Misak Tunçboyacı / Kurgu Değil Gerçek..



Her şeyden önce, yalnızca 12 Eylül kurumlarının kıyıcı vasıtaları yüzünden değil, gittikçe esnekleşen ve inceltilen, yakın bir gelecekte şimdiye nazaran çok daha belirgin bir biçimde yüzleşmek zorunda kalacağımız tahakküm ve denetim biçimlerinin karşısındayız artık. Hukuk dışı/hukuksal ayrımlarıyla kavranamayacak toplumsal iktidar biçimleri ile yüzyüze kalmak kaçınılmaz hale gelecektir. Bunlar karşısında yeni mücadele ve direnç biçimlerine ihtiyaç olduğunu, bunları geçmişimizden öğrenme ya da miras alma konusunda da pek talihli olmayabileceğimizi söylerken kötümser olmadığımı da hemen belirtmeliyim. Sorun bir ‘iyimserlik/kötümserlik’ sorunu değil, bireysel-kollektif mücadele ve direnç araçlarının üretilmesi sorusudur. – Ulus Baker’den bir önsöz.. (Zayıf Düşünceye Karşı: Hak ve Kudret)

http://www.narteks.net/felsefe-genel/zayif-dusunceye-karsi-hak-ve-kudret-ulus-baker.html

 

Gün tıka basa lebalep yük edilmiş elemle doluyken, halen eklemelerin söz konusu edilebildiği bir menzilde yükleri görünür kıldıran bir de iç sıkıntısı peyda olur. Yük edindiklerimizin nasıl denk getirildiğini açıktan göstere gelen bir iç sıkıntısı imal olunur. Yerle gök gün ile gece, dün ile bugün şimdi ve yarının nasıl bir cendereye alındığı meydana çıkmaktadır işte bu iç sıkıntısı bahsinde. Beylik cümlelere ne gerek, ne de yer vardır ol menzil içinde. O karşılaşma anlarında kendiliğinden her şey dökülür. Açığa çıkar her şey bir daha. Bütün ambalajlama çabası, bütün örtbas çabası kendiliğinden lağvolunur. Sözüm ona aşılmış, yüzleşilmiş diye anılanların nasıl eksik gedik konulduğu nasıl bir türlü dünden farklı olmadığının kanıtı basitçe bir muammadan gerçeğe dönüşürken iç sıkıntısı kalıcılaşandır. Ayrışmazımız diye bildirilen her şey hemen her gün yinelenen; bir kaçış senaryosudur. Bir kaçış senaryosunda işitilmeyecek diye bildirilendir.

 

İşitilmeyecek diye en başından şerh düşülenlerin, arkasından çıka gelense kıyametlerin özüdür bir yerde. Bugünün yurduna gelene kadar, daha öncesinde nelerin nasıl gerçek kılındığını asla ve asla unutmadığımızdan hiç yabancısı olmadığımız bir tekrarın ev sahibidir kaçış senaryosu. Bir kaçışın bilmiyoruz kaçıncı tekrar edilmesidir. Tekrar edilip rutine dönüştürülen unutturma fasılasıdır. Beynelmilel değil olduğu gibi yok oluşu kanıksatma gayretidir o karşılaştığımız bu senaryo. Onunla birlikte yeni bir ülkenin temellendirilmesidir. Öncesi, vakıa sırasında, şimdisi ve sonrasında mevzu bahislerin topyekûn, tekmili birden gümbürtüye konulduğu bir saha bina olunmaktadır. Ülke dediğin acıların katmanlarının çoğaltıldığı katran karası bir kara parçasıdır artık. Her dem tekrar edilip durulan bunun halen yaşanabilir diye savunulmasıdır hala. Yaşam bunun neresindedir kısmı hiç mevzu bahis edilmeyendir. Yaşam burada ne şekildedir buna hiç değinilmeyendir.

 

Yaşam nedir bu konuşulmayan, tartışılmayan, varsa ve yoksa ezberlere rehin edilmekten kaçınılmayandır artık. Gün, lebalep dertlere ev sahipliği yapmaktayken yenilerinin yinelenip de orta çıkan vahametlerin birleştiği yere doğru evirilir yaşam. Kesintisiz bir yokluk aralıksız bir sınırlandırma ve her defasında bireye kalan derin bir iç sıkıntısıdır mevzunun tam da merkezi. İç sıkıntısı diye boşuna çıkmamaktadır işte, durup dururken değildir bu mesele de bir yerlere bağlıdır, bağlantıdadır vesselam. Kesintisiz olarak şekillendirilmiş bir yapım olarak cisimleştirilmiş olan devlet tahayyülü bu perspektif hepimizi bu derin kuyunun en dibine sonu hiç gelmeyecek olan bir sonsuz karanlığa yollamaktadır. Gün tıka basa, lebalep yük edilmiş o elemle, kederle doluyken yenileri bu aralıktan çıka gelmektedir. Eksiltmeler için daha çoğunu daha fenasını ve daha beterini eksik etmeyen bir akıldır gözümüzün önünde yinelenip durulan.

 

Kesintisiz bir form halinin çok ötesine geçmiş olan, bir karabasan dehlizdir aynı zamanda gün ve gündelik halimiz. Ahvalin dönüşümünden çok, derinlerden laf ola sessiz sedasız yıkımların aslen gümbür gümbür biçimlendirildiği bir yerdeyiz. Ne kefareti ne diyeti ne hiddeti, ne borcu bir türlü tükenmeyen bir yara verme gayretidir bu yaşaya durduğumuz yerde. Ok her teşebbüs, her hamlede böğrümüzü delip geçerken daha da bir şey yoktur seslenişi yinelenmektedir daim olduğu üzere. Oysa daha dün gibi belirgin olan, dün yaşadığımız neyse onu yeniden hatırlatan eksiksiz gösteren bir karşılaşmadır şimdilerde değinmeye çalıştığımız. Sesimiz kısılmaya hala devam ederken, son bir teşebbüsle son bir dermanla yeniden anlatmaya gayret ediyoruz burası tek gerçek bahis. Burası tek bir gerçekliğe ulaşmadan tek bir doğruya ulaşmadan yalanlarla ve inkârlarla şekillendirilen bir ülkeden ötesi hiç oldurulmadı bugünler de dâhil olmak üzere.

 

Bir ihtimalden, bir tasadan çok gerçeğin ta kendisi olan yegâne şey buydu. Mahvın şekli, şemalını dönüştürürken, değiştirirken bir bu kaldı bakiye asla eksik olmayan, asla pes etmeyen. Günler hep tamamlanırken geriye kalan hep ağıtlar oldu. Bilindik bir terane değil adı üstünde elemler kaldı en hakikisinden geriye. Çoğu zaman duyulduk diye düşünürken, çoğu zaman evet, şimdi anlaşıldı diye bahis açılırken arkası daha büyük felaketlerin kendisine dönüşü verdi bu ülkede. Gerçek keskin bir yok ediş, gerçek kesin bir tükeniştir her zaman bu ülkede. Onun içindir ağıt tükenmez. Onun içindir elemin ne sonu gelir, ne de hesabı verilir. Ne diyetler tükenir ne de o, bu, şu diye ayrıştırmanın sonu getirilir. Hiçbir türlü nihayetlenmeyecek bir tükeniş, tamamen değinmeye çalıştığımız kör karanlık sarmalın yineleye geldiğidir en kestirmeden, en doğrudan ve en yalın haliyle.

 

Bugün yük edindiklerimiz çoğaltılırken gün aşırı yeniden sorgulamanın da ne kadar gereksinimimiz olduğu meydana çıkmaktadır. Duymak, anlamak, bilmek ve işitmek kadar yanıt bulabilmektir içe hep dert olmaya devam eden. İçteki derdin büyütüp serpilmesine vesile bir bağdır bu mesele. Yaşamdan geriye mekanizmaymış gibi tam olarak niteliği belirsiz bir rutin bırakılır. Topyekûn tehditkâr olunmaya devam edilirken bu hamlelerle çok daha fazla çetrefilleştirilen, kördüğüm halinin kendisine evirilen bir düzen “yaşam” diye sunulur. Baskın olma hali, gücü salt tehdit için kullanma dünü gün dâhilinde yıkım adına feyiz alınası bir odak bildirmeler ve bütün bu suretler, geçişler kaotik olanı göstermektedir. Kaosun aslında nasıl bir devinim olarak devletçe yorumlandığı kısadan bildirilmektedir. Eksiltmeler sonsuzdur. Yıkım kalıcılaştırılandır.

 

Dert salt aşağıdakilere bahşedilmiş sırf onlara tahsis edilmiş bir edim haline indirgenir. Yokuş aşağıya tepetaklak gitmeye devam ederken “düzenin” bekasından gayrisinin tasavvur edilmediğinden hemen her şey alttakine, öyle bilinene yıkımlar ile beraber ulaştırılır. Kesintisizleştirilen bu tahakküm veçhesidir, dava buradandır. Onun içindir, elemin sonu hiçbir türlü getirilmez. Getirilmez olur bu açık mahpushanede halklara tecridin bir sonu, bir nihayeti. Kesintisizdir bu ülkede kırımlar, salt ona buna da değildir, hepimize aynı ve bariz bir çabanın bütünlüğüdür. Kurgu değil gerçek olan; yaşama tehdidin diri tutulmasıdır her anlamda. Kurgu değil gerçek olan yalanlardan el bulan bir ülkedir hemen her anlamda. Kurgu değil hep gerçek olan değersizliğimizdir erkânın nazarında. Kurgu değil gerçek olan tükeneceğimizdir. Tükene, tükene yok edileceğimizdir aslında ezcümlesin.

 

Kelime oyunlarının dünyasında değiliz artık bu tükeniş çağının gerçekliği bunca can sıkmaya devam ederken her gün yeniden. Kelimelerle bir oyun sahasını bina edecek vakitlerimiz geçti çoktan. Kelime oyunlarının dünyasında değiliz ki artık devletin hemen her günü bunca kolay biçimde yıkıma elverişli kıldığını bildiğimizden bu yana geçen sürede. Her günün nasıl lebalep tıkabasa dertle teşviki mesaisinin süre getirildiğini devamlılığının sağlandığını idrak ettiğimizden bu yana her gün ayrı bir felaket sarmalıdır. Her gün ayrı bir küçük kıyamettir. Bunların hiçbiri için kelime oyunlarına ihtiyacımız olmayandır. Dert kendiliğinden görünür kılınmaktadır, onca örtbasa, bunca canhıraş yok saymaya rağmen hala ve inatla ortaya çıkmaktadır. Birleştiği yerlerde hayatlarımızın nasıl da tırpanlana geldiği devletin lügatından, eyleme döktüklerinde çıka gelmektedir.

 

Fark edilebileceği üzere yaşamak bir bahis olmaktan öteye uzatılmamaktadır. Rutinlerin birlikteliğinde kendiliğinden değildir o yaşama edimi, eylemi. Bugünün güncesinde olduğu gibi devletin gözetimi, fikriyatının açtığı menzilde durmaksızın yok edilmeye çabalanılandır. Oysa betonu kırdığınızda, alçıyı söküp de temizlediğinizde, her tozlanmış olanın tozunu aldığınızda, toprağı eşelediğinizde, meram tözü meydana çıkar. Bugünün şartlanmışlık, kırmızıçizgi bahsinden az ötede esas olanın meselenin her ne olduğu belirginleşir. Bütün yerle yeksan edilirken, söze yer bırakılmazken, kelimelerin tamamı yağmalanmaya devam edilirken, hayatı görünür kılan her şeye karşı bir set kurulurken bu kara toprakta, gerçeklik kendisini hatırlatmaktadır. Biraz çabanın ucunda gerçek olanın her ne olduğu özetlenecektir. Hiçbir ilave, hiçbir yorum, hiçbir bağlaç bu kendiliğinden görünenin yerine ikame etmez.

 

Doğrular ile hakikatler o çatlaktan gün yüzü bulandır. Kurgu değil gerçek olan uykusundan bir türlü uyanamadığımız kâbuslardır. Düşe kalka, bata çıka, döne ve dolaşa vardığımız menzil yok oluşun nihai odaklarından bir diğeridir. Bize hep acılarımızı biriktirip salt ve sadece gözyaşlarımızdan mülhem bir koyak, kuyu bırakılır. Kurgu değildir gerçek olan hep birlikte daha derine indiğimiz, çöküp kaldığımız bir menzildir. Çöküp kala kaldığımız yer vahametin bataklığıdır. Acılar sizli bizli kılınırken, buna çalışılırken durmaksızın güncellenen tahakkümün eyledikleri göz ardı edilmeye çalışılır. Sıradan ve normal olarak tanımlanan bu ucubelik düzendir. Ucubelik düzenin devamlılığıdır. Yok etmek, sıradan bir cümlenin öznesi ya da yüklemi değildir. Bu ülkenin gerçekliğidir. Kurgu değildir gerçek olan kasıttır, kırımdır, hınçtır. Mütemadiyen yinelediğimiz acının duyulmamasıdır.

 

Hissedilmeyen ve fark edilmeyen ve anlaşılmayan ve mazur görülme gayretkeşliği karşısında acı da sıradanlaştırılmaktadır. Acı birilerine denk gelmiş gibi gösterilendir. Nedense o birileri hiç bizden farklı olmasa da onların özellikle seçildiklerinin fasılası bildirilip, yinelenir. Durup da baka kaldığımız yerden ötesinde az biraz berisinde bu seçkinlik masalının, farklı okumaların geçersizliği karşımıza çıkmaktadır haddizatında. İçimize işlemektedir acılar. İçimizde yer edinmektedir. Kurgu değildir gerçeklik daha büyük yıkımların tasavvurundan mülhemdir. Cümlelerin yarım yamalak kalması bundan, bu kahrın sürekli güncellenmesinden ileri gelmektedir. Biyopolitik sahanın gün aşırı taarruzlar ile şekillendirildiği, durmaksızın bedene karşı, onun üzerinden yeni bir biçimlendirme gayreti ile karşı karşıya kaldığımız bir güncelliktir bahsimiz.

 

Devletlûnun sözcükleri bu kırımların bir uzamda hep birbiri peşi sıra yinelene gelen bir mesele olduğundan türetilir, öne sürülür daima. Başa getirilen, sineye de çekilecek kahrı da biriktirilecektir. Münferit olarak tanımlandırılanın az ötesi yamacının her ne olduğu muğlâk değildir. Her şey aleniyettedir ve bütün bunlar kurgu değil gerçektir. Keşke bahsine yer bıraktırılmayacak kadar ezberlenmiş bir tahakküm hamlesi, hep devletin koduna, lehçesine, duruşuna ve eylemselliğine dâhil edilmiş olan bir yıkımdır bu reva görülenler. Bugünün yaşadığımız ülkesinin nasıl bir zıvanadan çıkmışlıkla, çok başlı, her kafadan bir sesin türetildiği üstün ayrı, onun altının ayrı, diğerlerinin apayrı masal ve mavallar okuduğu bir yer olduğu kendiliğinden görünür kılınmaktadır. Yok denilen yok sayılmaz hiçbir biçimde. Bugünün kendiliğinden değil bu istimlâk çabaları, dönüşüm gayretleri içerisinde lafı bir gereksizlik olarak değerlendirenlerin tahayyülleridir bizi bu satırlara iten.

 

Bu satırlarla, bu kesişimler ve belirtenler ile birlikte hayatı anlamlandırma bahsinden öte gerçekte ne olmakta, gerçekte ne başımıza getirilmektedir bunun meselesidir şu iki satır yazı. İki satır iki söz birkaç cümle yineleye durduğumuz devlet dediğimizin şeklinin, şemalının anlaşılabilirliği adınadır iş bu menzilde. Daha dün gibi, on yedi ay önce bir ülkede yaşama müdahaleye, doğaya kıymaya ve her şeyi kırıma terk ettirmeye karşı bir sesleniş gerçekleştirilmişti. Gezi bir direniş simyası, bir direnme biçimi olarak hayatımıza bunca müdahaleyi olağan sayan akla karşı bir duruşun ta kendisiydi. Gezi tasvir edilebilirlik bahsinden çok ortak uzamın her ne olduğunu akla yaşatıp kanıtlayan bir meseldi. Gezi bir mevzii bizler de onun sınırlarında hayatı savunanlardık her ne olursa olsun. Bugün on yedi ay sonra baka geldiğimizde, bunca yaşanmışlık, sekiz canın katili olan bir sistemin, tüm neferleriyle tüm nefretiyle birlikte halen taarruzuna devam ettiğini artık kanıtlayandır.

 

Bugün on yedi ay sonra baktığımızda kurgu değil gerçek olan bir devlet aklının her neye yettiğinin kesintisiz örnekleridir. Bir isimler deryası, bir dolu yer adı, onca kırımla ve talanla yol almaya gayret eden bir akıldır meydan okumaya halen devam eden. Hayat bahsinin nasıl onulmaz bir biçimde yara aldığını göstere gelmektedir bugün baktığımız ülke karanlıklar ile yol almaya devam eden bu kara parçası. Biteviye tekrar olunan bilindiği saklanmayan şey, devletin tahakküm öznesi olduğudur. Devlet dediğinin, kendi yurttaşına, kendi doğasına karşı halen en büyük taarruzların altında imzası bulunan olarak, yola devam etme seçeneğine sahip çıkan bir mevkii olduğudur. Mekanizma şekillendirilirken Gezi bir direniş tavrı olarak gün be gün gelişmeye devam ederken, bugün halen ama ve fakatlar ile yoluna devam edenlerin inatla ve ısrarla sürdürdükleri sağırlık bahsinin mevzisidir bugünün güncelliği.

 

Açılan yaralar halen kanamaya devam ediyor. Sekiz canın katlinden sonra, katil katilliğini, arsız arsızlığını, hırsız hırsızlığını, yağmacı yağmasına devam etmeye devam etmektedir. Bugün bu şartlanmışlıkları, çepeçevre sarıp kuşatılmayı bir kere daha dikkatle görmeye çalıştığımızda vahametin sınırları çok daha ileriye taşınmıştır. Hayat bu ülkede bir basit mesele erkin iki dudağının arasında hep muamma bir hadisedir. Bugünün ülkesinde halen kulakların tıkalı, aklı tekmil verilmiş olanlar hariç hiçbir şeye yanıt vermediği bir sinsilik ile sarmalanmaktadır. Yok etmek bir rutin yağma kolay bellenen bir yöntem, aralıksız olarak dönüşüm diye bir baskın hal, gün aşırı şiddet, kinle birlikte bir yönetişim, kindarlıkla hamuru karılan bir kırmızıçizgi sarmalı, sonsuz bir karanlık. Karanlığı alaşağı edebildiğimiz sadece on sekiz günümüz olmuştu bundan on yedi ay önce bir Gezi direnişi sayesinde.

 

Bugün bulunduğumuz yerden, küçük bir camdan, bir bilgisayar ya da telefon ekranından görebildiğimiz yegâne şey, o günün göstermiş olduğu bir daha asla tavrını alaşağı edebilmek için hiçbir şeyin göz ardı edilmediğidir. Hiçbir bahsin kaçırılmadığıdır hak ve hukuk paramparça, ayakkabı kutuları çoktan unutulmuş, emekçilerin katli normalleştirilmiş bir meseledir. Kürdün en çok talep ettiği barış bir yalan hikâye, Türk’ün ihtimallerin ötesinde ilk kez karşısındakini tanıdığı bir ülke artık uzak bir mefhum gibi duyumsatılandır. Bir yerde de gerçek olandır. Bugünün reel politiği, bugünün manşetlerinin altındaki imzalar, bugünün her fırsatta çıka gelen dayatmaları, baskıları ve ezberlenmiş tehditlerinin sınırında bir ülkenin tüm hayal gücü de ötelenmekte, yerilmekte ve unutturulmaktadır.

 

Hayal gücü iktidara derken, diyebilirken Suphi Nejat Ağırnaslı’dan habersiz şimdi içinde kala kaldığımız bu karanlık halin bir tanımı var mıdır? Bunca yok ediş aralıksız kırım güncellenirken nereden yola koyulmalıdır ki yeniden hatırlayabilelim. Yeniden ortak uzamın sınırlarında birleşebilelim, sözümü yeniden birleştirebilelim. Doğru bir taneden fazladır. Bir kez duyulmaya görsün, bir kez fark edilmesin bir kez olsun anılmasın bildirilmesin, kendi çatlağından yolunu bulmaya hayatı anlatmaya hep devam edecektir. Devletin bunca örtbas etme gayreti cüretine karşın bir yerlerde hayat bahsini yineleyebilmek tek çıkışımızdır. Tek çıkış şansımız için bu mesele elzem olanımızdır. Yazgı, kurgu, masal değil hakikattir. Hakikatin tek bir satırı için, hayatın bir rutin toplamından öteye ulaşabilmesi için anlatmak, görmek ve birlikte eylemekten ötesi teferruattır. Tükenmeden…

 

Görsel – Ali Benice http://www.hurriyetkampus.com/haberler/kultur-sanat/gezi-parki-illustrasyonlari

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler