Misak Tunçboyacı / Aynı Nakarat (Yetmedi Mi?)



 

(…) İktidarın kötü, çok kötü olduğuna inanıyorum. Onun varlığı karşısında mütevekkil ve kaderciyim, ama bir musibet olduğunu düşünüyorum. Bakın, iktidara ulaşmış kimseler tanıdım ve bu korkunç bir şey. Ünlü olmayı başaran bir yazar kadar korkunç bir şey. Üniformalı olmak gibi bir şey bu; üzerinizde bir üniforma varsa, artık aynı insan olamazsınız: İşte, iktidara ulaşmak da, daima aynı olan görünmez bir üniformayı giymektir. Kendime soruyorum: Normal olan, ya da normal gibi görünen bir insan, iktidarı neden kabul eder? Sabahtan akşama meşgul yaşamayı neden kabul eder? Muhtemelen hükmetmek bir zevk, bir zaaf olduğu içindir bu. Bunun içindir ki kendi isteğiyle iktidardan feragat eden hiçbir diktatör ya da mutlak şef örneği yoktur. (…) İktidar şeytanidir: Şeytan, iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir. Emil Michel CIORAN – Ezeli Mağlup (Söyleşiler) – Çeviren: Haldun Bayrı, Metis Yayınları, 2007

 

Hep aynı nakarat tekrar edilip duruluyor. Bütün paramparça edilmişken bir dolu hezeyan bir o kadar felaket, üzerine kesintisiz bir tahakküm yinelenirken günler günleri kovalamaya devam ederken aşina olunan ezberlerle yol alınıyor işte bu menzilin dâhilinde. Sınırlar artık öylesine keskin ve iç içe ki müdahalelerin pekliği ve nefes bile alınmadan yinelene gelmesi halimizi ve ahvalimizi yalın bir biçimde özetliyor. Halimiz topyekûn yıkım güncesinin bizatihi kendisine dönüşüyor. Ahval ise bunun hem takipçisi hem de onaylayıcısı hamlelere ev sahipliği yapıyor. Görünen köye kılavuza ne hacet gök kubbe başımıza çalınıyor aralıksız hemen her gün. Bildik tanımlamalar, ekranlarda gösterilip de unutturulanlar, bir günlük siyaset kotasında harcananlar değil sadece bunlar kadar görünemeyen, anlaşılmayan ve nedense hemen hiç kafa yorulmayan sıradanın dertleridir gök kubbe misalindeki kafamıza çalınmakta olan.

 

Başka şeylerden, hep başka rotalardan bildirimler gerçekleştirilirken esas-asıl dertlerimizle bir başımıza konuluruz. Dert sana, bana ona diye ayrıştırılırken böylesi tarif edilirken birimizden, birimize değil hemen hepimize hemen her an mutlak bir yıkım bildirilmektedir oysa nakaratlarda. Nakarat edilen söz değildir sade ve sadece. Şekillendirilmiş asla kâfi bulunmayan bir hiddettir eş zamanlı olarak. Nalıncı keseri gibi aynı cümleler bir örnek başka şeyleri bildirmektedir artık patavatsızca. Dönüşüm, devinim ve ilerleme terimleri kasten ve bilinçli bir izole etme ve dışlama çabasında kullanılan edimlerdir. Devletin araç kutusu, ilk yardım çantası, o el kitabında aynı nakaratın binlerce kez hissettirilmeden tekrar edilmesi yazılıdır. Hissettirilmeden sürdürülmesi vaaz olunan yıkımları süreklileştirmektir.

 

Her tekrarda, daha önce bildirilmemişi duyurulmamışı dahası başa gelecek ne kalmıştır ki dahası olsun avuntusunu saf dışına öteleyen, bunu her defasında yineleyen bir mekanizma bina olunmaktadır. Kolektif anonim bir değişiklik gereksiz bir yorum ilavesi olur. Hâsılı asıl olan bu yerde bir tekrarda yüzlerce kez ithamın, ikazın yaftalara dönüştürülmesidir. Mekanizma bunu sağlama alarak ve hep birlikte sürekli güncellenen devlet aygıtıdır. Devletin nakaratları ‘fragman’ ya da jenerik değil kesintisiz bir tahakküm bildirimidir. Her bildirim ile yaraların bir kez daha kanatılmasıdır gayretkeş olunan. Dün gibi hatırlanan, bugün ise tek bir cümlede geçiştirilen; nesnel şiddet yaşama halen kastetmektedir aralıksız olarak. Gidişatın ve var olanın göstere geldiği yıkım tecrübesidir bilahare ve aralıksız ve neredeyse sonsuz. Eşitlik bir uydurma tanımdan ötesini sağlamamaktadır bugünün düzeninde güncesinde artık.

 

Sorunlar biteviye kanatılmaya devam edilirken sözde birleşmenin, eşit koşullarda adil bir yaşamın artık tekrardan “restorasyonunun” nasıl sözde kaldığı örneklenmektedir. Dara düşüldüğünde ancak akla gelen açılımlar düzleminden en son sinagogu müze yapacağız bahsine sıkıştırılır mesele. Onca devlet eliyle yaşatılmış olan şiddet, tehdit, tenkit ve soykırıma rağmen hala bugün özrün yegâne karşılığı beton dökmek midir, kışlayı müzeye çevirmek midir, sinagogu müzeye, eski diye unutturulmaya çalışılanları komple silmek midir bu bahisler yanıtsızdır? Üniversite adını Munzur yapmak mıdır özür dilemek. Tanımsızlık menzilinden gün aşırı yeni bir ucubelik bina olunurken reel politik gündeminin, ancak kılıçlar kuşanıldığında akla gelenin bir kırım olduğu gerçeğine varmak zor mudur uzakta mıdır?

 

Eşitlik mefhumunun, sarf edilen sözlerde kalması dahası bu açılım bahsinde anılırken insanların varlıkları, bir yandan da fişlemelerin, soy kodu uygulamalarının toplumun önemli bir kesimine yollanan bunlar ötekileridir -mesajlarının önü alınmayacak, bir son bulmayacaksa nedir bu açılım teranesi, tiyatrosu, o pejmürdeliği. Eğitim hakkında bile tabi olan diye bildirilen; “Sünni Müslüman” din eğitiminin zorunlu kılındığı bir yerde bundan muafiyet isteyenlere kulak tıkayanların açılımı nedir, cidden necidir?  TEOG ile birlikte yapılan değişiklikler İmam Hatip Liseleri’nin dönüşümü ile başlanan sürecin ardından çıka gelen, eğreltilik, sistemin düzensizliği bir yana eğitim hakkında bile asal sözü bu devletin söylemeye devam ettiğini gösterirken bu açılım terane midir, masal mıdır, vitrin düzenlemesi midir nedir nicedir.

 

Zorunluluklardan mürekkep bir ülke için kaç sınanış vardır, daha kaç eşik dahası aşılacak engelleme, yapılacak icat kalmıştır. Eşitlik bahsi dile getirilirken, zikredilirken halkın pardon milletin Cumhurbaşkanı olan zatın kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir beyanından ötesi-ertesi nedir neye tekabül eder onca beylik söz dizimi bir dolu ahkâm, tahayyül. Eşitliği tarumar eden ve bununla yol aldıkça daha büyük ayrışmalara zemin arayan, buna çabalayan bir düşünselliğe karşı ne demeliyiz? Kadına yönelik şiddetin protesto edildiği akşamında dayak yiyip işkence görmüş ve tecavüze uğramış insanların varlığını nasıl okumalıyız, nasıl seslendirmeliyiz ki bütün bu eşitlik bahsinde dillendirilenlerin erk beyanının nasıl patavatsız, umarsız olduğu anlaşılabilsin. Birbirini takip eden bu söz dizimleri ve büyük sözcükler bir dolu nutuk yanında gerçeğin, hazanın ta kendisini nasıl anlatmalıyız ki bir kadın, bir insan, bir erkek ile eşit değildir ve olmamıştırı anlatabilelim.

 

Cumhurbaşkanı gibi sözünü yermek, yaftalamak, hedefe koymak için kullana gelenin bahsini nasıl anlamalıyız, yangına körükle gitmek dışında. Hiçbir surette düzeltilmeyecek, hatadan asla dönülmeyecek bir yerde anayasal hak olanın üzeri çizilirken neye nereden ve nasıl anlatmaya başlamalıyız bu gayya kuyusunda. Erkin takvimi, yönlendirmeleri var olan tanımların, diş ile tırnakla teker teker kazanılmış, geri alınmış haklara karşı birer manevradan ötesine çoktan ulaşmıştır. “Tahakküm etmenin” a’dan z’ye uzanan yolunda aralıksız her gün başka bir hamle karşımıza çıkartılır. Dün öyle denilen, bugün böyle denilerek yahut da dönüştürülerek, çekiştirilip, parça parça, talan edilerek tek ve mutlak olan bedene yönelik taarruz ve biçimlendirme sürekli kılınmaktadır. Bu bağlamda bir ilave olarak el ele tutuşmak yasaktır, hamile kadının sokakta gezinmesi, bir ihtimal öpüşmek de katiyen uygunsuz ve tenkit edilendir.

 

Toplumun tüm kodlarıyla oynanıp durulurken bedene yönelik şiddetli biçimlendirme hamlesi dönüp dolaşıp kendisine yeni bir menzil, mevzii bulur. Eşitlik yahut da, erk’in özetlendiği mevzunun çıkışı da buradan itibaren gerçekçi kılınır. Erkin tahayyülü bir kadının ya da bir lgbti insanın savunusundan, görünürlüğünden sair anlamlarıyla birlikte bu hayatı yaşayabilmesinin kısıtlandırılmasıdır. Biçimlenmiş olan akıllarla her yere laf yetiştirirken insana verilen değerin nasıl da yerlerde süründüğü meydana çıkmaktadır. Âdeme verilen hakkın koşa koşa Havva’dan kaçırılmasıdır çünkü mesele. İnsana verilen değer, kasten ve bilinçli olarak yağmalanan bir nesnelliğe hapsedilir burada. Kırmızıçizgiler bunun icadıdır. Genellendirilerek, genele yaygınlaştırılarak, bir tekrardan daha hızlıca sirayet ettirilerek paldır küldür göz önünde icra-i siyaset öğesi belleyerek ve sonsuza kadar gidecek ihtimalleri sürekli kurcalayarak, erk denetlenebilir bir toplumu oluşturmayı amaç edinir.

 

Denetlenen, gözetlenip, didik didik edilen hayatlarına her an müdahale edilebilecek bir toplumdur varılmak istenen iş bu ülkede. Varılmak istenen fiili sessizlik, zeyil bir tekliktir. Tek tipleştirmek için en başından ne gerekiyorsa her gün yine yeniden başta hayallere ket vurulur. Hayal ve imaj düşünülmeyen diyerek bildirilir. Düşünülmeyecektir, düşünmek edimi ile yoldan çıkılmaktadır çünkü fitneler olarak adlandırılanların tümü düşününce çıka gelmektedir muktedire göre. İnsan dediğinin her ne olduğu zerre umurunda değildir devletlûnun. Pratikte hayal edilenlerin iş bu sistemin alarm zillerini harekete geçirmesi kadınlara yönelik söylemden çıka gelenlerden bile belirgindir. Bu ülkede hayat standardı denilen şeyin talan edilmeye devam olunduğu salt bu birkaç cümleden afakîdir.

 

Standardın sağlanamadığı daha doğrusu müsamaha dahi gösterilmeyen “hasümüt” koddan artık salt İslami, şerri akıma ve akıla yönelim gerçek kılınandır. Gerçekten dönüşüm, artık onarılmayacak derecede tahribat ile kotarılmaktadır. Akla ve fikre ihtiyaç duymadan bir yayın yasağı ile her şeyin sıfırlanabildiği bir ülke gerçekten tanzim olunur. Tanzim edilmeye çalışılan hiçliğin yurdudur. Hiçlik ülkenin yeni adıdır. Yok etmek bu memleketin sıradanı ve gerektiğinde kolluk kuvvetinden, paramiliterlerine ve dahası bürokratlarından bir numarasında yer alan isim hiyerarşisinde en çok önemsenendir. Kelamın çöpe yollandığı, kimsenin kimseyi işitmediği erk gibi herkesin birbirini yerdiği, yaftaladığı ve gammazladığı kısacası müşterekin üstü çizilen bir yerdir. Müşterek olana dair kelamın dahi esirgendiği bir yerdir varılmaya hala çaba sarf edilen.

 

Gümbür gümbür aralıksız olarak “yenidir” diye bildirilen bizatihi bu eskinin takipçisi olan bir yaşamadır önü ve ardılı ile beraber. Birlikte kastedilen; insanlık meselesidir. Hem içeride hem dışarıda her fırsatta ve her yerde hedefe konulan insandır düşüncedir, akıldır ve fikirdir. Birlikte eylemenin önüne tek ve yekpare bir düzen tesis edilir. Duvarlardan ve akıl normu dışındaki sınırlandırmalardan mürekkep olan ülkedir istikamet. Tarumar edilen vicdan meselesidir gün ve şartlar her neyi gösterirse göstersin. Çiçekten, fıtrata, hurmadan, ümmete gün aşırı dile getirilen erkçe tüm bu pespayelik jargonuyla yenilenmiş olan ülke inşa etmektir. Sözün ona yenilenen ülkenin bedin, en fena, kötücül, onulmaz olanın her fenadan bir tutam, her azaptan bir demet, her çirkeflikten esef miktarda birleşerek, bütünleşerek yoluna devam etmektedir.

 

Gün başlangıcından sonuna kadar yıpratıcı bir dakiklikle sağlama alınan, hemen her yerde şekillendirilen inatla hamuru karılan, yoğrulan, çekiştirilen tatsız tuzsuz bir kıvama ulaştırılan şey budur, bu ülkedir. Nesnelleştirilen, dönüştürdükçe dahası, fenası en kötüsü için ve adına tümden yıkımın güncellenip durulduğu bir sahada ülke bahsi yapılabilir mi? Böylesi bir tespit haksız kaçar mı? Kusurların artık örtbas edilmediği ve bizatihi erkçe sahip çıkılarak, yönlendirdiği kesimlerce eksiklerin tamamlana geldiği bir yerde ülke bahsi yapılabilir mi hala böyle bir şey mümkün müdür? Naif zamanların o sıradan endişelerinde değiliz artık! Şimdiki güncelliğimiz içerisinde, bu sınırlar dâhilinde hiçbir şey sıradan değildir artık. Denetlenenin, o gözetim altına alınmaya çalışılanın dünümüz kadar günümüz şimdimiz ve geleceğimiz olduğu aleniyettedir. Her şey uluorta kırıma tabi tutulmaktadır hemen her şekilde.

 

Dili ketumlaştırma gayreti var olan açmazları kalıcı kılma çabası ve sonsuz bir al gülüm ver gülüm oyunu ile bir arada sahnelenenler yenilenmiş ülkeyi anlatmaktadır. Yenilenen şey artık hırsızlığın katilliğin, arsızlığın, utanmazlığın, aç gözlülüğün, onulmaz kati ve hiçbir surette akla makul gelmeyecek her fenalığın üzerinden yükselmektedir. Klasikleşmiş muhalefet şerhlerinden değildir anlatma gayretimiz. Dönüştükçe her birimizi dibine daha derine en kuytusuna çekilmeye çalışıldığımız bir meselin bildirimidir. Yok bildirilmek, yok edilmek yok sayılmak ve bir örnek o nakarattan oluşturulan güfte komple dönüştürülendir. Durmak yoktur yalanla ilerlemeye, hayatı çalmaya devamdır. Nakarat erkânın vurgularını gösterirken geri kalan talanın güncelliğidir. Görmek ve anlamak bir meseledir. Satır satır irade beyanında bulunmak ödevden çok hayatta kalabilmek içindir.

 

Hayatta kalmak bu kepazelikler düzeninde her ne elimizden çalınmaya devam ediliyor bunu anlamlandırma gayreti ile süren bir şarkıdır. Ezber edilmiş tüm nakaratlar tekrardan gün yüzü bulmakta bu menzilin dört bir yanında. Film hep başa sarılsa da değişmeyen, kalıt haline çoktan dönüşmüş, üzerinde zerre-i miskal oynanmayıp da şekillendirilmiş, kutsiyet atfedilmiş çağrılar yinelenmektedir. Erk en iyi bildiğini sakınmadan, hemen hiç gocunmadan tahakküm adına yineleye gelmektedir. Mamafih çukur derinleşmekte mamafih çürüme kalıcılaşmaktadır iş bu menzil dâhilinde. İşitilmeyen, anlaşılmayan, adlandırılmayan kolayca bir kenara derdest edilen hep ötelenen insanların ve o bahislerin toplamı nakaratların denk getirdiklerinden daha büyük yıkımlardır.

 

Söz çok zamandır unutturulurken tüm o bilindik ve aşina olunanların tezahürü cehennemi bir tasvirdir boyuna ve biteviye. Bugün soluk alırken bile zorlandığımız bu yerde o kâbusların müsebbipleri olanların hep tekrar ettikleri nakaratların karşısında söz eyleyebilecek miyiz mesele biraz da budur bu ülkede. Mesele az biraz da kırımların dibinde yaşayabilmektir her defasında daha biraz azalırken, kalanlarla birlikte eyleyebilmektir. Yok olmak bir ramaktır bir anlıktır, bin parçaya bölünerek, korkulara teslim olmaksa bir saniyeliktir. Yeniden meramları bütünleştirmek, yeniden kendimize ait olanı geri isteyebilmek için, nakaratları düzenlemek ve işte o devlet aklı karşısında kendimizi savunmayı başarabilecek miyiz? Gelecek geldi şimdi az daha ötemizde uzunca bahsedeceğimiz bir “iki bin on beş” iken anlar mısınız esas dert nedir? Esas nedir? İktidar nedir, ülke nedir, hayat nedir?

 

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler