Hrant vuruldugu yerde yatıyor hala / Akın Olgun



Günler, aylar, mevsimler ve yıllar geçti. Yine aynı devlet karşımızda. Suratsız, ikiyüzlü, riyakâr, yanardöner ve eli kanlı. Tam karşımızda sırıtıyor, esniyor, geriliyor, kasılıyor ve höykürüyor. Hrant’ı katlettiler. Hepimizin gözünün içine baka baka gururlanarak hem de. Resmi daireye çekip tehdit ettiler, sonra destursuz bir kampanya inşa ettiler. Ceplerine taş, ellerine bayrak, ağızlarına vatanlı, milletli küfürler yerleştirip, tek başına olan bir adamı lince giriştiler. “Ellerimize verin paramparça edelim” diyen o hayvani güdünün sesini duyduk her yerde. Üzerine çullanılan tüm o sesleri, iddianameleri, resmi, gayri resmi tüm saldırıları göğüslemek, derdini anlatabilmek için çırpınıp durdu Hrant. Ama ne söylerse söylesin, ne anlatırsa anlatsın kalemi kırılmıştı çoktan. Çark dönmeye başlamış, kan görmeden rahatlamayacak olan devlet alçak bir mermiyi namluya sürmüştü. Katili, katilleri “kahraman” ilan eden Çölaşan’a bir telefon çakılmış, o da bu işin medya ayağını örgütlemek için en öne atılmıştı. (Çok sever devletin içinden çıkan  katil “kahraman”ları. Onlar da onu tabii… Bir telefon mesafesinde, bir “alo” uzaklığında yavru kahraman sırnaşıklığı ile uzatmalı yazılar attırıyordu kendisi.)
Cinayetin öncesi, işlenişi ve sonrasında yaşananların tüm ayrıntıları Fethiye Çetin’in “Utanç Duyuyorum” adlı kitabında. Utanmadan okumak mümkün değil.  Yüreğinin en temiz olduğuna inanan birisi bile çıkarıp, yüreğini göğüs kafesinden yıkamak zorunda kalır. Hepimizin üzerine sinmiş, bulaşmış, işlenmiş toplumsal bir suç ortaklığı var çünkü.
Mahkemeler, mahkemeler, mahkemeler ve sürüp giden bir adaletsizlik inadı. İki tetikçiye, bir iki yatakçıya bağlayıp kapatmak için bin dereden getirilen su. Katiller işledikleri, işlettikleri, organize ettikleri bir cinayetin kenarından, köşesinden alınıp yeni unvanlarıyla “yedirtmem”, “dokundurtmam”, “yargılatmam” şeklindeki kontrgerilla içtihadı içinde üst mevkilere arz edildiler. Devletin el çabukluğu yine söz konusu kendi ‘derin’leri olunca devreye girdi. İçeride ve dışarıda milli besiye çekilmiş tetikçiler ise her mahkemede şişen cüsseleri ve dilleri ile tezgâhlanmış bir oyunu oynayıp durdular. “Acaba ne demek istedi” diye başlayan medya analizcilerinin perdelemesi ile asla gerçeği konuşturmadılar. Tüm bu perdelemenin tek amacı var; içeride yaşayan ve eli, kolu siyasetten, iş adamına, yazarlardan, akademisyene, cemaatinden, emniyet ve askerine kadar uzanan tezgâhı korumak. Hrant’ın sahiplenilmesinden korkunç bir rahatsızlık ve hazımsızlık yaşayanların ruh hali o tezgâh ortaklığından. “Kimse sahiplenmese, takip etmese devlet çözecek bu işi” demeye getirdiler hep. Yazık ki ne yazık… Devletin bir yazılı bir de sözlü tarihi olduğunu en iyi onlar bilir, lakin yokmuş gibi yapabilme becerileri o tarihin sözlü olan kısmında olduklarını gösteriyor. Yazılı tarih “davanın adil bir şekilde görülmesi için tüm olanakların seferber edilmesine ve gereğinin yapılmasına” diye başlar. Sözlü olanı ise arkadan fısıldanır “hepsini yok edin”
Hrant davasında yapılan devlet operasyonu bir dönüm noktasıdır ve bu yazılı ve sözlü tarihin tekerrürüdür.
“Kontgerilla’yı yargılıyoruz, darbecileri yargılıyoruz, askeri vesayeti bitiriyoruz” yaygarasının, hepsinin sadece bir siyasi trip olduğunu açığa çıkarmıştır. Arkada kırk bin kere maşallah diyerek yenilenmiş daha derin bir yapı inşa edilmiştir. Bu yapı çok açık ki, iktidarın yeni sahiplerine bolca kadro açarak uzlaşma sağlamıştır. Yazılı, belgeli mi? Hayır ama uygulaması, Hrant davası ve Roboski işte ortada. Kimler koruyor, nasıl koruyor, hangi yöntemleri uyguluyor, şaibe altındakiler nasıl, yükselip davaları etkileyecek noktaya getiriliyor. Hepsi gözümüzün önünde.
Gezi’de öldürülen gençlerin katilleri nasıl korunuyor, davaları nasıl şehirden şehre sürülüyor, yargılanan polisler ve arkadaşları nasıl birbirlerini savunuyor görüyoruz. Kim sanık, kim davacı, kim yargılanıyor belirsiz hale getiriliyor. Korunan devlet, ezilen yine tüm zulmü yutkunmak zorunda olduğu hatırlatılan halk oluyor. Ellerimize çocuklarımızın, arkadaşlarımızın ölü bedenlerini verip, “hadi burayı terk edin. Yoksa başınıza neler gelir görürsünüz” diyerek itekliyorlar.
Daha ne gelebilir ki?
Başımıza getirdikleri asla onları tatmin etmiyor, anlaşılan. Nasıl bir zulüm etme hayali ve genişliği içindeler, nasıl ve neler planlıyorlar düşünün artık.

 

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler