Misak Tunçboyacı… Eski Bir Yeni


  • Gündem
  • 29 Eyl 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Linke“Demokrasi, tüm politik sistemlerin haklılıklarını ve ölçülerini almak zorunda oldukları düzenleyici özgürlük fikridir. Bunun sonucunda demokrasi fikri yeni bir başlangıç için, uzamın ye­ni bir uzamlaşması için olanak sağlamaz. Şu andaki demokrasi sistemlerimiz, doğal haklarımız olarak tanımlanan bu özgürlükleri kut­sal bir şey gibi saklamaktadır. Bunun sonucunda da demokrasi, pay­laştığımız var oluşumuzu başlatmak durumunda olan temel ve özsel özgürlük praksisimize direnmektedir. Ya da daha kötüsü, Foucault’nun deyişini kullanacak olursak, demokrasi, ortak-varlığımızı her zaman iktidar buyrukları olan ekonomi ve teknik buyruklarına göre düzenleyen ‘politik teknoloji’ye dönüşmüştür (Jean-Luc Nancy)”

 

Kaygının hiç paylaşılmadığı, acının sizli bizli kılındığı, sorgunun mütemadiyen ötelendiği, iki adımda bir münferittir ve sıradan bir edim olarak resmedilmeye çalışılan o küçük kıyametlerin umursanmadığı reel politiğin çukurunda olan biten heyulalar ile günlerin geçirildiği bir ülkede yaşıyoruz. Yaşam hepten pamuk ipliğine bağlanmışken ilaveten bu karanlık düzenin daimiliği için onun kalıcılaştırılmasına yönelik hamlelere şahitlik ediyoruz. Şahit yazılıyoruz bir yerlere bir zamana bir mekâna bağlı olmadan her dakika. Atılan adımlar, yapılan hamleler, hemen her şeyi manidar bir biçimde umursanmayacak meseleler dolaylarına sıkıştırıyor. Paramparça akıl yok etmeyi basit bir meseleye indirgiyor. Ne ki tüm yaşatılanlar daima eksiltmeleri çoğaltıyor.

 

Koca bir deryada sırf sorundan mürekkep bir ülkenin her neye dönüştüğü, nasıl güncellendiği meydana çıkıyor. Koca bir deryada derdin nasıl dağ gibi yükseldiğini hatırı sayılır çokluğunu özetliyor. Koca bir deryada sana, bana denk gelmesinin ayrımcılığına dair kelimelerin edildiği bir menzil bina ediliyor. Seni, beni bulan şeyin bize rast gelmediği sayıklanıyor. O, Biz daima rahatça yoluna devam ediyor diye sayıklanılıyor. Koca bir dünyada hemen her şeyin ötekisine karşı öyle bilinene karşı nasıl bir taarruz halinde güncellendiği gün yüzü buluyor. Koca dünya bunca yalanla idare edilmeye çalışılan bir mekâna dönüşüyor. Erkânın patavatsızlığı ile açılan paylaşılan ve dile getirilenler bu hazanı gerçek kılıyor. Çıplak gerçek. Karar ve hüküm kati ve değiştirilmez diye bildirilirken koca devletin yapa geldiği zulümler, bir fecaatten çoktan facia boyutuna ulaşmışken bunlar rahatça sindirilebilir diye buyruluyor.

 

Bütün bu cehennemi alanı yaratmanın yetmediği, iklimin tastamam ona dönüştürülmesinin yolları arşınlanıyor, dört bir yanda bir dolu yeni yalanla birlikte. Bütün olanlar hayata yönelik kasıtlı müdahaleler sonu hiç gelmeyecek tavırların tamamı- sindirilebilir, -yenilip yutulabilir diye anılmaya devam ediliyor bu deryada. Resmedilip gerçeğe dönüştürülen hep bir örtbas çabasından mürekkep, onunla yol alırken hiçbir surette neden, niye, ne hakla bu kadar kolayca sinmek kolaylaştırılıyor buna bir yanıt yoktur haddizatında. Hiçbir şeye yanıt verilmediği gibi bu münferit sayılanların o geneli handiyse toptan zapt etmesi yüce iktidarı bağlamaz. Kısadan yürüyor tüm mesellerin ardı, hep aynı uzama bağlanıyor. Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü öne sürülerek her vakıa, her edim kör bir nefretin doksan yıllık o geleneğine teslim ediliyor.

 

Gelenek elden gelen kadarıyla değil tüm şartlar zorlanarak yineleniyor, sahip çıkılıyor, yineleniyor. Öldüren, emri veren, yok et diye buyuran, işitme hiçbir zaman asla, kayıtsız kal muhakkak diye çemkiren daima aynı olsa da makama saygıdan bahisler açılmaya devam ediliyor. Dün hiç yaşanmamış gibi, daha dün gibi olanlar hatırda bunca çokça ve apaçık belirginken bunları önemsemeyin, başınızı belaya sokmayın direktifi yineleniyor ol aralıktan. Ol makamdan seslenişler bu ülkede, bu coğrafyada gidenlerin arkasından dizilmeye devam edilen kelamın şirretliğini göstere geliyor. Devletin yıkılmazlığı bir yana halkına karşı geliştirdiği biyopolitik hamlelerin aslında nereye doğru yollandığımızı göstermesi açısından detaylar artık aleniyettedir. Şirretliği hiçbir surette elden bırakmadan yolu daraltmanın nasıl mümkün olduğu resmediliyor.

 

Her şey aslında, yalan dünyayı biraz daha örtbas edebilmek adına yineleniyor. Daha evvelce nasıl olmuşsa bugün de yarın da aynı tavırla dönüştürülmeye kayıtsızlık bir tavırdan öteye gerçeğe eviriliyor. Kayıtsız kalınmasının güveniyle dün sözüm ona hesap sorulan katillerden, müsebbiplerden, bu ülkenin karanlığının mimarı olan isimlerin attıkları adımlar birebir takip ediliyor. Daha derin yıkımlar için. Dün eksik koydukları bugün tamamlanıyor artık hiçbir ilaveye gerek bıraktırmaksızın bir heyulanın gümbürtüsünde. Sözün erkânca ipotek altına alınabilir kılınmasının ardından, eylem zincirleri gösterendir diye bildirilmesi bunun yolunun açılması ile istimlâkten, yıkımın en sert iklimine geçiş kalıcılaştırılıyor. İsyan etmek sözle bile olsa alarm zillerini harekete geçirendir! İsyan etmek bir biçimde vahşete karşı dil dökmek bile yasaktır.

 

Her şey ileri demokrasi içinde yeniden dönüştürülürken bir tabii ki ses etmek de yasaktır, ağıt yakmak da yardım etmek sözü havada bırakmadan yardımcı olmak da günahtır. Her şey günahtır da çocuklara katledilmesine karşı hiçbir hamle edilmemesi günah değildir. Her şey günahtır da insanların inançlarına karşı yapılanlar günah değildir. Her şey günahtır da zorunlu denilerek bu ön tanımlamayla din dersi eğitimi, bunun tedrisata dâhil edilmesi makuldür. Her şey günahtır da kime sordun da yaptın o düzenlemeleri suali yanıtsız ve bi’günahtır. Her şey günahtır da, insanların katledilmelerinin en onulmaz yaraları açılmasının karşısında yanıtsızlık günah değildir. Oralardan en yüksekte yer alan makamlardan avama karşı ses ediyorum diye lafazanlıklar günah değildir.

 

Eyyyy Batı diye söze başlarken İslam Devleti nam şebekeye laf, söz konduramazken kalkıp PKK’ye onun ve ona bağlı olan tüm halk hareketlerine karşı argüman diyerek hedef göstermenin tam anlamı tam karşılığı günah değildir. Ne de olsa günah Kürd söz konusu olduğunda geçersiz bir tanımı gösterendir. Aysel Tuğluk’a hakaret etmek de günah değildir, bizatihi yargı tarafından alınmış olan taş atmak bir özgürlüktür bir ifade biçimidir kararına rağmen hiç değildir. Önce Akdoğan “Nankör” diye bahsi ve linçi başlatır. Arkasından Başbakan Davutoğlu “edepsiz” der. Erdoğan hiç uğraşmadan hiç “densiz” diye devam eder. Bugün onların görmek istemediği asla yanıtları vermedikleri topraklarda gün aşırı saldırı hamlesinin bir İslam Devleti’nden bir T.C. askeri ve polisinden gelmeye devam ederken ucundan kıyısından çekilen görüntülerde bile zalimin kim olduğu meydana çıkarken bir kadın vekil suçludur günaha batmıştır. Bir tek bu erkân temizdir günahsızdır.

 

Kameralar kayıttayken eylenen suç akitlerinin, insanları yerlerde sürüklemenin o sürükleme hali devam ederken bir yandan da ağır hakaretlerin adı bir türlü konulmaz. Asla bu hizada tutuşun, o hayat için kaçanlara karşı neden sergilenebildiği sorgulanmaz. Yanıtsızlığın, sözün yokuşa sürülmesinin ardı daha büyük felaketlerdir oysa. Hiçbir biçimde yaftaların “sığ” ikliminden uzakta kalmak söz konusu değildir. Dün artık bugün dün artık şimdidir. Dün artık bugün de böylesine tek formla ve tek bir akılla birlikte güncellenmektedir. “Restorasyon” nam tecrübesinin dillendirilmesi, atfedilenin dönüşümü değil tam tersine eğreltiliği ve ucubeliği bir estetik olarak bildirmektedir. Estetik, bir çabanın karşılığı olmaktan çıkartılarak hep yapılması sonuç kabilinden karşılaşılması yinelenen, bir yaranın örtbas edilebilirliği haline dönüştürülür.

 

Kesin olmasa bile emin olabildiğimiz yegâne şey, bu devinimin hemen her alanda, hemen hiç yılmadan yinelenmesidir. Aralıksız sergilenen tahakküm hamleleri restorasyon sürecinin değil kalıcı yıkımın teminatıdır. Ortaklaşması asla mümkün görülmeyen yapıların, karşılıklı olarak birbirlerini tamamlamasıdır düşündürücüdür yenilenmekten çok yinelemeyi görünür kılandır. Bilindik, aşina bir yerlerden kulağa çalınmış bu akılda yer etmiş hamlelerin tekrarlanmasıdır bunca sık, bunca dip dibe aralıksız. Restorasyon bir gerçeklik örtüsüdür artık. Gerçekte olan bitenin üzerine iliştirilmeye çalışılan bir yamalama gayretidir bu menzil içinde hiç kesintisiz. Tutturulan, denk getirilen, ya da birleştirilen hamleler, topyekûn bu ört basın yeni bir hamle olarak sunulması aralığından türetilenler sayesinde uzam bir karanlığı cismanileştirmektedir. Yenileme hep bir şeyleri gizleme, gözden ırak tutma, sorgudan muaf kılma adına hemen her hürriyetin sorgusuz sualsiz rehin edilmesi anlamını muhteviyatında barındırır.

 

Görünen köye kılavuz bu ahval altında bundan çok elzem bir deneyimi simgeleştirir. Yenilenirken bu eskiye dair hemen her şeyin şimdiye taşınması söz konusudur. Bunca belagatin tedrisatından ve her türlü fenalığından geçmiş bir ülkede, yaşanmışlık kâfi gelmemiş gibi yenilerinin de bu katara dizilmesidir yenileme-restore. Biçim, şemalı dönüştürülürken formların giderek ayrıştırılmaz bir biçimde devlet nobranlığına göre düzenlenmesidir asıl mesele. Felaketleri de, fecaatleri de hatırlamaktayken bunca yakınlardan akıllara kazınmışken üstelik halan. Yenilenenin bir tavrın yinelenmesi olduğu muhakkaktır. Kaygının sınırlarına, anlama gayretinin karşısına, sorguların menziline tek tip bir duvarın örülmesidir mesele. Hemen her şeyin, sessizliğe mahkûmiyetinin sağlama alındığı bir duvardır. Kanıksatılmaya çalışılanların bir yerde, beynelmilel konulardan çok hayat bağlamında ona doğru yinelendiğini göstere gelendir duvarlar.

 

Sınırların varlığının, sokaklardan, zihinlerden, insanın ruhun ta içlerine kadar taşındığı bir hücumun kendisidir asıl olan biten duvarlar ile. Çevreleme birbiri ardına yapılmaya devam edilenler bu kuşatma halini süreklileştirmektedir. Devletin, aklı fikri bu menzilin daha da büyüyebilmesi adınadır. İşleme koyduğu her kararın satır aralarında bunun sağlaması yapılabilir. Tek başına bir ‘sağlamadan’ öteye her ne maksatla “restorasyon” teriminin kullanıla geldiği meydana çıkar. Her durumda satır aralarındaki niyet bu ülkenin yegâne gerçekliği olarak işlenmektedir. Aynalanır. Kesin ve teyitli olan ise, iktidar için hayata müdahalenin kesintisizleştirilmesidir. Hayatın devlet aklının ezberlerine kurban edilmesine doyulmamasıdır. Sonsuz bir yargı ve en nihayetinde zapt etme çabası bu ülke gibi bir deney sahasını ortaya çıkartmaktadır.

 

Doksan yıldır bu savunula gelen tezlerin zaman bunca değişmişken hala inatla, ısrarla muhafaza edilmesidir düşündürücü olan. Doksan yılın bahsi bu sorunların karşısına çıkartılan yanıtsızlığın kalıcılığıdır, yekpareliğidir soluk almaksızın aralıksız. Hayat ehvenin değil ‘kötünün iyisi denile gelenin’, ölümü gösterip sıtmalara razı getirmelerin menzili haline böyle böyle itilmektedir. Kurgudan gerçeğe evirilen ve kalıcılaştırılan erkin tahayyülü ile baskılamasıdır. Tepeden inme kural ve kaidelerin hayata doğru onu hedef haline dönüştürmesinin izlerini yollarını açığa çıkarttığı muhakkaktır. Derin yaralar biriktiriyoruz. Derinden yüzeye bir türlü ulaştırılmayan dertlere ortak oluyoruz bunları yan yana yaşıyoruz kendi içimizde. Erkânın bilmediği, henüz keşfetmediği sınırlarda içte ama hep birlikte yaşıyoruz bir dolu zaman birbirimizden habersiz.

 

Acı kelama hiçbir zaman, kolay dökülmeyecek olsa da bari bir nüve, tek bir kelimeyle de olsa anlaşılmaya uğraşıyoruz. Ezber olunanların bizi götürdüğü menzilin arkasının hepimize ayrı bir “zulüm” olduğunun bilinciyle dökülüyoruz. Kesintili, eksik gedik ama hayat için çatmaya çalışıyoruz cümleleri. Hayat elden böylesine hoyratça, böylesine sıfatlardan azade katledilip, yok edilirken kaygının paylaşılması adına ilerliyoruz birbirimizin sesini duyarız! diyerek, belki gerçekten görürüz diyerek. Yorgun ve bitkin soluğumuza karşı taarruz eksiksiz güncellenirken sırasını kaybetmeden uygulanırken biz neresindeyiz bu kırım ikliminin işte bu coğrafyanın bunu anlamaya çalışıyoruz. Hayatı bir biçimde bunca zora koşturanların bu direnci, tahakkümle ezip geçerek ilerlemeyi tercih eden devletler olduğunu görüyoruz. Hayatı kör kuyulara rehin edenlerin suretleri sıralanıyor birden görüyoruz.

 

Masa başlarında eller kollar mimikler bu biatten de gayrisine çalışmayanların salabildikleri korku ekseninin her neye dönüştüğünü de açık ediyor artık anlıyoruz. O yüceler, ulular, haşmetmeaplar, hazretler, çeteler, katiller, şunlar ve bunlar halkların cellâdı olmak için didişe duruyor. Halklara karşı daha ne yapamamışlarsa fenalık adına bunun yollarını arıyorlar umarsızca Türkiye, Kürdistan, Suriye ya da Irak hiç birisine yetişemiyorsa, Nijerya, Ukrayna ya da Hong Kong illa ki bir sınıra bir yerlerdeki hayata kast ediş temellendiriliyor insafsızca. Hayat  bu erkân sultalarına karşı direnebilmektir her anlamda sesle sözle ve isyanla. Hayat her anlamda ayağa kalkabilmektir yılmadan, azalmadan yengilere rağmen bir başlangıç iradesidir. Sinematografik bir kurgu olmayan bu güncellikte yegâne yetebileceğimiz akıl burada saklıdır o iki kelamda.

 

Gün deviniyor hınca mutlak ve koşulsuz biat ettirme düsturu ile şekillendirilen bir daraltım ile hep ona rehin edilerek şekillendiriliyor. Hayat zapt ediliyor. Bir veciz, atfediş olmaktan öteye geçmiş olan seslenişlerin ardı birer ikişer yıkıma dönüştürülüyor. Acı hep sizli bizli eyleniyor. Yıkım her yerdeyken söze asla sıra gelmemesi adına hiçbir fırsat kaçırılmıyor. Susun telkinden çıkartılıp öcüye dönüştürülüyor bu iklimde. Haddinizi bileceksiniz, bir büyük fermana eviriliyor. Batıya akıl verilirken, buraların o doğunun aklından zerre iz bırakılmaması için elden gelen yarına bırakılmıyor. Yaşam ile ona kast edilmesinin yeni sürümü!, bu ahvalde birbirinden apayrı diye bildirilirken, ayrıştırıcının burnunun dibinde her şey birbirini bulmaya devam ediyor. Nankörler diye atılan manşetlerden edep bildiren, haddini bil denilerek meydan ve makamlardan avaza dökülenler bu toprakları acıların mabedi eylemeye devam ediyor.

 

Açık olan yegâne şey acının daimiliği, sonsuzluğu adına yapılanların, hangi ellerden, nasıl türetildiği meydana çıkmaktadır bir kez daha. Devletin götürdüğü yer yeni değil; olsa olsa eskiden peyda edilen karanlığın kendisidir. Bu karanlık hal güncellenirken fark edecek miyiz gidişatın uçurum olduğunu? Suretler mütemadiyen değişirken, müdahale edenlerin kimlikleri çeşitlendirilirken susacak mıyız, sese karışmaya devam edecek miyiz? Adlarını saydığımız yerlerde, sayamadığımız nicesinde insanlar hayatlarını sorgulamaya başlamışken hep birlikte teferruat olarak bildirilmekten alıkoyabilecek miyiz endişelerimizi bu yeni ülkede. Amalar ve fakatlardan çekinceler bildirip duran, devletin yolunda ilerleyip yardakçılık eden akıllardan uzağa taşıyabilecek miyiz tüm meramı, arz-i hali hep birlikte. İşte bugünün ülkesinde bunlar meselemizdir.

 

Misak TUNÇBOYACI İstan’2014

 

Resim – Fraktion. Die Linke https://www.flickr.com/photos/linksfraktion/

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler