Misak Tunçboyacı/ Hayallerin satılığa çıkartıldığı bir ülke burası


  • Gündem
  • 09 Mar 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

P1010845.JPGAlımlı çalımlı, cafcaflı ve şatafatlı cümlelerin huzurunda ya da sofrasında değil, hemen her an bağırıp çağırarak illa ki döke saça, vura kıra talimatların yinelendiği bir cümle diye nefretin hemen hiç eksiği gediği olmaksızın kotarıldığı kelime öbeklerinin birbirine eklenmeye inatla devam edildiği bir yerdeyiz. Cümle, daha en başından kusurlu, daha en başından ayrıştırıcı, en kolay dile getirilebilecek şekliyle, öfkenin bir hitabet sanatı olduğunu düşünenlerin taarruzlarıyla beraber hep eksik hep gedik türetilen bir kavram karmaşasına dönüştürülüyor. Sırf derdin görünürlüğünün değil aynı zamanda meramın özünün de tahrif edildiği bir yarım yamalak vesika tesis ediliyor, sunuluyor. Mutlak doğrular olarak, dile getirilenler, paylaşılanlar, başkalarının canlarını yakmak için kurgulanırken biteviye bu yarım yamalaklık kendini görünür kılıyor.  Her durumda eksik bırakılan hayatın bizatihi kendisi oluyor.

Şekillendirmeler bağnazca savunula,gelen kural ve kaide görünümlü tavır almaların tümü yekunda yarım bırakılanların nasıl da insana dair olduklarını idrak ettiriyor. Yarım yamalak bırakılan söz değildir sadece, iş bu hayata dair okumalar, yeniden yorumlamalar, kendiliğinden türetilen ve çürümeyi ortaya çıkartan itirazlar, endişeler, seslenişler ve fazlasıdır. Bir avaz tekrar edilip durulanlar, her yerde karşımıza çıkmaya devam eden fikir görünümlü had bildirimlerinin hepsinin bir arada mutlak bir temsili ve tekil söylemi kotarmaktan gayrisi olmadığı meydana çıkmaktadır. Tıynetsizliğin doruğudur her cümle bir avazken onun yarım yamalak konulması gayretinin bunca sıklığı. Denk getirilenlerin her nedense doğru olarak kafadan bildirilmesinin az ötesinde, az berisinde mutlaka onu boşa çıkartacak bir itiraz bulunmasına ya da tahlilin varlığına karşın yok olarak bildirilmesi gayretidir gördüğümüz.

Erk, erke yancı ve erk olma iddiasındakiler veya erkin yolunda ilerlemek isteyenler tarafından bizatihi kullanılmaya devam eden bir tavrın kendisidir. Dahası ilk bir kaç kelime ve vurgu hedef tahtasına koyabilmek için yeterli gelmektedir pek çoklarının nazarında. Üstten bakışımlı sözcüklerin her halükarda erkânın zimmetli, tapulu malı olarak sanılmasından bu yana gelişen her hamle, her kurulan cümlede bu ayrışımı bunca ağır olan belagati ve tahakkümü görebilmek mümkündür. Yarım yamalak konulan her cümlenin içeriğine müdahalede bulunuldukça daha beterinin daha fenasının da yolda olduğu ayan beyan gün yüzüne çıkmaktadır. Sorgulamaları, ifşaatları başkalarının dediklerine göre değil doğruyu aramak, onu bildirmek için kullanmaktan kaçınmayanlar için dikenli bir gül bahçesi eyleyenlerin hamlelerinden birisidir karşılaştığımız.

Bu ülkenin geçmişi koca bir heder ediş üzerinden, yok saymak konumundan, varlığı inkâr komutundan hareketle kotarılmışken her şeyin bir biçimde halen o akıla fikre göre dönüştürülmesi çabasıdır karşılaştığımız. Yarıda konulan cümlelerin üzerinden hareketle devam edersek nefretin nasıl mübalağasız ayrıştırılmazımız haline dönüştürüldüğü de daha can yakıcı bir biçimde kendini ortaya serecektir. Yangın yerini tanımlandırırken kullanageldiğimiz sözcüklerin birilerinin nazarında başkalarında can yakacak şeylere dönüştürülmesinin ana hatları daima bu eksik gediklik üzerinden konumlandırılmaktadır. Eksik gedik konulanların bitiminde, arasında, yanında ve yöresinde akla hakaret gibi kolaylıkla monte edilen sabit fikir gamlarla, imlerle beraber vurgu tastamam nihai bir biçimde viranlığı tanımlandırmaktadır. Nefret işte bu şartlanmışlıklar ekseninde kendi yolunu bulmaktadır.

‘Bugünün ülkesi’ diye addedilen tek dilden tek millete varasıya kadar arası bir dolu, hep dolu tahakküm öznelerinin sıkıştırıldığı bir grilik ile hemhalsa işte bu yüzdendir. Bunca sık müdahale, bir dolu engelleme, arkası yahut önüne kurulan setlerle beraber duyulmasını, tartışılmasını engelleme vb. ile beraber topyekûn hamaset söylemleriyle ayaküstü bir linçin bir nefretin bir öç almanın zemini daha kolaylaştırılmaktadır. Cümlemiz için geçmiş olsun demekten çok daha vahim olanların birbiri peşi sıra tekrar edilebildiği yeniden kurgulanabildiği bu ülkede hayat işte böyle bir kör kör parmağım gözüme tavırla daraltılmaktadır. Eksik gedik konulan cümleler gibi hayat da bir biçimde noksanlaştırılmaktadır.

Devletlûnun lügatine göre herkes terörist olarak adlandırılabilir o bahiste mühim olan kutsal ve dokunulmaz belletilen yapının yani devletin tam ve eksiksiz korunması bahsidir akıldan yürütülen biteviye tekrar edilip durulan. Yarım bırakılan cümlenin bağlacı olan sözcükleri gibi hep aynı noktada hep aynı minvalde çıkarsamaların bir suretidir terörist ifadesi. Tüm diğer nefret unsuru, ayrıştırıcısı olarak değerlendirilenler gibi, aynı kavimden bir yaftanın ta kendisidir bu “terörist” atfedişi. Kadir Cangızbay’dan alıntı yaparsak; “Bizim tedhiş kelimesini terk edip ‘terör’ü kullanır hale getirilmemizle ise şöyle bir şey oluyor: Birilerinin “terörist” ilân edilebilmesi için ortada insanları dehşet içinde hem zihnen hem de fizikken mefluç hâle getirip yıldırmaya yönelik bir eylemde veya böyle bir eylemin hazırlığı içinde bulunmaları şartı ortadan kalkıyor.”

Kurgunun eksiksiz bir biçimde sürdürülmesi için terörist ile beraberindeki çağrışımlar, nefret suçları da kendini konumlandırmaya, güncellemeye devam ediyor. Her şey meydandayken bunca kendini gösterirken, hala kafayı kuma gömüp hiçbir şeyden haberdar olmadığımız sanrısına prangalı olduğumuzdan bihaber illa ki mutlu mesut yaşamamız zikrediliyor. Kürdün her kim olduğunu Ertürk Yöndem’in Perde Arkası’ndan sonra, sırasıyla Kurtlar Vadisi ve Şefkat Tepesi dizilerinden öğrenenler otuz beş yıldır aynı kadrajdan ve hep aynı ezberlerden bunu okumak mecburiyetine terk ediliyorlar. Hep aynı tornadan biçimlendirilmiş her dem benzeş sözcüklerle kurgulanmış olan atfedişler ve tanımlamalar ile “nefret” kalıcılaştırılıyor.

Biteviye bir süreklilik dâhilinde gösterilenler ve anlatılanlarla Kürd eşittir teröriste zamklanıyor. Ne hak ne hukuk, ne tek bir savunuşa, ne de herhangi bir ifadeye zemin bırakmayan akla zarar ezberler bugün yaşadığımız ülkenin Batı’sında; Urla’da, Güzelbahçe’de, Aksaray’da, Ceyhan’da, Alanya’da, Doğu’sunda da  Amed’de saldıran münferit kitleler! için bir ön okumaya dönüştürülüyor. Ezberlerden şişmesi, yüzlerinin kızarması gerekenler suçlu olarak Kürd’ün varlığı ortaya çıksın diye takla üzerine takla atıyorlar. Ne işleri vardır oralarda diyerek, meşru siyasal zeminde hareket etmeye çabalayan bu ülkenin yurttaşları linçin hedefine terk ediliyor.

Bilmiyoruz kaçıncı kez, nefret söyleminin pragmatik bir yansısı olarak Alevi-Kızılbaşlar hakkında kullanılan deyimlerin, imalı göndermelerin bir başka sureti resmen ‘Başbakan’ tarafından onaylanan bir tapenin suretinden yansıyor. Bir saniyelik çekince bile taşımaksızın “Hakim Alevi” diyebilen dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in veciz cümlesinden yansıyor. İma edilen sürekliliğe kavuşturulma konusunda elin hiç de korkak alıştırılmadığı bir ayrımcılığı yine yeniden güncelliyor. Hakkı ve hukuku kolayca etki altına alabilmek, yönlendirmek mevzu bahisse eğer bundan daha ağır çabalanımlar var mıdır? Hiç söz konusu edilebilir mi? “Ali’yi sevmek Alevilikse ben de dört dörtlük Aleviyim” sözünü edebilen bir başbakanı ne yana koymalıyız peki allasen?

Devletin resmi haber ajans’ının haber metninde Kars ilinden bahsederken Ermeni’leri toptan silmesini yok saymasını nasıl yorumlamalıyız? Uluslararası Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Derneği Başkanı’nın ülkenin yegâne geride kalabilmiş Ermeni köyü olan Vakıflı Köyü’nü ziyaret etmesini pardon teftişe çıkmasını neye yormalıyız? “Affedersiniz Rum, Ermeni diyorlar” bahsine sımsıkı tutunmuş bir Başbakanın aklının paralelinden ilerleyen birilerinin kalkıp bir köyü ziyaret etmesi, kolaçan etmesi sonrasında da ahkâmını kesmesini nasıl okumalıyız. “Vakıflı köyünde yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın bir Türk vatandaşı gibi her hakka sahip olduklarını, Vakıflı Köyü Kooperatifi adlı bir kooperatif kurmuş burada üye olan 27 bayan ürettiklerini satarak gelir elde etmekte ve devlet kuruluşlarında memur olarak görev yapıyorlar. Köyde bulunan kendilerine ait olan Meryem Ana Kilisesi’nde özgürce ibadetlerini gerçekleştiriyorlar. Ermeni diasporasının da tutumunu siyasi bir olay olarak gördüklerini rahatlarının iyi olduğunu belirtiler, Buda Ermeni diasporasının Türkiye’de yaşayan Ermeni vatandaşlar zülüm görüyor, ikinci sınıf vatandaş işlemi yapılıyor yalanlarının ne kadar ispatsız ve hayali olduğunu ortaya koymaktadır.” Huzura ermeye yeterli ya da kafi gelir mi bütün bu bahisler.

Nefret sübjektif aykırı, ayrıksı bulunan, görülen hemen her şeyi yaftalamak için kullanılan tekrar edilip durulan atıl bir bahisten çok akla zarar olanı, yaşatmayacağız mefhumunu diri tutmak için elden geçirilen özneler bütününe dönüşüyor. Kin, hınç, linç nefretin sacayakları olarak manşetler, hedef gösterimleri veya Asimder Başkanı olan şahsın beyanatlarındakiler gibi iler tutar yanı bulunsun bulunmasın bağlantılar ile beraber devletin öğrete geldiğini tekrar eden bir sunumu yineliyor. Her bağlantı ve her çıkarsama aslında nasıl bir ülkede yaşadığımızı hiçbir ilaveye gerek duymadan özetleyen bir sonuca eviriliyor. Kürd bahsi neyse Alevi bahsi neyse, Ermeni’nin de o bağlamda ve aynı ölçüde eşit bir biçimde nefretin harcında kullanılan, kullanımına tahsis edilen bir kimlik olduğu yineleniyor vurgu hep buradan çalışıyor.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Fatih’te gerçekleştirilen bir gösteriye katılanları bulmak için, içinde bulunduğu İETT otobüsünü durduran polislerin, Marmara Üniversitesi öğrencisi Ali Yenice’nin eyleme katılıp, katılmadığını anlamak için “Ne mutlu Türküm” demeye zorlamalarından bunu görebilmek mümkündür. Zorbalığın artık aleniyete kavuştuğu yerde, her şeyin hunharca ve devletlûnun bilgisi dâhilinde gerçekleştirildiği bu ülkede asayişin nasıl sağlama alınacağı, alındığını acı bir biçimde kanıtlayan bir tecrübedir. Sınanış “Ne Mutlu!” bahsinden çok illa ki onu söyletmeye zorlayarak, bir yerde kimliği parçalayarak, insanın kim olduğunun, hangi aidiyetten olduğunun hangi tür fenalıklara müsaade edip, diğerlerini önleyeceğini ortaya çıkartan bir vahamettir. Tastamam böylesi bir tavırdır sonuç kabilinden karşılaştığımız.

Amed’in Lice ilçesinde, kalekol inşaatını protesto eden halka askerin açtığı ateş sonucunda yaşamını yitiren Medeni Yıldırım’ın abisi Mehmet Yıldırım’ın sözleridir dikkatlerinize sunmaya çalışacağımız: “-Evladı öldürülen bir anneye seni kim gönderdi dediler.” Meşru bir hak olan protestonun nasıl devlet nezdinde bir suça dönüştürülebileceği dahası yitirilen Medeni’den sonra Anne Fehriye Yıldırım’ın Başbakan’dan yanıt istemesinin neden diye sormasının karşılığı bu cümlede saklıdır. Seni kim gönderdi? Verilecek tek bir hesap yoktur, bahsedilen tüm müesses nizam takipçiliği, insanları hizada tutma çabasının tam ve eksiksiz yansısı ciğeri yanan insanlardan bunu neden yaptıklarını sorgulamaktır tek alabildiğimiz tavır.

Devletin nefretinin nelere dönüştüğünü meydana seren bir başka acının merkezi Roboski’deki Askerin yapmış olduğu müdahaleler, aralıksız operasyonlar ile kıyamdan kurtulan köylülerin başlarına getirilmek istenen fecaatten okuyabilmek mümkündür. Her şey karma karışık bir nizamda çorak bir iklimdeki vahaya dönüştürülürken barış için didişen insanların, onca zulümden sonra hala ve inatla o tavrı savunan halkın tepesine inmek, gerilla ile savaşmak için tahrikten kaçınmamanın bilmiyoruz kaçıncı suretidir gördüğümüz, haberdar olduğumuz. Barış dediğin mefhum lafla! gelmeyecekken, linçler ve tehditler ve durmaksızın ateş altında tutulan Roboski’de her şey kendiliğinden özetleniyor. Hayat ile ölüm yan yana konumlandırılırken, şüpheden arınmayan akıl barışı da zora sokmaktan asla kaçınmıyor, iyi de nereye kadar?

Hayallerin satılığa çıkartıldığı bir ülke burası işte bu sathı mahallimiz. Her yerin kumpasla baş başa bırakıldığı, Başından ayakucuna kadar nefrete gömülmüş bir ülke. Basitçe ifadelerin, yarım bıraktırılan cümlelerin sonucunda ağıda çıktığı bir ülke burası. Haddin ve hududun bildirimi ne ilk ne de son, kaçınılmayacak bir biçimde sürekliğe çok uzağa gitmeden kalıcılaştırılan bir mesele dönüştürülüyor. Yaşayabilmek kimliklerden önce, kimler olduğumuzdan önce, nasıl ve hangi amaçlar doğrultusunda yan yana durduğumuzun bahsi üzerinden şekillendirmesi gereken bir meseleyken nefret sonumuzu bu cehennemimizi istisnasız hepimiz için kalıcılaştırıyor. Görüyor muyuz? Artık idrak ediyor muyuz?

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler