Misak Tunçboyacı/ Irkçılık, Münferit Bir Şaka Değildir


  • Gündem
  • 26 Tem 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

PalesgatesUzun ve kararlı, sabit ve tahammülsüz kanıksanmış ama hiçbir surette asla kâfi bulunmayan gölgeleme çabası hemen her gün, hemen her konuda bilinçli birer hamle olarak hayattaki yerini almaya devam ediyor. Menzil sıkış tıkış lebalep doluyken durmaksızın ara vermeksizin gölgeleme ediminin dolaylarından yeni fırtınalar kopmayı sürdürüyor. Eskisinden sık bir biçimde vurgular, betimlemeler, neticeler bütün o gölgelemelerin karanlığına teslim ediliyor handiyse bile isteye. Kopkoyu karanlık artık her yerde varlığını kanıtlıyor. Reel politiğin sindirici hamleleri bu gölgeleme gayretinde, perdenin arkasında yineleniyor aralıksız. Dosdoğru kalıplaşmış bir algıda düzen yeniden tasarlanıyor biteviye hınçla beraber aralıksız. Mümkün olanın azamisinde o hamlelerin refakatinde umut yerle yeksan ediliyor. Yerlere çalınan tam da bahsetmeye çalıştığımız uzun soluklu bir dönüşümün yekten, daha en baştan yıkılması olarak şekillendiriliyor.

 

Ümit berhava edilirken tam ve eksiği gediği olmayan şey yaşamın dımdızlak, bomboş bir rutinde süreklilik olarak ele alınmasına çalışılıyor hala ve hala. Bu gölgelere karıştırılmak istenen sinik ve sindirilmiş aslen yok edilmeye mahkûm edilmiş bir uzam tahayyülü devletin tüm kademelerince, yapısınca el üstünde tutuluyor. Birbirini takip eden tüm çabalar bu saikı dipdiri, capcanlı kılıyor. Yordam çözüm vesaire tanımların geçerliliğini bir yana adlarının anılmasının bile önü o menzilde alınmaya çalışılıyor kesintisiz. Yıkım bu gölgelemelerin varlığında bir ayrıştırılmaza eviriliyor tamı tamına ne eksik ne fazla. Sözü alaşağı etmek yıkmak iktidar veya güç sahibi olan için yeknesak ve rutin bir olaya dönüşüyor. İçinde kala kaldığımız zalimlik güncesi diğer devletlerde olduğu gibi bizim sınırlarımızın içinin her ne halde olduğunu özetlemeye yetiyor.

 

Gölgelemeye çalışılan örtbas edilmeye uğraşılan her defasında acılarımız oluyor. Bu kadar kesin ve keskin, yalın ve dolambaçsız, mütemadiyen yapılan bunun içindir. Kâbuslar aralıksız yineleniyor bir yerlerden öcü çıkacak buyruluyor tıpkı bir çocuğu kandırır gibi dört bir yanda aralıksız. Oysa bir çocuğa her türlü fenalık orada, o aralıkta ediliyor bu gayya kuyusu halindeki ülkede. Başka şeyler anlatılırken, lanetlenmiş olanı unutturmaya çalışan masallar okunurken, kırmızı başlıklı kızın mecaz babaannesi sahiden aramıza karışıyor öcü bizatihi o gölgelemelerin varlığında yeniden zuhur ettiriliyor. Sahneye çıkartılan bir korku timsalinden başkacası olmuyor, felaket hala aramızda böyle böyle. Artık düşünmek bir yana ortak uzamı linç etmek için fırsatlar değerlendiriliyor ya üçer beşer ya hep toptan bir avazda. Bütün hep paramparça edilirken acının kırıntılarıyla, can kırıklarıyla yaşamamız salık veriliyor üstenci bir dille bir arada.

 

Mutlak doğrularsa azami yanlışlardan böylece türetiliyor, kesintisiz bir hınç alma bu yapımda yineleniyor. Muntazaman bu algı yönetiliyor hep bir bilinç şekillendiriliyor, her şey yağmalanıyor artık açık ve seçik ve sonsuz. Yıkım zamanlarından geçiyoruz her şeyin üzerimize yıkılmak ve yok edilmek istendiğimiz bir günceyi, altında kalmamızın beklentilendiği bir platoda hayatı paylaşıyoruz. Dert hiçbir türlü nihayetlenmezken, üzerine her gün yenilerinin eklenmesine tanıklık ediyoruz biçare, biçare. Algı tıkanık derdest edilmiş, hayalsiz, ufuksuz, sınırsız bu zulme koşulsuz teslim bir ülke için yinelenmeye devam ediliyor. Biçarelik bu mahalde her ne halde olduğumuzun ispatlarındandır. Dert boyu geçmişken, sözler ezberlerden yinelenirken yıkım daim ve ayrışmaz ilan olunmuşken bir de çaresizliktir paylaştığımız. Ortak olana müdahale, çıkarımları linç, sözü heder etmek, yaraları açıkta koymak ve umursamazlık bu çaresizliğin boyutlarını da ifşa etmektedir.

 

Erkânın tek derdi zulümdür, neredeyse hiç tükenmeyecek iflah artık asla olmayacağı fenalıklarında yaşayabilin maçanız yetiyorsa demesidir bunca perişanlıkta avaz avaz. Dokunan, az biraz daha derde dert ekleten budur. Gölgeler sarıp sarmalarken dört yanımızı, hiçbir surette kaçışımızın olmadığı yeni sınavlar kapıda beliriverir. Sayelerinde göremediğimiz deneyimler için bu eşikler aşılmaya yeni yaralar için zemin yoklanmaya devam olunmaktadır. Epey bir kısmımızın ezberinde yer edinmiş bazılarımızın ise şimdilerde fark ettiği devlet o sınavlarda kendini göstere gelmektedir hiçbir çekince taşımaksızın. Bu sınavların sonrasında yoksunlaştıran izleri biriktiriyoruz. Başımıza nasıl çoraplar örülüyorsa buna, bizatihi tanık yazılırken gölgelemelerin aslında neyi gösterdiğini idrak ediyoruz. Pejmürdelik bir ihtimalden sonuca dönüşmüşken yaşayabilmenin her ne olduğunu unutmamaya çalışıyoruz her an.

 

Derdest edilen, ötekileştirilen ve hep yok sayılan, sindirilen, kendini yalanlarla var eden düzende daha ne gelecek-getirilecek başa onu gözlüyoruz. Hangi fecaat bir diğerinden azade, aykırı uzaktır ki diye tahlillere düşüyoruz sonsuz bir tekrarla unutmamak için biteviye. Korkuyu kalıcılaştıran ve tekrardan “sıfırlayan” dokunmayın yanarsınızlar birer ikişer anılıyor. Bir yerinden değil neredeyse hiçbir koşulda dur artık diyecek olmadığından sonsuz giriftlikteki o gayya kuyusu, ülkenin halini ortaya döküyor. Özetliyor bir kez daha kesin ve keskin. Umut berhava, biçarelik tabii olunan, izole etmek, dışlamak nefret kusmak artık hiç bitmeyendir ve cehennem kalıcıdır. Cehennemi sathı mahallin her ne olduğu görünür kılınmaktadır, bütün çabaların refakatinde. Eril söylemler, dilden, bedeni hiçbir eksiği gediği olmaksızın tahakkümü altına alma çabasının tam karşılığı biyopolitik nüveler ve sair denklemler, edimlerle ile beraber hemen tümünü birleştirmek ve bahsettiğimiz gölgeleri idrak edebilmek mümkündür.

 

Meşruiyetini daimi kural tanımazlıkla hemhal ettiren bir aklın rehineleriyizdir artık. Tastamam bir kaç adımda sonuç hep mahpusluğumuzdur. Bütün bu gölgeleme gayreti bu menzilde her ne yapılmak isteniyorsa bunun bilinmezliğini ve sorgulanamazlığını tam anlamıyla kalıcılaştırmak içindir. Yıkıntısı altında artık terk edildiğimiz aleniyette demokrasinin geriye kalanının istimlâkinden arta kalandır. Her şey pejmürdeliğe sabık bir fikriyatla teslim ve soluk aldırmamak için inatla yıkımla ilerleyen bir güncelliğe teslim olunmaktadır. Şantiyelere dönüşen kentlerimiz gibi demokrasimiz de bir moloz yığınına dönüşmekte geç bırakılmamaktadır. Kimliği ayrıştırıcı bir elek olarak ele alan, baş tacı eden ve değer atfeden ve kendisi gibi olmayan kesimlere “reva görülen” yıkımdır. Mütemadiyen bu yapım bugünün ülkesinde gösterimdedir.

 

Vizyon olarak sunulanların amacı, unutturulmaya çalışılanların açtığı o derin yaraları toptan yok etmektedir. Bir biçimde kanıksatıldıkça, gölgelendikçe, örtbas ve zaman aşımına terk edildikçe bundan da gayrisinin olmayacağı bildirilmektedir. Uyarılar ve neticede oluşan yıkımı 2015, 2018, 2019, 2034, 2038 uzayıp duran bir tarih dizisi anılanların arasından bir bağ olarak önümüze serilecektir. Sadece nev-i şahsına münhasır devletlû tarihinin özgün kareleri, özenle seçilmiş olan anılanları değil tıpkı şimdiki zamanda olduğu gibi unutturulmaya halen devam edilenleri de görülecektir ama az ama çok bir biçimde. Gemiyi azıya alan nefret söyleminin ve ırkçılığın bir numaraya oynayan zatı şahanelerden ikisinin dilinden ama birincisi malumunuz olacağı üzere mimli olan ismin dilinden dökülenleri birleştirdiğimizde, bunun hiç de yabana atılmaması gereken bir mesel olduğu ortaya çıkacaktır eş zamanlı olarak.

 

Irkçılığın bir duruş olarak geçerli bir karar olarak ele alındığı, sahip çıkıldığı bir dönemden geçiyoruz. Tüm bu bahisler yukarıda saymaya çalıştığımız şeyleri bünyesinde barındıran ve bir numaralara oynayanlardan giderek toplumun tüm katmanlarına yayılan bir nefret yaygınlaştırılmaya devam ediliyor bu yeni ülkede. Yeni’lik bir takıntı olarak belli belirsiz her şeyde kullanılmaya devam ederken ezber olunmuş had bildirimleri, harfi harfine, gözetim ve denetim toplumunun gereklerini yerine getirenlerin emir erliğinde aslına rücu edip hayatlarımıza karışıyor. Bir yandan yoksunluğun izlerini sırtlanıyoruz. Bir yandan o nefrete karşı aklın nasıl türetilmesi gerektiğini aramaya çabalanıyoruz bir yük de bunu belliyoruz. Nefes alacak menzil bırakılmazken iş bu cenahta, tekmili birden gölgelemeler her şeyi zamanın unutuş tarlasında nadasa terk eyleyebilmek adına güncelleniyor bir arada, birlikte.

 

Kötülük ve düşmanlık edimi, bilinçli bir biçimde resmi söylemlerden, ekranlardan yansıyan türetmelere, gazete manşetlerinden sokakta yaşamak zorunda bırakılanlara, güvencesizlere karşı bir koz olarak kullanılmaya devam ediliyor. Düzayak hiç uzağa gitmeksizin zamane şartlandırılmışlığında verilen tepkimelerin en hafif tabir ile linçi ortalamaya dâhil ettiği meydana çıkmaktadır. Erk sözünü daha bitirmeye ramak kalmışken ekranlarda bu sözün etrafını doldurmaya çalışan, esas derdi değil başka polemikleri kalıcılaştırmaya gayret eden bir güruhun varlığı ile bunu teyit edebilmek mümkün haddizatında hala. Ayrımcılık, nefret söylemi, tenkitler, linç provaları, pogrom çağrıları yineleniyor bir yanda da eksiksiz bu devinimde. Dünde kaldığı söylenenler bugün allanıp pullanıp yeniden önümüze çıkartılıyor. Meseller hep bir sığlığa, tekil bir bakışıma görüşe ve tahlile ve tahayyüle rehin ediliyor.

 

Korku o uzunun! ülkesinde yadsınamayacak bir gerçeğe dönüştürülüyor. Akıl fikir yolunda değil zül için cümleler kuruluyor o sahnelerden. Ya ondan yahut da bundansın ya bizden ya da düşman saflarındansın ikiletmeksizin tekrarlanıyor. İsrail Devletinin Gazze halkına ettiği pervasız kırım, zalimanelik, katletme heveskârlığı bu sınırlarda hiç de yabancısı olmadığımız korkuları canlandırmaya; vesile ediliyor, neden olarak el altında tutuluyor. Kötülükten hesap sormak için zalimlik paylaşıma açılıyor. Hiçbir yaraya merhem olmayacak tepkimeler bir yandan da sayısı sürekli güncellenen ölüm güncesinde insanların gözlerine bakıla bakıla tekrar ediliyor. Azap daima yanımızda eylenmeye devam edilirken üstelik. Sistem kendini koruma altına alırken devletlerin zalimliğini sorgulamak bir yana insanı insana kırdırma gayreti için olmadık vecizler, veçheler, vakıalara rast geliniyor bugünün güncesinde.

 

Hiddet artık ‘otomatik’ bir tepkimeye dönüşmüşken, televizyon ekranlarından gördüğümüzün bir oyun değil ölümün ta kendisi olduğu meydandayken her şey kalın aşılmaz ırkçılıkla sınanıyor. Barış talebi sorgulanmaya Türkiye iradesine ne kadar yakın olduğuyla, örtüşüp örtüşmediğiyle sınanıyor. Oysa ölümün siyasetine karşılık gelecek bir tavır söz konusu değildir. Öldürülenler bunca çoğalırken halen milliyetçilik hezeyanlarıyla, ezber olunmuş masallarla, kanılmış ya da inanılmış olan değişmez yaftalara sığınarak, enikonu haksızlık karşısında susarak silah baronlarına el veren, bir başka yerde bunun yolunu arşınlayan bir devletin de burada olduğu gerçeğini yadsımamız önemsememiz beklentileniyor. İsrail devleti katildir peki bu sınırlar necidir veya yanı başında ellerini ovuşturup duran kam emici ismi lazım değil ülkeler neci.

 

Hayata bunca müdahale etmekten, yok etmek sonsuz bir karanlığa teslim etmekten hiç de imtina etmeyen ülkelerin hepsi birden cidden necidir bu Ortadoğu coğrafyasında. Hınç yetmiş üç milleti içine alan bir girdabı oluşturuyor. Kör karanlık erke yakın durulmasıyla canlanan, sönümlenen bir meseleye dönüştürülüyor hep benzeş seslenişler, hiç tükenmeyen tehditler bitmeyen mihrak arayışları bu vahameti cismanileştiriyor. Ne ki dert bu kadar lalettayin böyle üstünkörü geçilecek bir mesele değildir asla. Gazze’de olan bitenler için kesintisiz kırıma karşılık kültürel kırımı, yarıda bırakılan soykırımı tamamlayacağız bahislerinin tenkit edilmeden sıradan güncelliğe dâhil edilmesi çözümsüzlüğü derinleştiriyor. Ne ki savaşa karşı, koşulsuz şartsız sözü barışa taşımak halen zor bildiriliyor. Ne ki her gün yıkılıp yeniden bina edilirken “cehennem” artık sonsuz bir makamın bizzat kendisi olarak yeryüzünde kalıcılaştırılıyor.

 

Akademisyen, yazar Louis Fishman’ın kaleme aldığı Devlet Türkiye’deki çirkin antisemitizme ne zaman yaptırım uygulayacak? başlıklı makalesini twitter üzerinden paylaşmasının ardından gelişen ve o metinde değinilenlerin nasıl da, başka bir akademisyen tarafından çekincesiz savunulduğu bahsinden bu cehennemi ortama dair yetkin bir çözümleme yapılabilir pekala. Bilecik Şeyh Edibali Üniversitesi Fizik Bölümü Başkanı, Yardımcı Doçent Doktor Ali İhsan Göker’in “Treblinka yakında hazır olacak, şu anda Yahudileri taşıyacak demiryollarını inşa ediyoruz.” sözü iletilir yazara. Müteakiben “Başbakanın yerinde olsam buradaki Yahudileri toplar, derhal toplama kamplarına postalardım.” mesajlarında bu nefret sarmalının en üstten, en alta doğru nasıl bir uzamda seyrüsefer ettiğini, nasıl da kolaylıkla sarf edilebildiğini bu sözlerin utancıyla beraber göstere gelmektedir.

 

Çürümek, bir noktadan sonra bunca gölgeleme çabasında bile artık kendini göstere gelmektedir. Eleştirel tahayyül çoktan bir kenara, akademisyen duruşu yerle yeksan ve barışı aramak, ulaşmak yerine inatla savaşın zehrine yeni eklenmeler, kanıksatma gayretleri ırkçılık ile beraber yinelenmektedir. Dahası da vardır “akademisyen” Göker’in seçme sözleri, kimsenin aklına gelmeyeceği varsayılan tespitlerinin ucu bucağı olmaksızın yaptığı nefret söylemine tepkisi ancak bugün de iyi “trol” yaptı gibi basit bir cevaptır. Bunca kolay mıdır bu sathı mahalde ırkçılık ve nefreti yaygınlaştırabilmek? Meramı kaleme alırken ne Bilecik Şeyh Edibali Üniversitesi, personelinden çıkışına dair bir özeleştiri veya soruşturma talep etmiştir, karar almıştır, ne de Sayın Göker tek cümleyle meramında bu açtığı parantezler, ileriye sürdüğü cümlelerdeki fikirlerinin nedenlerini öne sürebilmiş, hak veya hukuk bağlamında yorumlarının neden ileri sürdüğünü dile getirebilmiştir.

 

Akademiden çıkan bu ırkçı seslenişin de bir kademe öncesinde yazar ve iletişim eğitmeni Mario Levi’nin sosyal medyada yaygınlaştırılan bir boykot listesinde tıpkı bir ürün gibi değerlendirilerek adının anılması, zikredilmesi ve linç çağrısının hezeyanı karşımıza çıkmaktadır. Bir süreklilik dâhilinde nefret devletin kurumsal, özgün yapısında yer bulan tahayyülünden nihayetinde gerçekliğe bir adım daha yaklaşmaktadır. Yapıtlarında bu ülkenin gerçekliğini, yüzünü çoğu zaman fark edemediğimiz özgün bir perspektiften bunca koşturmaca sırasında bize anlatmaya itinalı bir dille yazmaya gayret eden Mario Levi’ye bu reva görülesi bir muamele midir? Alttan alınacak bir şey midir bir yazarı, her şeyden önce bir yurttaşı sırf “öteki” diye, öyle bilerek! hedef tahtasına koymak?

 

Çok da eski zamanlardan olmayan Baskın Oran’dan, Orhan Pamuk’a, Elif Şafak’a uzanan bir yelpazede isimlerin, fikirlerini savunanların karşısına da aşılamaz duvarlar bina etmenin, onları yaftalamanın nasıl bir sonucu beraberinde getirdiği muhakkakken artık ayıp değil midir? Münferittir münferit diye anılan bu tarz çıkarsamaların da bir kaç zaman sonra nasıl bir kırıma dönüştüğü, kimilerince o sözlerden dolduruşa gelinerek vatanın kurtarılması için resmen görev addedildiği bunca barizken utanılası değil midir? Rahip Santoro’dan, Zirve Kitabevi’nde boğazları kesilerek katledilen Tilman Ekkehart Geske ile Necati Aydın ve Uğur Yüksel’e, Hrant Dink’e o “bahisler”, “münferitler”, “şakalar” hemen sonra ölüm olmuş, karanlığı cismanileştirmiştir. Yetmemiş midir hiç kâfi gelmemiş midir bu ülkede ölümü kutsamak? Sevag Şahin Balıkçı’dan, Neve Şalom Sinagogu baskınına, Yeşilköy’deki Katolik Kilisesi tacizi ve Caferi Camii saldırısına bu sözleri hafife almak hep yıkımı getirmişken utanç değil midir?

 

Ya da “Gezi olaylarını 17 ve 25 Aralık operasyonlarını neden yaptılar. İsrail’in bekçisi olmayı reddeden, Gazze’de sesini yükselten Hükümet’i susturmak için yaptılar!” diye bahseden artık Cumhurbaşkanı Adayı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin akıbetinin nasıl daha büyük parçalanmalara meyil ettirmek olduğu bunca açıkken bu acıları kanırtılan, kesintisiz sundurulup durulan birer mesele edilmesinden, gerçekteki yıkımı fark edebilmek ne zaman söz konusu olacaktır? R. T. Erdoğan’ın konuşmalarının peşinden önce internet üzerinden yayın yapan mecralardan, sosyal ağlardan, hemen ardından sokağı bir biçimde bu ırkçı yaklaşımın tezahürü olarak, el altında tutulan nümayişlerle, ertesi gün atılan gazete manşetleriyle donatılırken ciddi ciddi sormalıyız artık hangi yaranın merhemi olacaktır bütün bu hınç dolu sözler? Köşe yazılarında hiçbir türlü anlamlandırılmayacak bir biçimde yukarıda saydıklarımızdan çok daha fenalarına imza atılan kalemlerin handiyse oy birliğiyle alkış tuttuğu kıyamet çağrıları, nefret kusmalarının Gazze’nin hangi önceliği olduğunu bilen var mıdır?

 

Modern zamanlarımızın defosu falan değildir bu ırkçılık. Ezelde gâvur, şimdi mihrak, yarın başka bir tanımla atfedilecek bir büyük yaranın müsebbibidir. Kolayca kanıksamadan, acıları birbirileriyle yarıştırmadan, üzüntümüzü müşterek bir uzama taşıyarak, en önemlisi de nefreti, hıncı ve linç düzenini, Tilbe’lerden, Göker’lere uzanan, bu ülkenin vitrininde yer bulanların sözlerini boşa çıkartacak o çabalara girişmenin zorunluluğu kalıcı sınavımızdır. Beyhude yaşamıyorsak bu yurdun bir parçasıysak bu Ortadoğu coğrafyasının haline gidişatına, bunca gölgelemeye karşı avaz etmek boynumuzun borcudur. Yaşayacaksak yetmiş üç milletle birlikte ve yaşayabileceksek yetmiş üç ayrı dille bir biçimde bu sınavları zamanında vererek, kanıksamadan birlikte becereceğiz. İtinayla örülen nefret çukurlarından uzak kalabilmek için daha çok itinayla, daha çok sözle, daha çok avazla. Orada mısınız, duyuyor musunuz, umursar mısınız?

 

Resim http://palestinenotes.blogspot.com/2010/04/aida-camp-bethlehem.html

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler