak ite kaka açılabildiği bir ülkeyiz özetin özeti. İnsanlığın komple tahribatına ön ayak olunmasıdır hazin olan. Ne sadece Gever’den biliyoruz bunu ne sadece Roboski’den. Ne sadece Wan’dan tanıyoruz bunu ne de Merdin’den. Ne Amed’den aklımıza getiriyoruz bunu ne de Adıyaman’dan.

 

Her an, her şekilde; her an her düzlemde, her an her yakalanan fırsatta yok etme çabasıdır bizlere hemen hiç unutturmayacak olan. Vakti zamanında ne eylenmişse işte bu coğrafyanın halklarına bugün artık giderek üzeri örtülmeye ihtiyaç bile duyulmaksızın halklarla yeniden buluşturulmasıdır düşündürücü olan. Ölümlerin, kıyımların el üstünde tutulduğu artık emin olduklarından her dem bahis açılan yüzleşmenin doğrusunun nasıl yapılacağını! bildiren devletin kaydı bir kez daha yazılıyor. İleri demokrasinin polisiyle kurduğu tahakkümü zorbalığı onlar ha’bire yazmaya devam ederken biz hep bir yerlerden hatırlıyoruz. Ölü ele geçirmelerin, kontrolden, denetimden çıkan kitlelerin, isyana duranların nasıl gerisin geriye sıraya sokulmaya çalışıldığını, ayar çekmelerin arkasından ne geleceğini biz çok iyi biliyoruz. Gözlerin önünde cereyan eden, vuku bulan, rast getirilen her seferinde bu kadarı da olmaz denilirken daha fenalarının yolu çizilen, açılan bir mesele dönüştürülmektedir. Yanlı taraflı bildiğini okumaktan şaşmaz bir akıl normatifi linç etmektedir. Kaderiniz bu çekeceksiniz, daha bütün bunlar başlangıç diye vaaz olunurken eşiğin dibinde yeni yıkımlar kotarılmaktadır. Korku sabitlenmekte, sabık fikriyat her sözün, tahayyülün önünde dur imini oluşturmaktadır. Korkuyu ekarte edebilmek, onların taktiklerini açığa çıkartarak, söze ve sese daha fazla sahip çıkarak mümkün olacaktır. Bizlerin özgürlüğü gelecek tahayyülüne ulaşma erki ancak çokluğu yeniden tanımlayarak bunca had bildiriminde, fecaat ve kıyımla eylenenleri fark ederek, bilerek ve sorgulayarak mümkün olacaktır. Hatırlamaktan başka bir çıkışımız yoktur.

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler