Misak Tunçboyacı/ Mühletsiz Tanıklık


  • Gündem
  • 27 Oca 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Erdogone“Ne yapılmalı, şimdi?”  Soru herkesin dudaklarında, ve bir şekilde, bu, mürur eden herhangi bir filozofu bekleyen, insanların hep sorduğu soru.  Ne düşünülmeli? değil: Ne yapılmalı? Soru (filozoflarınki de dahil) herkesin dudaklarında, ama alıkoyulmuş, nadiren dile geliyor, çünkü bizler onu sormak için hala hakkımız, ya da araçlarımız olup olmadığını bilmiyoruz. Muhtemelen, öyle ya da böyle, ihtiyatlı bir şekilde kendimiz için düşünüyoruz, muhtemelen ‘Ne yapılmalı?’nın belirsizliği bugün o kadar büyük, o kadar dalgalı, o kadar meçhul ki, şunu bile yapmaya ihtiyaç duymuyoruz: soruyu sormak.

Özellikle de soru, kişinin neyi düşünmesinin doğru olduğunu bildiğini, ve meselenin sadece, eyleme nasıl geçileceği olduğunu varsayıyorsa. Arkamızda teori, önümüzde uygulama – anahtar şey, neyin tam vaktinde, özgül eylemde işe koymak için seçileceği. Ama bu, soruca, en sıradan şekilde varsayılandır. Ve bu durumda ‘ne yapılmalı?’, çoktan verili bir hedefi gerçekleştirmek için “nasıl eylemeli” anlamındadır. Öyleyse “dünyayı dönüştürmek”, dünyanın çoktan verili bir yorumunu gerçekleştirmek, bir umudu gerçekleştirmek, demek.

Ama bizler, neyi düşünmemizin doğru olduğunu bilmiyoruz ve hatta uygun bir şekilde ümit etmeyi dahi. Muhtemelen artık düşünmek nediri de bilmiyoruz, bunun sonucu olarak, mutlak biçimde, ne ‘yapmayı’ düşünmek nediri, ne de ‘yapmak’ nediri biliyoruz.

Muhtemelen, en azından, bir şey biliyoruz: ‘Ne yapılmalı’ bizim için, nasıl, herşeyin çoktan yapılmadığı (oynanmış, bitmiş, kutsal bir kadere terkedilmiş), ve aynı zamanda, tamamen yapılmayacağı (gelecekte hep gelecek yarınlar için) bir dünyayı meydana getirebiliriz, demek.

Bu, sorunun bize eşzamanlı olarak buyruksal, çifte bir yanıtlama sunması demektir. Dünyadaki hiçbir şeyin, hiçbir yerleşik yasanın, hiçbir geri döndürülemez sürecin, hiçbir tahminin, hiçbir hesaplanabilir uzamın ölçemeyeceğine mukabil olunmak zorunda –mutlak adalet, kısıtsız nitelik, mükemmel şeref- ve dünyanın kendisi, burada ve şimdi, her an, geçmişe ya da geleceğe atıfsız, yaratılmak zorunda. Bu demektir ki, dünyayı olduğu haliyle, aynı anda hem olumlamak hem de aleyhinde olmak – eşit miktarda boyuneğiş ve devrimi ölçüp biçip, hep reformla uzlaşma arasında yarıyolda kalmak değil; hiçbir zaman durağan olmayan, her zaman daimi şekilde, kendi çelişkisine yeniden-açılan dünyayı meydana getirmek; bu bizi ne yapılmalıyı peşinen bilmekten alıkoyar, dünya olmayan hiçbir şeyi, hiçbir zaman yapmamayı dayatır.

Dünyamıza ne olacağı bizim bilemeyeceğimiz bir şey ve artık tahmin edebileceğimiz ya da yönetebileceğimize de inanamayız. Ama öyle bir şekilde eyleriz ki, bu dünya kendini, olduğu haliyle kendi belirsizliğine açabilecek bir dünya [olur].

Bunlar muğlak genellemeler değil. Bu satırları Ocak 1996’da yazıyorum. ‘Ne yapılmalı?’da varolan tüm zorluğu –aporia değil- Fransa’daki Aralık grevleri açıkça; tüm teminatlar askıya alınıp, tüm modeller işlevdışı kalınca, ortaya koydu. İktisadi Realpolitikin gaddarlıkları karşısındaki çekilme, tam olarak ne yapılmalıyı söyleme riskini pek az alan, hararetli ve hevesli kelimelerle çarpıştı. Bu ikisinin arasında bir şey algılanabilirdi: dünyayı icat etmek; bir dünyaya tâbi olmaktansa, bir başkasını düşlemektense, kaçınılmaz. İcad her zaman için modelsiz ve garantisizdir. Ve bu, kargaşayla, endişeyle ve hatta perişanlıkla yüzleşmek demek. Kesinlikler parçalara ayrıldığında, hiçbir kesinliğin tekabül edemeyeceği tâkat cem olur.” *

Mühletsiz bir tanıklık şimdinin her gününü kapsayan, her gününde ayrı bir vaka halinde başımıza örülenleri, birimizden birisinin hedef tahtasına oturtulduğu bizatihi buna çalışıldığı bir yerde yeni gerçekliğimizin her ne olduğu meydana çıkartan bir sağaltımdır. Sınırları belirsiz her gününün bir öncesinden bir sonrasına ulaşıncaya kadar her nasıl / hangi şartlarda yıkıma ve tahrifata uğratıldığı meydana çıkartan bir edimin de ta kendisidir mühletsiz tanıklık. Bilindik ezberlerin yüzlerde gram kızarma olmaksızın tekrar edildiği, herkesin en iyi bildiği şeyi yapmaya devam ettiğinin ilan olunduğu bir yerde yaşamın aslında nasıl da bilip isteyip, göstere göstere rehin edildiğini anlamlı kıldırandır mühletsiz tanıklık. Zamanın ayrışmazı karanlık dört yanımızı, her bir yönümüzü çepeçevre sarmalarken yağmanın adının ileri demokrasi olarak bahşedildiği anlamı ile yüz yüze kalakaldığımızdır bu mühletsiz tanıklık. Düne dair olanın çoktan unutturulduğu hep öyle varsayıldığı bu ülkede dünün yanlışları ve hatalarının istisnasız tekrar edildiği bir mefhum karşılaştığımızdır. Her gün yeniden çıkarken yola, bir nefes alabilmek gailesiyle; yine yeniden duvara çarpmamız boşuna değildir. Bütünlüklü, her tahlilde başka bir okumaya girişilen ülke siyasasının (siyaset-piyasa) kepazelikleri nasıl da utanmazlıkla sahiplendiğini, üzerini örttüğünü anlamamıza vesile teşkil edendir mühletsiz tanıklık. Dünümüz başka yargılara kurban, rehin edilirken oralarda eylenenlerin bugün tamamlanmasına girişildiği adının sanının dosdoğru konulmasına girişildiği bir tahrifat dönüşüm adı altında gerçek kılınmaktadır. Unuttuğumuz varsayılanlar birbiri ardına gündemin al takke ver külah, iki villa havuzu, bir kaç küçük gemicik bayağı milyon dolarlardan memleket mi batarmış düzeyinde karşılaştırmalara girişilirken halkın, esas söz sahibinin canına kast edilmesidir düşündürücülüğünü koruyan.

Farkında olsa bile tek başına, yalnızlaştırıldıkça bu erkler arası savaşın her iki yüzünden de hesap sormaktan gayrısını düşünmeyen insanlara yapılmayan fenalığın konulmamasıdır dikkatlerinize paylaşmak istediğimiz. Dün dündür bugün bugündür cümle kalıbını ta ilk günden bu yana içselleştirmiş yeni ülke mimarlarının, -pardon- yöneten erkanının dilinin altında, yaptıkları işlerin arasında kendini göstere gelen bir mefhumdur tanıklık ettiğimiz o zulümler. Her yerde herkese bol keseden akıl fikir paylaştırılmaktayken bu ülkenin, bu sınırların her defasında yinelenen misak-ı milli hudutlarının içeriğinin / içerisinin göz ardı edildiği bir kere daha karşılaştığımızdır. Bilal oğlanın, beyzadelerin bir dolu muteber / önemli şahsiyetin(!) el birliğiyle yaptıklarının adı bir türlü konulamamaktadır. Biçimsiz, tanımsız bırakılan yağmanın bölüşümün niceliği değildir sadece a’sından z’sine uzanan bir dolu kepazeliğin de üzerinin alelacele örtülmesi gayretidir. Onun içindir ki dinsel çıkarsamalar bu ülkenin başbakanının dilinden düşmemektedir. Günahı işleyip duranlardan hesap sorulmasının önünü alabilmek için bir nizamda, belli bir düzlemde yine din karşımıza çıkartılmaktadır bu mühletsiz tanıklıkta. Bildiğimizi, gördüğümüzü unutabilmemiz için ayakkabı kutularının, ses kayıtlarının üzeri sansürle boşuna kapatılmamaktadır. Hiç kimse bir numaradan, ülkenin sahibinden hesap sormaya yetkisi, haceti kalmayasıya kadar sürecek bir dolu önlemdir o yüzümüze çarpıp duran. Başbakan atarını, dilinde saklamaktan hiçbir zaman kaçınmadığı öfkesi ile hem onu hem bunu hem de şunu şunu diyerek eliyle, koluyla, yazı akardan geçen herkesin ismine, cismine bildiğini okuyup tahakkümünü yinelemekten başkasını yapmamaktadır. Sahte peygamber ilan ettiğiyse, kendi mevzisinden kendi doğrusunu anlatabilmenin başka yollarını yine ona benzeşerek, çirkefleşerek göstermeye devam etmektedir. Sorun birisinin ya da birilerinin tek başlarına koca bir ülke için de basbayağı önemli sayılabilecek bir meblağın iç edilmesi, rant adına, kendi istikballeri adına iç edilmesi değildir sadece. Bu hep bildiğimiz aşina olduğumuz devletlu ekolünün hiç ayrışamadığı muktedirleştikçe ve güçlendikçe daha fazlası diyerek oburlaştığı iç etme meselesinden daha derin bir fecaattir. Her defasında ortaya dökülen rakamlardan, biçilen yaparız ederiz inşaallah, maşaallahların arasında koca bir ülkenin hem dünü, hem günü hem de yarını ipotek altına alınmaktadır. Geçmişte başkalarına (!) ait olanların kamulaştırılmasında olduğu gibi, bugün de sözüm ona sandıktan sandığa hatırlansa da “halk”a ait olanın yeniden erkana, onun belirlediği zümrenin elinde bir pasta gibi pay edilmesinde zerre terredüt edilmemesidir mesele.

Mühletsiz tanıklığın göstere geldiği bunca hazinliğin ve bir dolu fecaat eylenirken handiyse on iki yıldır susulabilmesi, üzerinin örtülebilmesidir mesele. Şimdiye varana kadar birbirini takip eden bir özen birbirinin yoluna güller dökenlerin, ağızlarında dökülenler akçeli işlerin altından bir türlü kendilerini eksik etmediklerini, dünyevi şeylerle aslında hepimizden çok fazla o en azami biçimde uyduklarını söyledikleri buyrukları çiğneyerek istikrarla sürdürmelerinin kepazeliğidir söz konusu edilmesi gereken. Dini bir siyasi zemin olarak el altında bulunduranların çıkarları dışındaki her şeyi gözden çıkartıp keselerinden başkasını düşünmedikleri aleniyken, “Hepimiz Bilal’iz” pankartını açabilecek kadar kendilerini erke teslim ettiklerini gösteren ak partililerin suretinde karşılaştıklarımızdır mesele. Bugünlere gelene kadar her yerde ve her şekilde zulümle abad olunduğunun, istikbalin her bulunan fırsatta götürmelerle sağlama alındığının gösterildiği bir yerde hayatta, bu siyasa ikliminde söz hakları handiyse hiç olmayanların hedef tahtasına konulmasıdır esas meselemiz. Düzenin bir başka partisine ayar veriyorum derken yerin dibine sokup çıkarttığımız Yorgo olurdunuz, Dimitri olurdunuz tasvirinin devamlılığında Konstantiniyye ya da Konstantinopolis örneklemiyle pot değil gaf hiç değil hıncın büyüğünün yinelenmesidir üzerine düşünmemiz gereken esas mesel. Yadsınan, yok sayılan ve bir biçimde buraya olan aidiyetleri lobicilikten türlü fobilerle bağdaşık tutulan hainler işte ekmeğimizi yiyip suyumuzu içip hançerleyenler diye atfedilenlerin bu gümbürtü, telaşeli mevzi kapma savaşında tekrardan yem edilmeleridir. Siyasanın hesap vermesi zorunlu olduğu konuları değil, bambaşka konu dışı şeylerle zihinlere iyice tahakküm kurma gayretidir düşündürücülüğünü korumakta olan, derde dönüşen. Bu ülkenin hiçbir zaman asli unsuru olarak bellenmemiş insanlarının kendilerini seyrettiklerini bile bile, ezberden konuşmanın bildiğini okumanın adını dümdüz koyalım paralelinden normaline devlet erkanının çok iyi hatta en iyi bildikleri olan bir mihrak olarak Hıristiyan nüfusun, kılıç artıklarının üzerine oynanmasıdır yine yeniden öfkelenmemize neden olan.

Doksan yıllık cumhuriyet tarihinin sayısız yolsuzluk, hırsızlık ve bir dolusu aynı benzeşen kepazeliklerinde olduğu gibi kabak yeniden o az olanı da hedefe oturtarak normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Hırsızlığın üzerini neyle örterseniz örtün bir yerde muhakkak kendini ele verecek bir şekil ya da şemalda yapılanların aslında ne olduğunu idrak ettirecek onca emare varken kalkıp her şeyi birbirine karıştırmanın bunu da bile isteye yapmanın bu ülkede kalma iradesi gösteren, hayata karışmak isteyen insanlara ( hala kendi vatandaşlarıdır!) karşı bir suç teşkil etmesidir mesele. Şeklen, kitabına uyduğu için değil basbayağı ırkçılığın yinelenmesidir üzerine uzun uzun konuşulması gereken. Sadece “başbakan” değil aynı zaman fikri mühim sayılan yazarların da diline pelesenk ettikleri bir ayrıştırmadır. Yetmemiş midir onca şey hala inatla sürdürülmektedir hazin betimlemeler ve had bildirimleri diye sorgulanasıdır. Her karede dönüşürken içimizdeki ötekiler bahsinin ısıtılıp arasız yinelenmesi bütün kepazeliklerden sonra faturanın esas kesilecek olanın halk olduğunu göstermekteyken ne yapmalıdır? Nasıl içinden çıkılmalıdır? Yergilerin, hakaretlerin, bir dolu söylemin bir dolu tenkitin, alabildiği kadar hakaretin tam da dibinde hesap verilmesi gereken onca yolsuzluk varken bir kez daha sormalı sırası mıdır Rum’un, Ermeni’nin siyasetin güncelliğine yem edilmesinin, sırası mıdır? Rehin edilmeye hala inatla devam edilen Kürd hareketinin ( ya barışamazsak) onca baskıya rağmen özgün dilinde anlatmaya çalıştıkları bir özenle sunmaya devam ettiği tam da bu hedeflenen, köşeye kıstırılmak istenen bir ülkeden nihayetinde demokrasinin bir tabela tanımından daha “mühim” yaşanılır bir mesele olması değil midir? Hala gıybetle, her defasında olduğu gibi yinelenen benzeş söylemlerle kendiliğinden çözülmeyecek, yüzleşmeden aşılmayacak kaskatı ve bildiğiniz balçıktan mamul bu karaşınlık, düzensizliğin duvarı aşılabilir mi? Adını dümdüz koyalım faşizm’in resmiyette bu ülkenin en ayrışmaz yenisi olarak zikredildiği otokrasinin başbakan ve kurmayları ve hukuktan gazetecisine uzanan bir skalada destekçisi olan, kendine taraftar bulan bu belagatlerden ibaret bir ülke düze çıkabilir mi? Hala var mıdır böyle bir seçenek yahut ihtimal?

Dönüşüm devam ederken, her yerden akmaya devam eden bilgilerin paralelinde bir çoğu manipülasyon olsun varsaydığımızda bile sadece yaşadığımız kentlere karşı o en hassas olduklarını söyleyip durdukları çevreye duyarlılığın ne hallerde olduğunu bildikten sonra kime neyi nasıl ispatlayacaklardır. Gerçekten ve dosdoğru bu ülkenin adil, eşit, özgür olduğunun bir emaresi ya da geleceği söz konusu edilebilir mi bu gayya kuyusu halinden az biraz uzaklaştığınızda gördüğümüz vesikadan sonra. Utanç vesikaları birbiri ardına yinelenirken, yeniden türetilirken olan bitenin gümbürtünün de ardından fiiliyatta köşeye kıstırılmışlığımız meydandadır. Sandık ve seçim söylemlerinin artık bir teferruat olduğu, ümidin başımızdakilerden hiçbirisi olduğu artık aleni olandır. Erkanın, devletlunun, ana akıma ait her şeyin gösterdiği yegane sonuç budur. Yaşam dönüştürülürken insana dair olan hiçbir şeyin önemsenmediği yinelenmelidir. Yaşıyoruz ama nefesimizi kesecek olanların gözetiminde, yaşıyoruz mamafih yürek hep ağızda. Yaşıyoruz amma velakin kentlerimiz delik deşik, doğamız üç kuruşa, bir villaya bir kol saatine rehin!. Yaşıyoruz aynısının laciverti olanların ben en temizim dediklerinde bile ağızlarının kenarlarındaki kirin, irinin göründüğü bir yerde. Yaşıyoruz sesimiz soluğumuz engellenebilir, gerektiğinde kıstırılabilir olduğunu bilerek. Yaşıyoruz siyasetin belagatinin, rantın kepazeliğinin, geleceğimiz söz konusu olduğunda bir biçimde önemsiz bir şeymişçesine sunulmasına bağışıklık kazandırılıyoruz. Yaşıyoruz, “Elinizde belge varsa, açıklamazsanız şudur budur!” diye yüksek perdeden en namuslunun tiradını dinliyoruz. Oysa ne ufukta ne de yakınlarda hiç ses eden çıkmıyor. Bunca rezalet artık kendi sınırlarını aşarak dört bir yanda dört bir yönde kendini geliştirirken, devam ederken sistem hepimizi öğütmeye, müesses nizamın içerisindeki “biat” edecekler er ya da geç olarak etiketlemeye devam ediyor. Mühletsiz tanıklığımız hayatlarımızın bu kaydıdır. Gördüğümüz, ayan beyan ortada olanın aleniyetidir işte bu kadar kesin ve kesintisiz. Birbirlerini yiye duran erkanın hiçbir surette bahsetmeyecekleridir asıl içimize dert olan. Roboski’nin, Reyhanlı’nın, Gezi Direnişi’nde, Lice’de, Gever’de katledilenlerin hesaplarının hep Ankara’nın karanlık dehlizlerine terk edilip unutturulacak meseller haline dönüştürülme çabasıdır dert olan.

Biliyoruz ve farkındayız ki bu ülke hiçbir surette esas derdin değil, günübirlik makamların akıbeti için her türlü kumpasın, pisliğin üzerinde ilerleyen bir ülke. Açıktaki yaraların, kapatılmayacak olduğunu bildiren bir ülke. Demokrasinin herhangi bir ön takıdan bağımsız işlevinin amasız fakatsız gerçekliğinin olmadığı bir ülke. Siz söyleyin, burası nasıl bir ülkedir? Dünde, geçmişte ardımızda bırakıldığı varsayılan, dile getirilen hemen her nutuk benzeri söylevde kurtarıcı bir bağlaç vazifesi gösteren oysa onca çabaya rağmen ne unutulan, ne unutturulabilen ne de yüzleşmeye çabalanılan, mesellerin tözünde kaskatı durmaya devam eden bir sağırlık ile hemhalız. Kestirmeden doğruların anlatılması gereken nice şeyin bir aradalığında sığınılacak bir liman gibi addedilen daraltımın insafına terk edilmişiz. Kendi doğru savının mütedeyyin, muteber, müesses nizamın bekası için eğip bükmekten çekinmeyenlerin anlata geldiklerinin tastamam duyulmadan dile getirilen önyargılar olduğunu bildiğimizden   bu yana o daraltımın hangi mesnetsizlikleri oldu bildirdiğinin farkındayız. Çoktan kalıba dökülmüş, yekpareleştirilip, bir örnekleştirilmiş ötesinin berisinin bırakın sorgulanmasını toz almasının bile önüne geçilmiş bir yerde asıl dertler bizlerle beraber hayatımızda soluk almaya devam etmektedir. Evirilen, büyüyen, gelişmeye devam eden, intizam gösterilen devlet aklının fecaatidir çoğu zaman. Körü körüne bağımlılığın daimi bir biçimde her meseli şiddet kullanarak bertaraf etmenin, sol gösterip sağdan çakmaların, arsızlığı yüceltmenin dayanılmaz hafifliğinin sofrasındaki birlikteliğinde sağırlık esasın hiçbir türlü konu edilmemesine yol açmaktadır. Yaşamın böylesine sığ bir akla rehin edilmesi, hemen her şeyin o vahim algı ile dönüştürülmesi uğraşı, didinişi bugünümüzün dünden ala değil ve en az onun kadar zorlayıcı sınanışlardan mürekkep olduğunu yinelemektedir.

Hayatlarımız gündelik siyaset dilinin ezberleriyle terbiye edilmeye, her sıkıştırıldığı köşede muktedirin insafına ya da tersi terk edilmektedir. Oysa sağırlık akıldan uzaklaşmaktır. Devlet dediğimiz mekanizma ise tastamam bu akıl tutulmalarının izinde şekillendirilen, atılan her adımın milimi milimine hesaplandığı bir mekanizmadır. Tüm diğerlerinde olduğu gibi bizim devletin de aynı tornadan çıkma hezeyanları sahiplenişi sağırlığı çoğaltmak içindir. Kendi eylediği fecaatlerin, kıyametlerin hepsine birden tek seferde müdahale edebilme gayreti, önemsizleştirme, gündem alaşağı etme uğraşı bu sınırların tek ve yegâne gerçekliğidir. Suskunlaştırabildikçe devletler vardır. Sağırlaştırdıkça sorgusuzluğun yolu sağlama alındıkça defaatle kendini yenileyen bir mefhumdur. Şartlanmışlıkların önyargıların bağında birlikteliğinde görünen köy yapılması gereken tanım bunca şeyden sonra afakîdir. Devletin tam karşılığı zulümdür nokta. Basitçe kestirilip kısadan atfedilebilecek bir mesele değildir. Her anlamda her şekilde yapılan edilenlerin toplamı ve tam karşılığı zulümdür. Durmaksızın bu hengâme düzeninde biteviye karşılaştığımız o sıfatın pek çok farklı tezahürüdür. İçinde kalakaldığımız kuyu derin ve dipsiz bir haldeyken bu artık aleniyken her umudun karşısında dikiliverendir zulüm. Sağırlaştırılan, mekanik bir yapının evet-hayır seçenekleri dışında hiçbir yön belirlemediği, iletmediği yerin gerçekliği zulümü göstermektedir. İktidar söyleminin biyopolitik bir baskılama uzamı üzerinden yılmaksızın kotarıldığı, kalıcılaştırıldığı bir menzilin her ne hallere sürüklendiği lüzumsuz teferruatlar atıldığında tastamam böylesi bir vesikayı tanımlandırmaktadır. Biçimsizleştirilen bir form ya da yapı değil her tarafı yama barındırmasına karşın sisten denilene itimat beklentisinin yinelenmesidir zulüm. Sorgusuzluğun yükseltildiği, derinleştirildiği böyle bir ülkede hayatın her anın da her Allahın günü denetim altına alınma gayretidir zulüm. Hemen her yere istisnasız bol keseden akıl fikir verilirken van minüt çekilirken biz deneyim sahibiyiz biz tecrübeliyiz derken rantın talanın, yalanın, hilenin ve daha nice bedbinliğin takipçiliğidir bu sınırların dolaylarında bunca kepazeliği, zulmü manidar kılan(!). Gittiğimiz yol ulaştırılmaya çalıştığımız zemin hepi topu bu kaderden mürekkep bir muhteviyat değil sathı mahalimizde.

Her günün bir öncesinden farklı bir öncesinde yarım bırakılanlardan daha büyük yıkımlara yol ve yön tayinidir hep ama hep düşündürücü olan. Başlangıçların hep mümkünatsız belletildiği asgari müşterekin kırılıp  döküldüğü ve tam anlamıyla sağırlığı kotarabilmek için her şeyin yapıla geldiği ön ayak olunduğu bir yerdir karşılaştığımız. İçinde yaşamaya mecbur kılındığımız hep o oluyor. Muktedir aklın bu bilinçli tahrifatı ne düşünselliği ne de hayatın geri kalanını bize bırakıyor. Olmaması gereken her ne varsa ona olur bildirimi, körlerin sağırlığa uyumu, hazin olan tabloyu daha keskin bir yıkıma eviriyor. Kalakalıyoruz altında işte bu göçüğün hep çıkmak istesek de nereden başlamamız gerektiğini bir türlü bulamadığımız sorgularda buluyoruz kendimizi. Ya oncusun, ya buncu, ya şunlardan ya da berikisinden hep bir kalıp / kamplaştırma inat ve ısrarı. Her yer sayelerinde tastamam yekpare bir mermer oysa. Sorgulattırılmayan, yedirilmeyen hep insana dair meseller olduğu gözden kaçırılıyor alelacele. Küçük detaylar halinde kıyısından ve köşesinden vakıf olduğumuz hamlelerin hep akıbeti bunu gösteriyor. Her gün birbiri ardına yapılan her hamle, atak, tavır bu birbirine bağdaşık duran tedbir görünümlü çıkışların hepimizin geleceğine kasıt olduğu anlaşılacak, bir ihtimal anlamlandırılacaktır. Sağırlaştırıldıkça duyamadığımız dertlerin afakında her şey yağmalanmaktadır. İpotek altına alınmaya, rehin edilmeye (ç)alınmaya devam etmektedir. Basit çekincesiz, amasız ve fakatsız görünen budur. Erk tarafından bildirilmek istenmedikçe medyanın ketumluğunu elden bırakmadığı, ses çıkartmak değil çıtın bile çıkmadığı itirazların hep örtbas ettirmemek için olduğunun göz ardı edilip durulduğu bir görünümdür karşı karşıya olduğumuz. Demokrasi pratiği dogmatik olan ve akla zorla kazılmış dini motifler, yasalar, hadisler üzerinden şekli şemalı dönüştürülürken hemen hiç referans verilmeden, duyurulmadan ortalığı kapsayanın kesifliğini, hazinliğini örtebilecek herhangi bir edim söz konusu değildir. Kastedilen bunca hınçla girişilen, bozulan, yıkılan, tahrip edilen onarılmaz kılınan  her defasında olduğu gibi tahayyüllerdir. Karanlığın boyutu derinleştirildikçe her mekanizma kurcalana kurcalana en sonunda tanımsızlaştırıldıkça, ümitsiz kılındıkça hakkı ve hukuku dile getirmek bir nevi ütopya kalmaya devam edecektir. Bozgunun tarihi, erkin gözettiği menfaatlerinin hemen hemen hiçbirimizin hayrına olmadığı meclis çatısından sokağın bir türlü duyulmayan sesinde yankılanmaktadır, paylaşılmaktadır görebilene. Erkan kendisi gibi düşünmeyen, sorgulayan herkesi yaftalama gayreti içerisinde hemen her anında diline pelesenk ettiği ithamlarla karşılaşmaya, çözümsüzlüğü derinleştirmeye devam ve ısrar etmektedir. Gördüğümüz kepazelikler gemiyi azıya almışken halen her şeyin üzerinin örtülebilir bir mesele olarak değerlendirilmesidir dert. Örtülebilir unutturulabilir sineye çekilebilir de nereye kadar?

Yurtseverliğin kıstaslığının bilinçli bir biçimde faşizan olan bağıntılar ile atfedilmesinin partili (reyini teslim eden) olmayan herkesin hain ilan edilmesine kadar uzanan bir şeceredir gün aşırı duymakta olduğumuz. Geçmişi, olanı değiştiremeyeceğimiz bir gerçekliktir. Her göz yumacaksınız denildiğinde arkasının nasıl bir bezirgânlık, hayal kırıklığı, tahribat ve sağırlık olduğunu yinelenesidir tek elden. Erkânın başının, temsiliyet nam çıkarsamasında göz ardı edip durduğu vahameti sürdürebilmek adına ezberlerini tekrar ededurmasıdır. Bir an olsun düşünmeden, tahakkümüne halel getirmeden yoluna devam ısrarıdır. Gezi Direnişi’nden bu günümüze varan, iktidar olmanın belagat ile yan yanalığıdır ve bu teyit olunmaktadır. Muktedirleştikçe, dünün mağdurunun hep o bahisten yola çıkanın yoldan çıkmasıdır. Yaşamı şartlandırılmışlıklarla hemhal ettire ettire şimdinin muktediri bu olanların ulaştığı menzil karşımıza çıkmaktadır. İte çeke, döke saça, vura kıra tahrip ederek, kriz kaos ve kavga ile meşruiyet edinmesidir, bunun çabasıdır. Yıllar yılıdır bir türlü tanzim edilmeyen hakların, kırk bin takla atılıp sonunda yalan edilen süreçlerin, anayasa yazamama teşebbüslerinin, müştereki lağvedip tek adamın tek sözün otoriteryenliğin çabasıdır.

Sürümcemesiz, ikiletmeksizin devlet dediğin yapı, düzenek bu istikamette fecaati kervana düzmektedir. Zulüm ile abad olunmayacağı defaatle yinelenirken zulümden, tek ses ve söze biattan mürekkep yadsınarak nasıl olsa alışırlar denilen bir müesses nizam yaratılmakta, şekillendirilmektedir. Ana akım siyasetin, mecliste gırtlak gırtlağa düşenlerin hakaretin bini bir kuruş edenlerin hepsinin çabası bunadır. Rıza üretimi biat edeceksin noktasından bu yurdun bireyisin ya da hainsin arasındaki seyrüseferinde bunca rezillik, ala kepazelik, doksan yıllık ezberlerin en ezber bozduğunu iddia edeni bile rehin aldığını göstermektedir. Demokrasi bariz bir ucubeye dönüştürülürken, yıllar yılıdır bildik çözümsüzlük yeniden kurgulanmaktadır. Figürler değişse de daimiliği beklentilenen bu devamlılıktır. Jean Luc-Nancy’nin dediği gibi “Ne yapmalı?” sorusunun tam yeri, tam zamanıdır. Derinlemesine düşünmenin ve müesses nizamın hizasından ayrışmamın tam vaktidir. Hayat için…

 

*Jean LUC-NANCY (Retreating the Political [Siyasalın Ricatı, Routledge ’97] kitabından alıntı..) kaynak: http://isyananarsi.blogspot.com.tr/2011/01/ne-yaplmal.html

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler