Misak Tunçboyacı/ Körlük


  • Gündem
  • 15 Şub 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

HandsKörlük, bireyin kusuru olarak değerlendirilen, başa gelmiş bir talih ya da talihsizlik bir sonuç ya da fecaatten çok daha fazlasını anlatan ve göstere gelen bir edimdir. Bir sağlık sorunu olan körlük değildir buradaki bahsimiz, baştan sözümüze katalım. Günün şartlanmışlıkları ile dip dibe yol alan modern zaman beşerileri için bir sınanış zemini haline dönüşendir bahsimiz olan körlük. Muktedirin ataklarının denetiminin her durumda kendini gösteren tahakkümünün tamamlayıcısı olan edimlerden birisidir körlük. Çokça bahsi açılmaya çalışılsa da neticede nerede yaşadığımızı idrak ettiren bir edimdir, iş bu körlük hep üzerinden, hep sağından ve hep solundan yol alınmaya çalışılan bir memleket tahayyülünün tözüdür. Ayrıştırılan, belagatli sözcükler, ağır ithamlarla köşeye kıstırılmaya gayret edilen düşünselliği yok edebilmek için fazlasıyla destek bulunan bir edimdir körlük. Vicdana indirilen her darbe artık bir süreklilikken, ucu ancak kendilerine dokununca hatırlanan adalet, hak, hukuk meselini, meşruiyeti ucundan kıyısından hatırlayanların bakar körlüklerinin ettikleridir esas bahsimiz. Kıyısından köşesinden o da yalan ve dolanla hemhal olunan, bir kulakta işitilip ötekisinden hızlıca çıkartılarak silinmeye zorlanan, inat ve ısrarla yok sayılan yaraların, erk eliyle türetilmiş büyük cerahatin eylediklerinin akıbetinin sorgusuzluğu haline dönüşendir körlük. Hep taca çıkartılan, unutturulmaya çalışılanlar gümbürtüye konanlar bizatihi bu körleşme meseli ile sağlama alınanlardır. Bir kez bakıldığında bir kez idrak edildiğinde esas hiç unutulmayacak bir biçimde kendini hatırlatacak, yıkımı gösterecektir çünkü. Tahribatın boyutu daha da arttıkça gözlere büyük perdeler indirilmesi hep bundan dolayıdır. Engeller engebeler hep bu körlüğü yaygınlaştırabilmek; sorgusuz sualsiz kabul ettirmek için yapılanlardan bunu görebilmek mümkündür veya olasıdır. Görüneni anlamlandırabilmek bir şeylerin tam tersine doğru koşturulduğunu idrak edebilmek, terslenişlerin satır aralarında esas hangi fenalıkların eylenmeye inat ve ısrarla çabalanıldığını görebilmektir elzem / mesele. Mesele, başkalaşmaya ve dönüşmeye dünden otuz iki kısım tekmili birden hazır kıta olanların, hazır olda bekleyenlerin ve vesayetçilikle aralarındaki sınırları sözüm ona yıktıklarını ilan edip lağvederken erk, sivillik nutukları atılırken, nasıl öncesindeki kadar ağır ve belagatli olanın inşasına giriştiklerini meydana serendir.

 

Bilincin, aklın ve tahayyülün bunca hakir görüldüğü bu yerde yaşayabilmek, kurallara ve kaidelere haiz olup, riayet etmekten ötesinde ilaveten biat etmekle ölçülmektedir. Biat edip her yalana tamah etmekle mümkündür. Başkası reva görülmeyecek hemen hiç müsamaha edilmeyecek olarak tanımlandırılıp paylaşılmaktadır. Yaşamak son kertede, ezcümle yıkımın aman vermezliğine rehin edilirken, söze karışabilmek dokunup yanmayı da gerektirmektedir. Defaatle olduğu gibi ağır tahribat, sözcüklerle konuşuluyor intibası uyandırılmaya çalışılan bir ülkede şekil şemalın despotizm vurgusu üzerinden yeniden kurgulanmasından ötesi değildir çünkü. Körlük ne kadar yaygınlaştırılabilirse ne kadar çoğaltılabilirse ve kadar fazla insanların zihnine nüfuz ettirilebilirse bu devinim, dönüşüm nam çabanın özü daha net ve hızlı bir biçimde alınacaktır. Suskunlaştırılmış, ses çıkartmayan, düşünmeyen ve sorgulamayan hemen her şeye eyvallah çekmekten başkasını değil hak lüzum bile görmeyen geleceğin şekillendirilmesi gayretidir karşılaştığımız.  Körlük sınırlarını geliştirirken, el aldığı karanlık bütün görünümü, günceyi, hayatımızın her anını doldurmaya devam etmektedir. Sonuç mu? Ne hacet. Karanlık ile körlük, daha büyük felaketlerin sıradan bir şeymişçesine değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır. Yol ve netice budur. Bu kadar kesintisiz, kesin ve nettir. Kötülük mü demiştiniz? O, bu ülkenin, bu sınırların sıradan bir vakası, herhalde en kolay geçiştirilen edimlerinden birisi olarak hayatımızdaki yerini korumaktadır.

 

Düne kadar söylenenlerin, düne kadar yazılıp çizilenlerin nasıl bir süzgeçten geçirildiğini az veya çok nasıl manipüle edilip birilerini birilerine karşı kışkırtmak için kullanıldığı denklemlerden ve çabalardan biliyoruz. Her defasında kanıtlanan bir şeylerin daha fenasına ulaşabilmek için eldeki imkânları topyekûn seferber eden bir devletlû aklının varlığı. Notumuzun en başından bu yana değinmeye çalıştığımız körlüğün yüceltimi, sıradan bir şeymişçesine paylaşılması üzerinde durulmaya lüzum bile görülmeyecek kadar olağan karşılanmasının neticelerini halklar ödedi. Hiçbir şeyden haberdar olamayıp, neticede yara bere içerisinde yaşamı sürdürmeye gayret edenler ödedi. Ödetilmesi için borçlar harçlar ve diyetler belirlendi. Durmaksızın yola devam eden muktedirin aklından fikrinden geçenler, diline doladıkları, diline dolarken beis görmeden atar gider yaptıkları ve ses ettiği her şey tastamam birer sonuca evirildi. Bildiğimiz, anladığımız ve emin olduğumuz sonuçlardan bahsetmiyoruz. Henüz tam anlamıyla vakıf olamadığımız, elbet bir gün bir tape, bir belge ya da bir resmin sınırlarından göreceğimiz, bileceğimiz bir şirretliğe, düzenin devamlılığı için kurban seçilenler olduğumuzun nedenidir, niyesidir değinmek istediğimiz! Sorgulayıp da öğrenmek istediğimiz.

 

Ne çok kaybettik yıkıldık ve ne çok dile sakız edilen sözcük ile büyük ve heybetli ve janjanlı kelamda hedeflere dönüştürüldük. Hiç bitmeyecek baskılamaların birisinden kaçarken bir diğerine tutulduk. Yüzleşme bahsini edip durdukları on iki eylül rejiminin basbayağı tüm pespayeliğine sahip çıkmakta bir sorun görmeyen, dünün mağdurların da meşum birer muktedir / ezen haline dönüşmelerine tanık yazıldık. Durmadan izlemeye mahkûm kılındık. Hiçbir surette öz bu kadar tahrif edilmemişti, diye akıl yürütürken meğer daha fenaları da yoldaymış! Gelecekleri varmış, şu an durduğumuz bu noktada bunun da mümkünatlar dahilinde olduğunu öğrendik ve belledik! Sınanışımızda insanlık bahsini alaşağı etmenin vahamet düzeyinde rekorlar kırılırken, giderek plastikleşen hissiyatlar ülkesinde yaşadığımız gerçekliğidir nihayetinde dank eden. İçeriği çoktan boşaltılmış olan vicdan, adalet, mağduriyet ve demokrasi mefhumlarının nasıl birer tabela tamamlayıcısı, dostlar alış verişte görsün unsuru olarak bugünün düzeninde halen sömürülmeye devam edildiğidir üzerinde durduğumuz. Dank ettikçe, bunun daha yolun çok ama çok başı olduğunu her anı ayrı bir kepazelikle dönüştürmeye, var olanı yağmalamaya devam edeceklerini, yaraları kanatmaya aklı huzursuz kılmaya adaleti masal etmeye istisnasız sürdüreceklerinin duyuruları ile yüz yüze kaldıkça karanlığı çözümleyebilmek olasıdır. Mümkün olan yegâne şey elde kalan belki de budur sadece. Bugünün dünyasındaki egemenliğin nasıl kurnazlıktan çok hayâsızca her şeyi lime lime etmek olduğu artık bilinesi ve artık anlaşılması elzem olandır. Görünen köy için kılavuz artık geçersiz bir türetmenin, çatının kendisidir. Daha bir buçuk yaşında hayatı çalınan Muharrem Taş’ın babası Abdulvahap Taş’ın omzunda nihayetlenen hayatına dair ne bir soruşturma, ne bir sorgu söz konusudur. Yollar açıldığında sorun da kendiliğinden çözülecektir çünkü kimilerinin kıt aklınca. Bir tek kardır zaten zulüm eden, muktedir olanlar belediyeden valiliğine devlete ait olan hiç kimsenin payı yoktur çünkü o yaşam gaspında, değil mi? Depremzede bir ailenin -aylık 300 Türk lirası (üç yüz tl) kira parasını denkleştirememesi göz ardı edilmelidir pekala! Yahut da Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun “Türkiye’nin sağlık alanında yakaladığı prestiji, istisnai bir fotoğrafla zedelemeye kimsenin hakkı yok” bahsi deşilmemelidir. Ne de olsa medeni bir ülkede halen çocuklar yollar kapalı olduğu için ölebilmektedir ama bunun bahsini etmek o acının her nasıl bir şey olduğunu düşünmeden memleketin çıkarları, memleketin bilmem hangi kıstaslardaki sıralamasına halel gelmemesidir mesele değil mi? Muharrem küçük bir bebektir. Küçücük, ek kadar bir çocuk olarak zulmün ağırlarından birisini sayelerinde yaşayarak hayattan göç etmişken bir özür bile yoktur değil mi?

 

Zaten körlük bakidir en ulvi unsurdur. Israr ve inatla zedelemeye çalışılan şey bir ülkenin imajı değildir aslında sayın bakanın diline doladığı gibi. Her şeye yetebilenlerin her konuda kendilerini yetkin olarak değerlendirenlerin acziyetinin nasıl hayatlara mal olduğunu anlamlandırılmasına, anlaşılmasına müdahale etmektir dert. Gizlisi saklısı olmayan bir ülkenin bir köşesinde yaşamları nasıl bilerek ve isteyerek bir kör karanlığa teslim ettirildiğinin sorgulanmasından gocunulmaktadır. Muktedirin yegâne gayesi körlüğü normal bir mesele olarak içselleştirmemizdir. Sineye çekilecek daha kaç vahamet vardır bunu bile düşünmemiz bir sorundur bu cinnet yurtta. Birbirini aman vermez bir biçimde takip eden güncellik heyulasında unutulması gereken olarak resmedilenler, böyle arada sırada değil hemen hemen her an demeçlerde kendine yer bulan, esas sızıyı unutmamız adına zikredilenlerdir. On üç yaşında on üç kurşunla katledilen Uğur Kaymaz’ı unuttuğumuz gibi. Annesinin eteğine toparlayabildiği Ceylan Önkol’u çoktan belleğimizden ötelediğimiz gibi! Daha yakın zamanlardan temizlenmeyen askeri mühimmata kurban edilen Behzat Özen’in katlinin sorgusunun sümen altı edilmesine ses çıkartmadığımız gibi! Roboski Katliamı’na dair hiçbir elle tutulur sonucun alınmadığı, buna karşı kıyamın beş yüzüncü gününde yapılan anma etkinliğine bile dava açılmasını sineye çektiğimiz gibi!

 

Biri diğerinden ayrışık değil biri diğerinden önemsiz olmayan her biri her satırı her kimliği bizatihi körlüğün yaygınlaşmasına dair örnekler çoğaltılabilir. Gördüğümüz aklımızın erdiği, aklımızdan uzaklaşmayan bunca çürümüşlüğe rağmen ses edebilmenin, sızının kimler elinde neler ve hangi şartlar dâhilinde şekillendirildiğini bir an olsun hatırdan çıkartmadan çizebilmekten geçmektedir. Gördüğümüz yara yerinin kanatılması hiç aralıksız sürdürülürken sızılarımızı unutmadığımızı haykırabilmektir. Düzen, başka şeyleri, düzen denilegelen her anımızda zapt edeceği yeni eşikleri, hayatları aramaya devam ederken, zulmünü sürdürürken, unutmayacağımızı yineleyebilmektir lazım gelen. Hatırımızdan çıkmadığını hiç unutmadığımızı kazıyabilmektir, her yere, her an. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’inde yazdığı gibi “Hepimiz birer mahkûm değil miydik? Geçenlerde çok iyi bir oyun okumuştu, oyundaki adam hücresinin duvarına bir şeyler çiziyordu, hayat da böyleydi işte. Boyuna duvara bir şeyler çiziyorduk.” Hatırlayabilmek, bu körlükten artık azade olabilmek için…

 

Resim için kaynakça; Wouter Osterholt – Elke Uitentuis Helping Hands/Yardım Eden Eller Karst’ta yıkılan İnsanlık Anıtı’ndan yola çıkarak alternatif bir İnsanlık Anıtı Yaratma Arayışı…  İstanbul Bienali 2013 “Anne Ben Barbar Mıyım?”

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler