Misak Tunçboyacı/ Sahi Ne Zaman Konuşacağız


  • Gündem
  • 28 Haz 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Konu┼ƒmakKonuşulanlar dile getirilenler bu heyulada son hız yerle yeksan eylenip, yok edilmeye bunca kolayca teşebbüs edilip, sonuca ulaştırılmak istenenler sözün kısası felaketler zuhur etmeden önceki son çağrıdır. Kendini tekrar eden vahim aklın düz mantığın ama bölünüyoruz, dur gidiyor milli bütünlüğümüz, elden kaçıyor beraberliğimiz, yiğitlere darbeci yakıştırması yapılıyor, ona bu buna şu atfediliyor, ülkemizi yine sırtından hançerleyenlerin, paralellerin işleri vb. hep didaktik, bir o kadar da sabık bir tahayyül karşısında çırpınıştır. Akla mıhlanmış olan kodların, kırmızıçizgi belirleyicilerinin sahanlığından alarm zilleri ötmeye devam ederken bir ne oluyoruz çağrısıdır söz. Konuşulmaya inat ve intizamla devam edilenler bir yerlerden aşina olduğumuz seslenişlerin derli toplu birlikteliğidir. Yıllar yılıdır peşimizi kovalaya duran bu devlet gölgesinin, kısaca saymaya çalıştığımız aklın pek de matah olmayan haleti ruhiyesinin oluşturduğu ön yargıları aşabilmek için galiba insana, sıradan olana kalan son şanstır.

Kesin ve keskin bir algının tam da dibinde yaşaya durduğumuzu idrak ettirendir konuşma çabası. Her eklenen söz, muktedirin tahakkümünden, ipoteğinden geri kazanılan her bir harf yaşamı daha düz bir hatta çözümleyebilmemizi olası kılmaktadır. Fenalıklar böylesine aralıksız yapılıp edilirken sakınılmayan cevvalliğin ardından sorgu ve sual ve neden veya ne için bahsine gelindiğinde tıkanmayı göstere gelmektedir o aralıkta. Ezberden okunan, düş yıkımları başka bir uzamda yeni felaketlerin temellendiricisi olmaktadır boyuna, hep bozgun için biteviye kesintisiz bir biçimde. Sözün kerameti iş işten geçtikten sonra vahlanmak için değildir oysa! İş işten geçmeden mani olabilmek derdi duyurabilmek adınadır her durumda. Şartlanmışlıkların çevrelediği bir ülkede bunca fecaat arka arkaya eklenirken güncelliğe hayata ve şimdiye dün andığımız bugün anladığımız yarına çıkarılmama gayretine düşülmüşken bu devranda düpedüz kralın çıplaklığını ortaya dökmektedir konuşmalar.

Behemehâl devran dönerken, vakitlice -imdat çığlığının duyumsanmasıdır ol raddede mesele edilen bütünleştirilen. Bahsedilmesi gerekenler sıra savmak için değil tam da dibine çekildiğimiz bu karanlığın sınırlarının nasıl genişletildiğini anlama gayreti içindir. Bir sonu var mıdır ya da bir yerlerde duracak mıdır bunun düşüncesi bile ancak; sorgulanarak meseleleri denkleştirerek mümkündür. Teyakkuz halindeki erkin çabasıyla gerçek yok sayılırken derdin aslında ne olduğunu arasız ifşaa etmektedir mesele/miz. Konuşmak bu bağlamda sahici bir iç döküş çabasıdır. Devlet eliyle kurum bağlanan, katran karasında zapt edilen tözün gerçekliğinde ruhu kurtarma çalışmasıdır. Bir vicdan arındırma çabası değildir. Dün ona, bugün buna, yarın sana bana ve hepimize evet istisnasız hepimize reva görülecekler için bir ön alma çabasının kendisidir o iç döküş. Yeter artık avazının da görünebilir nihayetinde anlaşılabilir bir merhaleye ulaşmasıdır o menzil.

Bunca şey olup biterken isyanın her neye tekabül ettiğini, karşılığının aslında ne olduğunu bildirendir konuşmak. Biçimsizleştirilmiş, ruhsuzlaştırılmış dünya şartlarında, güncesinde asıl bahislerin döndüğü yerdir. Bugün hemen tüm konuların erkanın tahayyülüne göre, beklentisi doğrultusunda yerle yeksan edildiği şartlar altında ehveni gönlü rahatlatmak için değil nasıl bir dikenli bahçede olduğumuzu yüzümüze vurandır o merhalede cereyan edenler. Konuşma çabası, muktedirin tekrarlarından bir medet umarak değil, onu taklit ederek ya da gittiği yolu ikiletmeksizin gitmek değildir haddizatında. Bugün handiyse adı hiç anılmayanı, sözü hiç önemsenmeyeni, gerekenin gerektiği gibi olmamasına karşı bir duruşu sağlayabilmektir. Görünür kılınanlar ile bizatihi görülmemesi adına çaba sarf edilenlerin arasındaki boşluğu ikame edebilmek adına, uğrunadır. Her şeyin torbalandığı, kafeslendiği, üzerinin örtbas edilmesi adına erkin gözetiminde bugünün işinin yarına asla bırakılmadığı bir yerde muktedire karşı hayat mücadelesidir kim ne derse desin, teyitli bilgidir.

Sual olunanlar kıyıdan def edilirken aşağıdan dile getirilenlerin tanıklığıdır bahsetmeye gayret ettiğimiz konuşmak. Mesele sadece düne dair, geçmişe ait değil şimdinin çözümlemesini de muhteviyatında barındırmaktadır. Yekpare olan akıla, sabık fikriyata durmaksızın biteviye yinelenen taarruzlara karşı anahtardır eyleyebilene. Duraksayıp tökezledikçe dibine yuvarlanılan o yerde bu mezbelelikte yaşama çağrısı ve çırpınışıdır konuşmak edimi. Ol merhalede kesintili bölük pörçük bir uzamda tahrip edilenleri hatırlamak, yanlışları görebilmek üzerine düşünmek öylesine bir sorumluluk değildir. Nefes almanın bile resmen tarumar edilmesi gayretine düşen erkin hem yapıp ettikleri bunca aleniyete kavuşmuşken hem her şey kendisi anlatmaya devam ederken mücadele ederek yaşamanın karşılığıdır ‘konuşmak’ bahsi. Mücadele edimi üzerine-den kesilen ahkâmların kamplaşmaları kalıcılaştıran bir forma dönüştürüldüğü bu deney sahasında ‘müşterekleri’ hatırlayabilmek kanıksatılmış olan yanlışların üzerine yürüyebilmek ve verili kimliklerin reddedilebilmesiyle temellendirilecektir her anında her anlamda.

Toptan zimmet edilmiş, üzerine çöreklenilmiş olan bilincin sınırlarından öteye varabilmek, bütün kural ve kaideler dizininden görüp, tecrübe ettirildiğimiz hatalardan kurtulabilme çabasının sürekliliği ile mümkün olacaktır. Bunu kimileri radikalleşme olarak savlasa, öne sürse de reçete edimiş olanların hiçbir fayda sağlamadığı bu ülkede bir de kendiliğindenlik şıkkı denenesidir bunca şeyden sonra hala ve hala. Radikalleşmenin sözün eğrisinden bir noktada ayrışmak olduğu da bir dipnot olarak ilave edebiliriz. Handiyse kutsiyet atfedilmiş bir değer olarak bildirilirken itinayla arka planda tabulaştırılmış özellikle aşılmaz ve sorgulanamaz diye kısadan ilan olunanların böylesi bir birliktelik düzeninde radikallik mücadele sahasını, boyutunu da daha geniş ölçeğe taşıyacak olandır! Bugün sıkışık kalıp da içinden artık çıkamadığımız akılların bir rutin çerçevede dayatımlardan başkası olmadığı ortadayken sual o içeriğin nasıl geliştirilebileceği kısmıdır. Ne yöne hangi şartlar altında ilerletilebileceğinin düşünceleri o alanı yaşadığımız günceden itibaren kapsamaktadır.

Görebildiğimiz her detay, her nüve, her satır, her söz ve kentlerimize vurulan kazmalardan, şantiyelerin hafriyat konvoylarından, hes’ler için katledilen doğal yaşam alanlarından, katledilen platoların ardından kaçınılmaz bir biçimde oluşan iklim değişikliklerinden her yerde meydana çıkmaktadır. Sınırın içerisinde gerçekleştirilen teyakkuz halini artık aşmış olan paralel-düz devlet argümanlarının behemehâl birbirinden beter karşılaştırmaları soruşturmaları vesaire hamlelerinden sonra sıradana kalan kısımlardan teyit edilebilir. Düzenin plastikleştirilmiş, bir algıdan kopartılmış hep rutinde ve normalde olup bitmekteymiş gibi duyurulduğu her sekansında eylediği müptezelliklerden çıkarsanabilir pekâlâ. Bir düzlemden, bir başkasına evirilen, dönüştürülen, yadsınmaksızın ilave olunan ve canhıraş bir biçimde tarumar edilmeye çalışılan, içinde tek kelime ile Kürd geçmezken barışmaktan üstünkörü bahsedilen, dön baba dönelim paketlere, açılımlara geri dönelim güncesinden okunabilir.

Hepi topu belirli gibi görünen sınırların, sorunlarının tükenmezliği bu menzilde artık alışkın olmadığımız bir biçimde gün be gün doz aşımını artık aşarken bundan sonrasının tufan falan değil bildiğiniz kıyamet olduğundan çıkartılabilir. Özet geçmek gerekirse konuşmak asıl şimdilerde lazım gerekirken, önemsenmesi, ivedilikle savunulması önemliyken, halen erkin kayığına atlanıp; oluşturduğu tuzaklarla günlerin yağmaya terk edilmesidir mesele. Konuşmak, bariz bir biçimde soluk aldığımız her an nasıl bir daraltımla yüz yüze kaldığımızı idrak ettirecek olan göstergeç, aynalayıcının kendisidir. Bugün halen aynı şeylerden bahsedermiş gibi görünürken nasıl da içine çekildiğimiz tuzakların dibine doğru yollandığımız ancak böyle okunabilecektir. Anlatabildikçe. Bir zamanların fırtınası olarak nam salmış, fırtınanın bir kıyamet olduğu kısmına ancak üzerinden epey zaman geçtikten sonra fark edilmiş olan asker eskisi küçük gibi isimlerden demokrasi kahramanı yaratıp, önemseyip Perinçek, Fırat gibi isimlerin destekleriyle, mecralarından dolaylı imalarıyla, taarruzlarıyla her anlamda pejmürdeliklerle, sözün çalınmasıdır dikkat çekmeye çalıştığımız.

Sonlarını düşünen kahraman olamaz beyanatları bir plastik mizansen dizinin! replikası olmaktan öte bu sınırın gerçeği, korkunç hakikatlerini gösterirken toprak parçalarından insanlara ait kemikler hala çıkmaya devam ederken, onca zaman hemen pek çok faili meçhul gösterilen katliamın ardındaki karanlığa ortak olanlar, bugün demokrasi bahislerine tutuluyorsa bunun adını da ancak karanlık olarak zikretmek mümkündür başkası değildir. Bugün yaşadığımız yerin nasıl dünün zanlılarından medet ummaya hazır ve nazır olduğunun utanç şeceresidir dikkatinize sunmaya çalıştığımız. O küçük’ün beyanıyla “karşımda 300 milyonluk Türk birliğini görüyorum, Türk’e kefen biçmek istiyorlarsa, ölümleri korkunç olur.” cümlesinin kurulabilmesidir her türlü düşünceden bağımsız bir sövgü ikliminin, doksanlar dediğimiz zaman diliminde bu ülkeye Susurluk’u armağan etmiş olanların yeniden sahneye çağrılmasının hazinliğidir o bahis.

Küçük’ün yanında, Kerinçsiz, Doğan, Temizöz ve adları bu satırlara sığmayan, bir büyüğün ayağına basmasalar yine fark edilmez, önemsenmez olarak kenarda beklemeye, anlatılan her şey, belgesi bile olsa galatı meşhur olarak değerlendirilen katliamcıların ülkesi hali içerisine gerisin geriye dönmektir dert. Hakikat bulunsun, gerçekler ortaya çıksın diye yola koyulan bir şablonun, trajik bir dava kurgusu ile tarumar edilmesine, orada bahsedilmeyen esas halka yapılmış olanlara sıranın bir türlü getirilmediği dahası önemsenmediği bir yerden konuşmaya çabalanıyoruz, nasıl oldu bütün bunlar diyerek. Nasıl oldu da halen geçerliliğini koruyan bir esrar perdesinin ardında kaydını kuydunu meydana seren bunca belagati ifşa eden tanıklık varken bu isimler salını verildi bahsi aklımızı tutsak etmeye devam etmektedir hiç mübalağasız.

Birbirini pışpışlayarak alkış tutan, zamanın jitemini temellendiren ekibin, kimse fark etmedi nasıl olsa diyerek yola çıktıkları! Hrant Dink’in katledilmesi bir yerlerden sorular sormaya devam ederken unutulmamaktadır işte, isimler, zımnen yol gösterdikleri, akıllar verdikleri. Bayrak ile poz verdirdikleri insanlığı katleden müsveddeler, koltuklarında kaykılıp duran rütbe üstüne rütbe, taltif üstüne taltif alanlar ve daha çok fazlası bu konuşmaları zaruri kılıyor. Dün beyaz torosların akıbeti kim oldukları hep devlet sırrı olarak zikredilenlerin köy yakmaları, insanların canına kastetmelerinin bugün insansız hava araçları ile bir sınır kasabasında otuz dört insanın katledilmesindeki karanlıkta cismanileştirilmesinin hazanlığıdır, içe oturan tekrarıdır bu boğum boğum gırtlakta düğümlenen bahisler.

Kelimeler yutulur gibi yapılsa da aslında esas hiçbir zaman unutulmayacak olan Ceylan’ın, Uğur’un, daha yakın zamanlarda Medeni’nin ve Mehmet Reşit’in ve Veysel’in bahsidir. İbrahim’in ve Lütfullah’ın ve Ethem’in ve Berkin’in ve Ali İsmail’in ve Abdocan’ın ve Hasan Ferit Gedik’in isimlerin zincirler gibi kenetlenen, birbirinden ayrışmayan devamlılığıdır ol bahiste konuşmayı hala elzem kılan. Gereklilik Saliha Ana’nın dilinde döküldüğü gibi tüm bu katliamların ardını sorgulamayı sürdürmek için gerekliliktir. “Ceylan daha küçücüktü. Üzerine bomba yağdırdılar. Bu devlette hak hukuk yoktur. Devlet çocuklarımızı katletmeseydi bu çocuklar dağa çıkar mıydı?” seslenişinde anlatılan meramdır. Çocukların bir ileri bir geri sürüldüğü, üzerlerinden siyaset gerçekleştirilen, yaşam haklarının savunulması yerine Pozantı’da tecavüz edilen, Kürd illerinde taş attıkları için ömürleri gasp edilen, Batı’da; Modern ülke olarak anılan sathı mahalde daha konuşmasına müsaade edilmemesidir konuşulması mecburi olan.

Dünün, dünde kaldığı varsayılanların bugün nasıl da pundu bulunmasına gerek bile kalmaksızın yeni kırımlar için bir vesile olarak değerlendirildiğinin belirginliğidir muntazaman bahsi gerçekçi kılan. Geçtiğimiz yıl izin verilmeyen 1 Mayıs mitingi sırasında, polisin gaz bombası ile saldırısı sonrasında başından yaralanan Dilan Alp’in tazminat başvurusu reddedilirken İstanbul Valiliği, “Buna rağmen tazminat istenmesi, iyi niyet kurallarıyla bağdaşmamaktadır” menzilinde durmaktadır konuşulması elzem olanlar. Unutmanın neye tekabül ettiği, unuttuğumuz zaman devlet aklının nasıl bir dönüşüm ile kendini üzerimizde hak iddia eden bir makama evirdiği meydana çıkmaktadır son kez değil tastamam bir kez daha, sahiden yıkıcı. Yıkımın gösterimi devam etmektedir konuşmadıkça alıştıkça, kanıksadıkça.

Roboski Katliamı’nın ikinci yıl dönümünde Türkiye Futbol Federasyonu hakemlerinden Ümit Çınar, kendi hesabı üzerinden, “Hümanizm köpekliktir! Uludere’deki katırlara üzülün bence” ifadelerini kullanması buna karşı açılan davada bölücü örgüt, kaçakçılık, devletimiz müşkül durumlara koyanlara vb. karşı bir ifadeler bütünü olarak savunulmasının, zikredilmesinin kifayetsizliği karşımıza çıkmaktadır. Nefret bir uzamda hemen hiç ara vermeksizin kendini göstere gelmektedir, konuşmadıkça, yorumlanmadıkça, nereye gidiyoruz bahsi edilmedikçe sıkça tekrarlanan bir savunuşa dönüşmektedir. Hümanizmi yerin dibine sokan hakeme verilen cezanın da kitap okuyup özet çıkarması olarak ilan olunması yaşadığımız yere dair nasıl bir biçimlendirme / sınırlandırma dâhilinde yaşatılmaya çalışıldığımızı göstere gelmektedir işte. Çözümlemeyi, erkânın tapulu malı, bir dayatım halinin en vurucu öğesi haline dönüştüren aklın bize gösterdiği bu sathı mahalde hem her şeyin naçar konulmasını, hem her şeyin gerisin geriye alabilme mücadelesindeki yolun uzunluğunu anlatmaktadır.

Bireye sıradan olana dair sorgunun, konuşmanın bugünlerde daha bir elzem olduğunu sürüncemesiz göstermekte yaşadığımız güncellik. Restore edilen seksenler, bir tekrara dönüştürülen doksanlar, tastamam şayiadan ibaret iki binler hep birlikte, bir zaman aralığından daha derin bir tanımlandırmayı ortaya çıkartıyor. Bu yerin, nasıl bir tanımsızlık ile hemhal sığlık iklimine mahkûm edildiğini göstere geliyor. Konuşamadıkça, mevzuunu öze taşımadıkça, anlatamadıkça devlet ezberini okumaya, bildiğini eylemeye devam eden bir mekanizma olarak hayat üzerinde dönmeye devam edecek. Bugünün ülkesinde özetlenebilecek, varsa bir çıkış için çabalanma ve daha fazlası için elimizdeki şansların sayısı azalırken daha fazla düşünmeli, nereye kadar sessizliğe itimat. Sahi, ne zaman konuşmaya başlayacağız.

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler