Misak Tunçboyacı / Çürümeye Karşı Söz Kaldı


  • Gündem
  • 09 Mar 2015
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

~ untitled“İnsanoğlunun başına gelen her şeyin, tam ama tastamam şimdi’de geçtiğini hatırladım. Yüzyıllar geçiyor ve yalnızca şimdiki zaman’da oluyor her şey; havada, yerin ve denizin üzerinde sayısız insan var, ama gerçekte, olup biten her olay bana oluyor… —Jorge Luis Borges – Ficciones – Hayaller ve Hikâyeler”

 

Gündelik halin, sıradanlığın bir rutinin handiyse bırakılmadığı, hemen her şeyin mekanik bir tekrara dönüştürüldüğü, bunun kâfi bulunmayıp ziyadesiyle ağır bir yok edişin “mihenk taşı” hamlelerinin şekillendirildiği bir uzamdayız. Önümüz ve arkamız sağımız ve solumuz bu yeni diye gönençlenip, anılanın vahametleriyle baş başa bırakıldığımız bir menzil haline eviriliyor. Her tekrar ettirilende yepyeni bir kırılma, yeniden bir kıstırılma hali cisimleşiyor. Kalıtlaşmış, kalıplaşmış tepkilerden ibaret olan devlet tahayyülü, sıradanın rutini üzerinde bir giyotin gibi sallanmaya devam ediyor. Ne ki az ötede hayat elden gidiyor. Ne ki zor, ne ki sınav, ne ki tüm bu ağu hiç tükenmiyor.

 

Hiçbir biçimde bunca perişanlığı kelimelere dökebilecek anlam geriye bırakılmıyor. Zaruri olarak kullanıla gelen o cümlelerin arasından açığa çıkarak kendini – ben buradayım diye göstere gelen bir tahakküm eksik edilmiyor. Hal de, çare de, yol da inatçılıkla hemhal bir tavırla biteviye yok ediliyor. Cümlemizin cümlesi daha yolun başından itibaren bir denetime tabi tutuluyor. Bir biçimde denetlenen, tenkitlerle sıkıştırılan ve silinen bir anlamla bir başımıza bırakılıyoruz. Denetim ve gözetim sonsuz bir tekerrür haline eviriliyor. Kolayca, kısa yoldan sözün tahayyülü, ortaya çıkarttığı im, basitçe anlatma gayretinin önüne setler bina ediliyor.

 

Bir cümle kurulurken tüm bunların bahşedildiği, resmen birer lütuf gibi; erki rencide etmeyecek hale dönüştürülmesinin çabasına düşülüyor. Varsa yoksa anlamın sorgunun ihtimal dışına ötelenmesine çalışılıyor. Yazgımız gibi bildirilen fecaatle buluştuğumuz hemen her gün başımıza örülen çorapları önemsiz bir detaya sıkış tıkış bütünleyerek, terk eden akıl, sıradanın gününü kapsamaya devam ediyor. Söz kurulurken tenkitlerin önce tehdide, sonrası taarruza en sonunda da tükenişi kalıcı kılacak hamlelerle yüz göz olmak olduğunun altı kalınca çiziliyor. Onca bahisteki erk dilinden çıkan dokunan yanar boşuna zikredilmiyor. Onca bahiste görünen hiddetin kuşatması nedensiz ya da yok yere değil tamamen bu cerahatli halin sürekliliği adına yinelene geliyor.

 

Bir kurgunun tümcesi değildir, yaşadığımız güncelliğin uluorta halidir. Bunu bildiren bir kelamdır ezcümle. Yadsınmayacak bir biçimde mahvetmek sıradanlaştırılmaktadır hemen hiç uzağa ya da öteye beriye gerek olmaksızın işin özet budur. İnsanı düşünüp, taşınan, sorgulayan bireylerden bütün bunların adını hiç anmayan bir varlığa evirmenin rotasyonudur değindiğimiz. İnsan değil, “persona” üretimi tam gaz sürdürülendir. Millet ile halk ayrımının biçimsiz, tehditkâr tenkiti bol kırılmalarını kalıcılaştırmak ve asıl sorunları örtbas edebilmenin yolları arşınlatılır. Ortaya konan çaba, birbiri ardına çıkartılan yasalar gibi düzenlemelerle, bir biçimde bu persona imgesini canlı tutmaktadır.

 

Sınırları son derece belirgin, bir hayat akışının dönüşümü böylece sağlama alınır. Gündelikliğin o sıradana dair olanın hem sözü hem yaşama gayretinin önüne setler çekilmesi bu başı sonu zordan mürekkep olan ülkenin, yenisinin binası içindir. Kesintisizleştirilmiş olan tenkitler bir başka zamanı değil şimdinin mahvını bildirmeye devam etmektedir, televizyon uluorta açık. Hiçbir kurguda yer bulmayan aklın, illa ki meydan okuması ve alt etme hevesinin hilesiz, hurdasız yansısıdır bu değindiğimiz. Yalanlar, ‘yeni’ ve müreffeh diye bildirilenin her nasıl bir dönüşümün merkezinde olduğumuzu unutturmak adına tekrar edilenler olduğu yinelenesidir.

 

Bugünün halinin, bunca bedbinlikle hemhal suretini salt bir kerede okuyabildiğimizde başlangıçtaki yalanları görebilmemiz olasıdır. Hemen her şeyin bu istikamet doğrultusunda öncelenenlerle ve gerekli görüldüğünde kurguya dâhil edilenler ile şekillendirildiği uzamdır esası göstere gelen. Bir biçimde dönüşmenin, hep tersi istikametinde koşturulan ülkede mahvın aslında ne olduğunu unutturandır edilen bunca sözde bulunan tüm o lebalep yalanlar. Gündemin hem sağından hem solundan çıkagelen, bildirilen ve reva görülen bile isteye paylaşılanlar ve dahası bu karmaşanın baş failleri yalanlar dizi dizi sıralanmaktadır. Bir cümle öncesi ya da tek bir cümle sonrasında değişen hiçbir şey olmazsa da yalanla hayatın şekillendirilip, sınırlandırılması ağır çekim bir hakikate dönüştürülür.

 

Değişim bir gecelik, bir günlük değil yıllar yılıdır savunula gelenlerin en nihayetinde ortak kanaate dönüştürülmesidir. Bu ülkenin dönüşümü, önceki ilahların, yücelerin, eksik ve gediğini tamamlayan tüm o basiret bağlayan, aklı şaşırtıp duran, dimağı artık paramparça, sözü enikonu naçar kıldıran hamlelerin tamamlanması gayretidir. Müşterek olanın tarumar edilmesidir söz konusu olan. Her noksan tamamlandığında, her eksik giderildiğinde, her durumdan vazife çıkartılarak, yeniden taarruz güncellendiğinde bu devinimin hali açıktan meydana çıkmaktadır. Devinim iki bin yirmi üç meselindeki gibi bir tahayyülün giderek içine daha fazla baskı vazolunan, başkalaşmaktansa kalıcı bir faşizan yurt tahayyülünün kendisine ulaşmaya çalışan bir yer olduğu bellidir.

 

Tüm o yalanlar tekrarlanmaya devam edilirken gün geçmeksizin eksiğin, gediğin, yeni bir mahvetme düzeneğinin kurulumu bildirmesin. Halen en istikrarlı bir biçimde şekillendirilen çabanın, tek seferde karşılığı bu otokratizmdir. Halen inatla yinelene gelen şey ümidin berhava edilmesidir kesintisiz bir biçimde. Topyekûn sıradanlaştırılarak güncelliğe dâhil edilen kötürüm hal, tavır yeni olarak zikredilenin menzilini göstere gelmektedir. Yeninin menzili daha beteri adına ve ondan öncesinin eksikliğini tamamlayabilmek adınadır. Adaletsizlik her yerdedir. Sıradanın derdi, mübalağasız işitilmeyendir. Hukuk lağvedilmiştir ne ki bir tek “iç güvenlik yasası” gibi garabetliklerden bahis açıldığında devletlu için anılan bir söylemdir artık bu hale getirilmiştir.

 

Demokrasi ismi varsa da cismi artık yok, esamesi hemen hiç okunmayan bir geçmişe mazidir. Toptan, nihai, bir dönüşüm için aralıksız biat zikredilirken, her eylem bunu bir kere daha teyit ederken, eksik görülenin akamete uğramaması için ‘taarruzlar’ yinelene gelmektedir. Bir yana ya da bir yöne veya tek bir meseleye değil hemen her güne ve her bahse karşı inatla, gayretkeş olunan tahakküm. Biyopolitik tahlilin, eksiğinin gediğinin tamamlandığı bir “deney sahasıdır” eksiksiz gediksiz bu ülke. Türk tipi olarak anıla gelen bu katışıksız ve zemheri iklimin siyasal yansısıdır. Türk tipi bir kırım temellendirilmektedir. Sözsüzlüğün biçimlendirilmesi yeni ülke gamında persona yaratımının sürekliliği sağlama alınmaktadır her adımda.

 

Hemen her gün, bir dolu sorun birikmeye devam olunurken elde avuçta kalan tüm ümidi yok edebilmek ve yarına çok daha karanlık bir ülkeye tam ve eksiksiz bir biçimde cümbür cinnet varabilmenin temayül yoklamasıdır bu yaşadığımız günler. Türk tipi kimlikten azade “yeni ülkenin” kara kutusudur. Biçimlendirme sonsuz teşebbüsler ile bir arada daha büyük kırılmalar adınadır. Ezber edilmiş sözler değildir, adalet saraylarından, ak saraya, meclis çatısı altından üniversitelere hemen her yerde bu ön tanımı yapılmış olanı gerçekçi kılmak için adımlar atılmaktadır. Ülke bir oyun ya da seremonin ortasında değildir sufle edilenlerin artık yok etmenin rutininde kırılmaların tek ve benzeşsiz ortamına evrimine gayretidir ortada olan.

 

Hamlelerin bir satranç tahtasındaki şah mat ilişkisi gibi nihai sonucu bir pes ettirmeyi, tükenişi kotarmaya çalıştığı afakîdir. Gündelik reel politik aksın yineleye geldiği, tecrübe ettirdiği her meselede bu halin bir başka tezahürüne varmak olasıdır. Can kırıklarını biriktirirken tükendiğimizi, sayelerindeki tükenişimizi birlikte bir arada görebilmek mümkündür. Onca ağrının aslında her nasıl yaşamımızı kapsadığı, hepsi birlikteyken, bir aradayken farkına varılabildiğinde tükeniş ifşa olunmaktadır. Hiddetle şiddet birlikteliğinden koca bir mahvediş temellendirilmiştir. Bunun içindir, haddizatında ki ağrılar, sızılar, kayıp ve zulümler birbirine değdiğinde özün meramını anlata gelmektedir.

 

Yalanlarla muhafaza edilmeye çalışılan, bir heves kaçırılmaya gayret edilen ağrılar, artık menzilin hemen her yerinde kendini ifşa etmektedir. Satır satır, isim isim sayamadığımız her bir mesele bir can kırığına dönüşümünü sürdürürken tozpembe diye anılanın esasen kan kırmızı olduğu meydana çıkacaktır. Tükenmenin, zarurileştirildiği yerde, başa getirilenlerin yekûnu sessizliğin içindeki çığlıklarda saklıdır. Sessizliğin girdabında kopa gelen tüm fırtınalar birer ikişer can kırıklarına dönüşendir, nihayetinde hala ve hala. Sessiz ve sözsüzün menzilindeki, olan bitene aydığımız vakit can kırığına dönüştürmelerin her nasıl biçimlendirildiğini, idrakten öteye varabileceğiz, anlayacağız. Kırım güncellenirken tiratlar yinelenirken ağıtlar kesintisizleştirilirken çıka gelen hepimizin bakiyesine yazılmış bir unutturma halidir.

 

Unutulmayacaktır, zikredilip durulurken onları hem kapsayan, hem de biriktirdikçe ve üst üste istiflendikçe, bir hatırlayamama halinin tezahürüdür tüm bu bahis. Mahvın, kıyametin hemen evveliyatında hatırlayamadıklarımız tüm sessizliğe mahkûm edilmiş can kırıklarımız bizlere bir şeyler anlatıp durur. Dil, bir şeylerden fazlasını anlatıp göstere gelen kelimelerin yuvasıdır. Tükendiğimiz bu yerin hâsılı nasıl ortaya çıktığını yahut da bina edildiğini dönülüp dolaşılıp nasıl bir boğma çukurunda kala kaldığımız gün yüzü bulmaktadır. Duyulmaz, işitilmez sanılanların hepsi birden o dakika yeniden kelama dönüşür. Sessizin gizleyeceği duyulsa da tepki veya mahcubiyet en fenası rezillik bahsine dair hiçbir nüvenin olmadığı bir yalın hakikat ortaya çıkar.

 

Çürümek. Tek, yekpare ve düz anlam, birbirinin aynısı cümlelerden ötede, sessizin sözüyle buluştuğunda “hakikat” yaşatılandan çok paylaşılanın ta kendisi olur. Erlom Ahvlediani’nin Sivrisinek Şehirde, novellasında sivrisinek ile esas oğlan Cemşir’in diyalogundaki bir cümle belki izahatı sağlayacaktır. Tekrarlanılan bir yitim-yaşam, son ve başlangıç tecrübesinin bir diğerinde Cemşir’in sivrisineği, hikâyede balık olarak çıkagelir yazar tarafından. Cemşir’in denenmesi, dilini anlamlandırma çabasına düşen, derdini anlata gelen öğüt yazılmış tek satırdır. -“Sen inatla bir balıkçı olarak ağını atıyordun. Sonunda beni buldun ve kıyıya çıkardın. Sen beni sıradan bir balık sandın, ve seni ümidini hava boğup öldürdü.”

 

Vahamet denilenin asıl her ne olduğunun yalın örneğidir. İnsan insanın kurdudur, kendisi yetmez doğasını, tüm canlılara karşı bunca hiddetini de görünür kıldıran bir veçhedir. Ümidin mahvı artık çok daha çabuk anlama dönüşüp karşılığını bulandır. Tükenmek dediğimiz şeyin kısası enikonu düzayak bu sınırın ayrıştırılmazı bildirilmesidir. Saf ‘kötülüğe’ onu sahiplenip içselleştirip daha fenalarını değerlendiren bununla hayatı tehdit eden akla karşı elimizde bir tek söz kalmıştır. Bugün yaşaya durduğumuz bu çukur içerisinde her günümüzün bir ağıda dönüştüğü bu menzilde bir tek cümlelerimiz kalmıştır.

 

Basit olduğunu sandığımız bu hayatın her ne hallere konulduğunu anlamlandırabilmek, harekete geçebilmek, mahvın önünü alabilmek bir meseledir işte bir kez daha, koca bir anlam olmaktan öte, hayatiyet bahsinde bir kez daha. Söz konusu vatansa gerisi teferruattır bildiriminin, eril küfürlerin havada uçuştuğu, dilden dökülen tek bir anlamlı cümlenin kurulmadığı Yozgat gerçekliğinin kıyısında hiç ama hiç kolay olmayandır bahsettiğimiz. PKK’yi şehrimizde istemiyoruz, Ne mutlu türküm diyene seslenişleriyle kadınlara had bildirildiği bir yerde hiçbir şeyin kolay olmadığını göstere gelen, bir çabadır söze sahip çıkmak.

 

Bursa’da YPG flaması açmak isteyenlerin gözaltına alınması, Amed’de YPG ya da Sayın Abdullah Öcalan’ın isminin, imzasının yer aldığı pankartların bile halen sorun olduğu bir ülkede, barışmanın nasıl istim üzerinde, bıçak sırtı koyulduğu menzilin hiç tükenmeyecek bahisleridir değindiğimiz. Çukurumuzda çürümeye devam ederken halen o kokuşmuşluğa rehin olmaya devam ederken, Bingöl Üniversitesi’nde yaşatılanlara dairdir tüm bu cümleler misalden misal. En kestirmesiyle bir yeni Türkiye deneyinin gerçekleştirildiği bu kurumun kendi öğrencilerine yaptıklarının izan almaz hallerinedir “sözümüze” ne kadar fazla sahip olmamız gerektiğini bildiren bir uyaran.

 

Açlık grevinde olan öğrencilerin haksızlıkların Türkiye şartlarında nasıl kolay sıradanlaştırıldığını bildiğimiz bu yerde, bu sessizliği aşmaya çalışarak ortaya koyduklarıdır ses ve söz. En başından bu yana dile getirmeye çalıştıklarımızın bir yerinden başlama gerekliliği olduğu açıktır. Bugünün ülkesi eskisinden beterine daha hızlı ilerlerken insanlığı unutmaya başladığımız an, personaya dönüşümümüz cehennemimizin tam sureti olacak, eksik halkasını tamamlayacaktır. Sözün gerekliliği, sokaklarda yankılanmasının ne kadar elzem olduğu sadece gündemin satır aralarındaki birkaç habere baktığımızda bile ne kadar önemlidir, takdirinizedir.

 

Bu ülkede sınanışların sonsuzluğuna karşılık yeter artık deme zamanı gerek duyduğumuzdur. Çürümeden evvelki son çıkış bu araftadır. İşitirseniz, kaile alırsanız ya da önemserseniz, naçiz önerimiz müştereki hatırlayabilmektir hala, ne için -söze karıştığımızı -neden bunca cümlenin kurulduğunu, gereksinimimizin aslında -her ne olduğunun idraki, şifresiz oradadır. Fikrinize, takdirinize.

 

Misak TUNÇBOYACI – İstan’2015

 

Görsel http://goo.gl/Wfg3xn

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler