Misak Tunçboyacı/ Kırmızıçizgiler ve Devletlûnun Yeni Ülkesi


  • Gündem
  • 22 Haz 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

 

Tekrarlanıp durulan siyasi manevralar silsilesi ezber olmuş bahisler hep birbirini tetikleyen tespitler biçimsizliğin uzamında rehin edilişimizi ve müştereklerimizin lağvedilmesini gösteriyor otuz iki kısım tekmili birden. Birbiri ardına sergilenmeye devam edilen bu heyulalar tüm bu manevralar düzeni gerçekliği tarumar ediyor. Gerçeğin her ne olduğunu düşünüyorsan, onu unutturmak için bir rutin yaratılıyor. Süreklilik olarak anılanları ya da gösterilenleri bilinçli bir biçimde tarumar etmeye çalışan, sahteliklerle kotarılmış bir düzenek oluşturuluyor tam gaz, aralıksız, nefes bile almaksızın kesintisiz. Gerçeğin her ne olduğu mevzubahis edilmezken yalanlardan mülhem olan yepyeni bir ‘eski’ ülke inşa oluyor hiç kesintisiz. Yeni ülke diye anılanın gösterdiği, uygulamaya koyduğu her şey eskiden türetiliyor. Eskinin yarıda bıraktığı yarım koyduğu her şey şimdi güncelleniyor. Noksan görülen odaklar tamamlanıyor, tamamlandığına kani olunmayanlar için yeni fecaatler katara diziliyor hiç nefes almaksızın, boşluk bırakmaksızın.

 

Düzen, kendi sınırlarını genişletebilmek için, her sözünü kabul ettirmek için hiçbir fırsatı tepmiyor asla önemsizmiş gibi davranmıyor. Yaşadığımız güncelliği bunca per perişan eyleyen şeylerin ne olduğu konusuna kafa yordurmamak çok daha önemseniyor, hem gizli kapılar ardında hem açık seçik uluorta. Fırsat olarak görülenler umursanmazmış gibi davranılanlar artık birer ana figür, edim olarak sahnedeki yerini alıyor. Muktedirin sergilediği oyun tragedyanın kendisiyken bunca şüphenin taşınması hiç de boşa değil işte. Dikkatle bakıldığında bunları çok daha fazlasını çözümleyebilmek mümkündür harfi harfine, kare kare. Akıl, nadasa terk edilmişken prangalarımız çeşitlendiriliyor. Her manevra ‘politik düzlemin’ haline dair endişe, tahlil, çıkarsama ve çıkış olanaklarını tarumar ediyor aralıksız.

 

Söz değersiz bir metaya kullanılıp atılacak bir meseleye devrediliyor bugünün şartlanmışlıklarla sınanan ülkesinde her an. Söz iktidarın tapulu mülkü ediliyor, onun sunduğu sınırlar dâhilinde bir şeylerin karşılığına oturtulmaya çalışılıyor. Söz çalınıyor yağmalara terk ediliyor, kırımlara uğratılıyor. Erkânı devletlû ne derse, neyi işaret ederse, ne diline dolanırsa ondan gayrisi yoktur nizamına aralıksız sıkıştırılıyor. Söz iktidarın tapulu malı olarak nakşettiriliyor gün aşırı. Söze dair sınırlarını çoğalttıkça, bizatihi tapuladığı saha; genişledikçe büyüdükçe, vahamet de artıyor. Karşısında konumlandırılıp, dile getirilen, değinilen önemle birleştirilen yahut ta dokunan yaraları anlatan sahte bir empati değil sahici olmaya gayret eden “söz” yerle bir ediliyor. Kanıksatılmış olarak uzamdaki o tahakkümün nesnelliği yozluğu, aşılamazlığı kalıyor biteviye geriye. Bakiye sürekli arttırılırken yıkım her güne pay ediliyor. Yıkıntı insana dair sıradana ait olanın kimliksel ve toplumsal uzamdaki yansısını paramparça edebilmek için tekrarlanıyor.

 

Sözün yok edilebilir bir mesel olarak değerlendirilmesi bizatihi erkin tahakkümünü de zulmünü de göstere gelen bir tespite dönüşüyor. Oluşturulan bu ‘tahribat iklimi’ öylesi yerlerden derinleştiriliyor ve öylesine çar çabukça sirayet ettiriliyor vuku buluyor ki -çocuklar katlediliyor apansız aralıksız. Prangalanmış sözcükler ile programlanmış olan erkin cenahı, emir erliğini yerine getirenler katilliklerini ısrarla sürdürüyor ol bahiste. Söz geçersizleştiriliyor tüm bu katliam düzeneği içerisinde, tıpkı pek çok örneklemde olduğu gibi bir kez daha. Çocuklara kastediliyor güpegündüz yahut ta soğuk gece. Ya bir sokağın ortasında ya da bir kuytunun dibinde çalınıyor hayat bile isteye, çoğu zaman göstere göstere. Dile getirilmeye devam edilenlerde, mihrak bellenenler evet! çocukken devre dışına, devlet diliyle ifade edersek imhaya sevk ediliyor. Yok, edilenler ‘bedenler’ değil sadece gelecek oluyor her defasında.

 

Tasarlanan insanın kırımlarla soluk alacağı (!) bunun müsaade olunacağı bir ülke oluyor ince ince. Bütünlenen şey, can kırıkları üzerinden yeni bir ülke tahayyülü oluyor. Soluk kesilmiş, iflah kurutulmuş, dimağ lal, akıl mahpus böylesine açıktan ilan olunuyor işte. Behemehâl çocukların isimleri sayıklanıyor. Birer isim sanki her şeyi görüp geçirmiş yetişkinlermiş, gerçekten bu iklimde yetişmişler bunca fenalıklarla yüzleşmişler erkenden büyümüşler büyük adamlar olmuşlar gibi adları yaşları geçiyor ekranlardan gazete satırlarından, bültenlerden peyderpey çarçabuk. Bir an önce adları, yaşları parantez içerisinde anılıp, unutuş ile donatılan günümüzden geçiriliyor. Noksansız, eksiksiz ve gediksiz kıyamet dedikleri şey zuhur ediyor biteviye, bu sahnede, bu ülkede, coğrafyada! Kronikleştirilmiş olan tahakkümün eyledikleri artık bundan gayrisini işaret etmiyor, kıyamet son kertede bir bahta, yazgıya, mutlak olana eviriliyor.

 

Hınç almak üzerinden şekillendirilmiş olan erkânın şeması, şablonu sözü gasp ettikten sonra, silsile halinde hayata kast ediyor. Çocuk canlarına kasıt bundan, bu kadar sıradan bir şeymiş gibi gün aşırı eylenen bir mefhuma dönüştürülüyor. Beden mekanikleştirildikçe, duygularından iyice arındırıldıkça, tepkimeleri kontrol, gözetim altına alındıkça her bir çocuğun can kaybı daha kolay kanıksanabilir bir şey olarak işittiriliyor. Hiçbir şeyin hesabını vermeyen erkan, yine yeniden bunun rahatlığı ile sonradan atıp tutacağı sonradan hakkından geleceğini ilan ettiği o çocuklardan hayatlarını çalıyor. Hayatlarını gasp ederken, yok ederken tüm bilindik ağza sakız edilmiş olan lanetli linç dilinden hıncından nemalanmayı eksik etmiyor o devlet. Makamlar, mevkiler değişse de başın dediğini görevlendirdiği emir telakki ediyor ve döngü sonsuz hınç sarmalında çocuklara kıyılmaya, katledilmeye devam ediliyor.

 

Daha hafta sonunda on beş yaşındaki İbrahim Aras’ın sokakta bizzat polis elinden katledilmesi gerçekliği bize bir yerlerden Berkin Elvan’a yapılanları yeniden hatırlatıyor. Sokağın ortasında kolluk kuvvetinin gözünü karartıp, düşman olarak bellediği çocuğa haddini, canını alarak bildirmesinin vahameti! önümüzde dikiliyor. Usul usul değil paldır küldür devletlûnun barışının her neye tekabül ettiği karşımıza çıkıyor bir kez daha. Babası, Baki Aras’ın da bahsettiği gibi; ‘Barış insanları öldürmekle mi oluyor’ sorusu can alıcı özne olmaya devam ediyor bugün. Gösterilerin olmadığı bir yerde, meskende bile “polis vazife ve salahiyet kanunundaki” açıklardan, öldürme yetkisi sonuna kadar zorlanarak, onca belge, doküman ve biber gazı, plastik mermi yahut ta ses bombasının kullanım direktifleri hiçe sayılarak bir cana daha kastedilmesidir bunca açık seçik felaketi önümüze sermekte olan.

 

Canı yok edilebilir bir şey olarak değerlendirmek, bundan halen medet umarak, kırmızıçizgiler devşirmek, insanları iyice sindirmek adına can almak bu ülkenin kalıcılaştırılan bir özelliği olmaya devam etmektedir tüm utanç verici ve hesap verilmezliği ile beraber. Daha o yaraların pek çoğunu Gezi Direnişi zamanından bu yana bildiğimiz, tanık olduğumuz katledişler dururken davaları yarım yamalak konulmuşken bir eksik gedik hal mütemadiyen güncellenirken, adaletsizlik bir gerçeklik olmaya devam ederken bu kaçıncı çocuktur. Bu kaçıncı kez rast gelen bir sıradan, rutin bir katliamdır(!). İbrahim Aras’ın böyle hunharca katledilmesinin hep beraber sorgulanması gerekirken her yerde, bu ülkede bir başka çocuğun ölüm haberi daha bildirilir. Radikal Gazetesi’nde İsmail Saymaz imzasıyla yayınlanmış olan mülteci çocuğun işkenceye maruz kalması ve ardından yoğun bakımda geçirdiği üç günün sonunda da vefat etmesidir gördüğümüz okuduğumuz.

 

Lütfullah Tacik’de güç bela sığınmaya çalıştığı bir ülkenin, -devlet dersinde katledilen çocuklar- listesine eklemlenmiştir. İnsan Hakları Derneği’nin Mülteci Hakları Komisyonunca yapılan açıklamada bahsedildiği gibi “27.05.2014 tarihinde Yabancılar Şube Polisi, Van Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü’nde bulunan, yedi çocuğu teslim alarak bulaşıcı hastalık ve yaş tespitlerinin yapılması amacıyla Geri Gönderme Merkezi’ne götürülmüş burada görevli yabancılar şube polis memuru tarafından “Lütfullah Tacik” “yanlış bilgi verdiği” gerekçesi ile darp edilmiş ve işkenceye maruz kalmıştır. Aldığı darbeler nedeni ile beraber tutulduğu çocukların yanına geldikten sonra baygınlık geçirmiş ve ardından bilincini kaybetmiştir. Lütfullah Tacik, “Geri Gönderme Merkezi polislerince”, Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürülmüş ancak üç gün yoğun bakım ünitesinde kaldıktan sonra 31.05.2014 tarihinde hayatını kaybetmiştir.”

 

Adli makamların bilgi ve gözetimleri dâhilinde bir çocuğa daha kıyılmıştır böylesi bir biçimde, sadece yaşına dair doğru beyanatta bulunmadığı için bir cana kıyma onu öldürmeyi kendine reva gören kolluk kuvveti denen insan azmanlarının katliamlarının son halkalarındandır Lütfullah Tacik. Bu kadar, böylesine hınç ile kendini konumlandıran, gücünü oradan alan aklın bir başka ibret vesikası, ettiğini göstere gelen bir mesele de Lice’deki Jandarma tutanaklarında kendine yer bulacaktır. Ezcümlesin ile biz havaya ateş açtık, onlar birbirlerini vurdular! menzilinden bildirimler ile Ramazan Baran’ın katli yine yeniden kısır bir döngü içerisinde kürd ne eylerse kendi kendine eyler trajedisi ile açıklanmaya çalışılmış her şey kendi rutininde, devletin müesses nizamında cereyan etmiş bir kaza olduğu yanılsaması bildirilmeye, sürdürülmeye devam edilmiştir.

 

Yazık ki halen hiçbir şeye vakıf olamadığımız zamanların, tek ekrandan duyumsatılan teröristler saldırdı!, kolluk kuvvetlerimiz de gerekli olan müdafaa ile düşmanı püskürtmeyi başarmıştır replikası bir kez daha sahnededir. Bugünün ülkesi dünün çirkefliğini, sözüm ona on iki eylül ile yüzleşme sürecinde iki diktatör artığını ömür boyu mahpusluk ile cezalandırmışken onların kurduğu sistemi a’sından z’sine devam ettirmektedir, heyhat. Düzenlerine halel getirmemek defosuna ya da kusurlarına dair uyarıları işitmezlikten gelmek bu ülkede kurgusal bir algıdan çok daha gerçekçi yıkıma dönüşüyor bugünün ülkesinde. Hegemonyasını daima zapt-ı raptı ile şekillendiren erkin devşirdikleriyle taçlandırılan akıl, fikriyatı olduğu kadar hayatı da dar ediyor her anlamda yokluğa mahkûm ediyor. Her gün işlenen suç lalettayin bir lügat karşılığında olduğu gibi tepkisizlik ile donatılıyor.

 

Bunlar da geçer nasıl olsa bahsi yineleniyor her defasında aralıksız biteviye ve kesintisiz. Geçip gidecek olarak değerlendirilen insan canının kıymet-i harbiyesinin hiç edilmişliği, yok sayılması gayretidir. Bir yerlerde öldürme edimini gerçekleştiremezse süründürme şıkkını devreye koyan aklın eksiksiz gediksiz suretlerini de idrak edebilmek mümkündür bu bahiste, tekrardan. Antalya’da Gezi Direnişi, Ahmet Atakan’ın ölümü, 12 Eylül darbesinin yıldönümü ve ODTÜ’de yaşananları “protesto” gösterilerine katıldığı gerekçesiyle 2 Ekim 2013’te tutuklanan 20 yaşındaki Ayşe Deniz Karacagil, 4 ay 6 günlük hapis hayatının ardından tutuksuz yargılanacaktır.  Yargılama süreci boyunca devletin bildik aşina hale gelmiş olan refleksleri haline dönüşen kırmızıçizgilere dokunan yanar, yanmalıdır seçeneği göz ardı edilmemiş “kırmızı fularlı” kız için doksan sekiz yıllık bir ceza öngörülmüştür. Sözünün sahibi olarak, anayasal bir hak olarak değerlendirilen tepki verme, protesto hakkını çiğneyen, sonuna kadar akla zarar söylemlerle iddianameler ortaya çıkartan adalet makamlarının kolluk kuvvetinin bil cümlesi ile devletin tahayyülü uzunca bir mahpusluktur.

 

Hakkın hukukun çiğnenmesi alelade normal bir şeydir hemen hiç sorgulanabilecek bir şey değildir ol bahiste. O Ayşe Deniz Karacagil, Kürdistan’ın dağlarına göç etmiştir geçtiğimiz günlerde. Bunca ağır sınamaların yaşama dair ses etmenin bile terörize edildiği bir uzamda seçeneksizliği illa ki yok etme diskuruna karşı hayatını kurtarabilmek için dağa göç etmiştir kırmızı fularlı kız.  Burada, düz ovada sözünün karşılığına, isyanının önüne bir aşılmaz duvar çekilmiştir halen de sürmeye devam eden davasında o duvar aşılmayacak bir kafese dönüşecektir çünkü inatla ve tahakkümün el verdiği, yol gösterdiği adaletsizlik ile beraber uluorta. Adana’da bir çocuğun, Van’da bir mültecinin, Şırnak’ta ya da Soma’daki madencilerin, Lice’de savaşa inatla yılmadan hayır diyenlerin kısacası her yerde ve her uzamda erkânın tanımlamaları dışındakilerini ses edenlerin hayatlarının bizatihi sıfırlanması gayretidir tanık olduğumuz alelacele.

 

Bütün resimde ortaya çıkan şey yok etmenin sonsuz döngüsüdür. Devletin bugünü feveran edenler, derdini tasasını bildirmek isteyenler, muhalif olanlar için zoru, darbı, katli, kıyamı en büyük savunma hattı olarak ele alırken bu sıradana karşı da her anlamda kullanılma çabasını pekliğidir düşündürücü olan. Formüller ve yazılanlardan hak, hukuk adalet beklentisinin vs. kısaca insana dair olanın yalnızlaştırılmasıdır mesele. Çıplak insanın, herhangi bir hakkı yahut ta sorgusunun mümkün ya da kale alınmayacağı bir düzlemin inşasıdır sorgulatılmak istenmeyen her şeyin daha büyük bedbinliğe teslim olunacağı bir ülkedir çalışılan.  Makûs kaderin bilinmezlik ile hemhal ettirildiği, hemen her şeyin boğuntuya konulduğu bir ülke burası, yaralar halen açıkta. Suskunlaştırmayı normalleştiren devlet aygıtının aralıksız taarruzları, ablukası altında yaşanan bir yer burası yaşanabildiği kadar. İnsana dair, ait olanın konuşulmadığı, önemsenmediği bir kalemde her şeyin üzerinin çizildiği bir yer bu ülke.

 

Yargıların, yaftaların küçük kıyametlere dönüştüğü bir yer burası. Güdümlü olan aklın işaret ettiği şeyler karanlığın kapsamını arttırmaya devam dediği bir yer bu ülke, her şey uluorta. Devletin terörist diye atfettikleri ile itinayla seçtiği sözle unsur dediklerinin arasındaki fark hayatimizin sınırlarını gösteriyor. Kırmızıçizgiler boyumuz kadar, eşiğimizden içeride hepimizi kovalamaya devam ediyor. Sistem dediğimiz eğrelti yapı hayatın her anında müdahilliği, yeni fenalıklar türetebilme çaba ve algısıyla dönüştürmeye devam ediyor. O kırmızıçizgiler yeni bir felakete dönüşmeden yeni bir yıkım taşımadan eşiğimize sesimizi birleştirmek, gerçekleri duyumsayabilmek ve artık yeter diyebilmek bir nevi ödevimizdir. Devletlerin kırım ve kıyametlerine karşı çıkış çabalarından birisidir, meramımızdır.

Latuff

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler