Misak Tunçboyacı/ Unutulanlar, Hatırlananlar


  • Gündem
  • 16 Nis 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Denize D├╝┼ƒen Yalana Sar─▒l─▒r“Savaşları karıncalar da yapar, devletleri arılar da kurar, servet ve zenginliğe hamsterlarda da rastlanır. Ama senin ruhunun izleyeceği yol başkadır, ruhunun hakkı yendi de onun zarar görmesi pahasına başarılara kavuşacak oldun mu, mutluluk çiçeklerini asla koklayamazsın. Çünkü ‘mutluluk’ denen şeyi ancak ruh duyumsayabilir, ne akıl, ne karın, ne kafa ne de para cüzdanı…” (Herman HESSE – Öldürmeyeceksin)

 

Doğru diye bildirilen, hakikatin o olduğu zikredilenin, yalansız dolansız olduğu zikredilip bir türlü görünümün berraklaştırılamadığı söylemlerin güncelliğine her ne yana dönerseniz, her ne fikirde olursanız olun her duruma karşı söz hakkınızın bulunduğu aklınızın kıyısında canlı dursa da burasının Türkiye olduğunu hatırlatan öğelerle karşılaşmanız mümkündür. Tepkimelerin belirli bir düzenekte burasının neresi olduğunu asla eksiltmeden, üzerine tek bir söz bile ilave etmeden gösteregeldiği bir yurt tahlili ile baş başa kalınır. Mümkünatsız olduğu zikredilenleri benzerleri dünyanın hemen her yerinde olduğu, bulunduğu söylenip durulan şeylerin nasıl bu ülkeye mahsus olduğunu anlamlandıracak karşılıklardır değinmeye çalıştığımız. Biteviye bir tekrar döngüsünde, ancak dikkatle bakıldığında normal olmayan şeylerin düzgün, derli toplu ve olması gerektiği gibi tavırlarıyla karşılanmasıdır anlatmaya çalıştığımız. Kendine özgün bir ülkenin, lafta değil hakikatte özgür, tahayyüllerin önünün bağnazca müdahaleler, başta kimilerince ‘anlamlı’ gelse de neden sonra unutturulmaya çalışılan ket, engellemelerin vuku bulabildiği, sıradan sayılabildiği bir ülkedir burası. Kimilerinin referandum döneminde hayatımızın hatalarından birisini yapmıştık işte diye geçiştirebildikleri bununla temize çıkıp günü kurtulabileceklerini, aynı su altına bir kez daha girmeye gayret ettikleri bir ülkedir burası. Tutturulup gidilen sandık bahsinin bile hokus pokus hızlılığında perde arkasında dönüştürüldüğü bir tabi iradenin pardon devletlunun beklentisi doğrultusunda düzeltildiği, bu yapılamıyorsa provokasyonun taşeronluğunun devreye sokulduğu seçimlerden çok bu hak gasplarının konuşulduğu, tartışıldığı nihayetinde de her şeyin sonuçsuzluğa mahkum edildiği bir portreden okuyabilmek mümkündür bu ülke bahsini.

 

Her şey normalleştirilirken, şeffaflaştırılırken, bu dile getirilirken sade ve sadece oy verilen sandık kutularını ve ele sürmekten artık vazgeçilen boyalardır normale çekilen gerisi bildiğiniz tiyatronun kendisidir. Madrabazlığın, hilelerin çoktandır olağan addedildiği, “Ne var yani siz de iktidar olsanız sonuna kadar  bu özel imkanları değerlendirirdiniz” cümlesinin kurulabildiği bir yerdir bu bahis en başından bu yana değindiğimiz ülke ve onun hakikati. Bilmiyoruz kaçıncı kezdir ama asla aslında son olmadığından emin olduğumuz yapılandırma, düzenleme, dönüşüm ve yenilik kelimelerinin hem içeriklerinin boşaltıldığı, hem de yapılanlarla bunları tarumar düzeninde kalkan edildiği, bellendiği bir ülke hayaldir şimdi ise otuz iki kısım tekmili birden gerçek! Muktedir tekleştikçe, her şeyi bir tane ve yegâne değişmez, kural gibi olarak zikrettikçe, uyguladıkça gerçeklik burada değindiğimizin sağlamasını yapmaktadır. Sağlama alınan, doksan yıllık ezberlerinin tozunun bile kaldırılmadan yinelenmesidir. Sağlama alınan her şeyle yüzleşiyoruz bahsinin nasıl bir kandırmaca olduğunun ifşasıdır. Biçimsiz, şemailsiz yekten yargılayan, ikinci bir seçenek, üçüncü bir önermeye daha en başından tüm duyargaları kapalı demokrasinin ilerisi böyle böyle yükseltilir. Sadece düne aitmiş gibi görünen nice vesikayı birbirine eklediğimizde ortaya çıkan suretle beraber tüm bu yekpareliği teyit edebilmek mümkündür. Asıl olan bu hallere konulduğumuz, bunca hoyratça terk edilişimiz ve gözden çıkartılmış olmamızdır.

 

İktidar denilen mefhumun karşısında nümerik sayılar dışında, vergi vermesi zorunlu sayılar tabi bir de oy zamanı hatırlanan kimlikler olmanın ötesinde varlığımızdan çok yokluğumuz üzerinden yükselen bir yerdir burası, bu ülke. Vahamet hep bu ağır ve yaftalara ev sahibi, genellendirmelere haiz olan cümlelerin altındadır. Vahamet kendimizi korunaklı hissettiğimiz menzilin böyle varsaydığımız dört duvarların bile yıkılmış olmasıdır. Yerle yeksan edilen sınırlı güvenceliliğimizdir. Yıkılmayan son duvarlar da gizlimiz, saklımız olduğu için değil nasıl bir pespayelikle hemhal olduğumuzu özetleyecektir. Kral çıplakken, bunca eğrilik meydandayken halen uğraşılan, hedefe konulanların değişmediğini gösterendir “yıkılan duvarlar” mecazı. Yoksunlaştırılan, yok sayılan hiç edilenin tam da üzerine basılıp durulan burası Türkiye yok öyle söylemi ile bağdaştığını da kaydetmeliyiz. Vuku bulan şeylerin, hep rastlantısal öylesine beyhude ve kendiliğinden olmadığı afakî bir biçimde gerçeğe dönüşmektedir. Sinop’ta ağaç kıyımının pervasızlığı iki yüz otuz beş bin ağaç gibi felaketin boyutunu meydana uluorta bırakan sayıdan bile bulunabilir. Bir hidroelektrik santrali kaç doğa kıyamıdır sorusundan önce medeniyet düşmanları gelişmemizi istemiyorlar sayıklamasında burasının her neresi olduğunu anlayabilirsiniz. Tıpkı Dicle nehri üzerine yapılmak istenen üç adet hidroelektrik santrali için Enerji Piyasası Denetleme Kurulu’nun onayın neredeyse jet hızıyla geçmesinden fark edebilirsiniz burası her neresidir. Dönüşüm ve devinim veya yenilik yok ederek, izleri kayıp ettirerek en önemlisi kendi neslimizin tapulu malı olmamasına rağmen doğaya kastederek şekillendirilen bir heyuladır. Sorgulamak ya da itiraz etmek bu noktada hainlik denilenlerin seslendirilmesine yeter de artar bir kez daha. Hali hazırda yapımı süren üçüncü köprünün hemen her gün Kuzey Ormanlarını biraz daha, biraz daha eksilttiğini gördüğümüzde asıl bahsin her ne olması gerektiği anlaşılacaktır. Hainlikten ziyade, geleceğin ranta ve aslında hiçbir halta yaramayacak bir köprüye koca kentin ciğerlerini emanet ya da rehin değil katledilmesidir karşılaştığımız. Bilgi yumağında enikonu her şeyin çözümlenmesine ihtiyaç duyulmayacak bir biçimde ortalığa serili olan gerçek kendini tanımlandırmaya devam etmektedir. Halin perişanlığını ortaya döken az biraz da budur. Bu ülke bahsinin büyüklenmesinde nelere sahip çıkıldığı nasıl vatan millet sakarya nüvesi üzerinden ya yanımızdasınızdır, ya karşımızda vurgusu ve ikilemleriyle her şeyin saçma sapan bir sığlığa hapsedildiği anlaşılacaktır. Burasının neresi olduğu artık aleniyete kavuşmaktadır sonsuz tekrarlarda.

 

Kent suçlarının hanesine her gün bir başka halka eklentilenirken, hazır seçimlerde geçmişken, geçip gitmişken asıl mesele olan insanlık suçları bahsinde bu felaket gidişat, bu obez iştah biteviye güncellenmeye devam edilmektedir. Handiyse en başından bu yana devletçe taraf olunduğu ilan olunan Suriye savaşında kargaşayı diri tutup insanların canlarının kaybolmasına müsamaha gösterilen bir tavır ile karşılaştığımızdır. Sınır kapılarımızın delik deşikliği, hasbelkader kayıt altındayken yeri geldiğinde mangalda kül bırakılmayan vatan sınırlarının bizatihi her şeyin, kayıttayken göz önünde gerçekleştirilmesi Kessab gibi kentlerin boşaltılıp tahrip edilmesi yanında ve yöresindeki yerleşimlerde yaşayanların ölümle tehdit edilmeleri hemen her şeyi meydana sermektedir. Ermeni nüfus göç ettirilirken alelacele Lazkiye’ye aralarından yaşlı yirmi birinin de Samandağı’na getirilmesi ile sözüm ona hayatlar kurtarılmıştır. Bin dokuz yüz on beş’in yarattığı sarsıntının kendisi yüzüncü yılına bir kala bir kez daha yaşatılmıştır. Erkânı devlet, İttihat ve Terakki’nin zulmettiğini yapıp ettiğini, taşeronlarına ihale ederek, mücahitlerin kıyamlarını ve yağmasını sürdürmelerinin güvencesini bunca yıl sonra tekrardan sahnelemektedir. Ne de olsa burası Türkiye’dir. Bir yanıyla bu gerçekliklerle yaşarken öte yandan Alevi-Nusayri nüfusun da sınırımızın öte yakasında kıyamdan geçirildiğinin haberleri takip etmektedir. Bahsettik ya, savaşın en başından bu yana tarafgirlik hayatların sorumsuzca zaptına ve yok edilmesine yancılık olarak bir kez daha birilerinin, hiç tanıyamayacağımız birilerinin geleceğini çalmaktadır. Burası böyle bir ülkedir. Büyük ülke masalının büyüklüğünü ve kıvançlanılan şeylerin arasına savaş suçları da eklenmektedir böyle böyle. Seymour Hersh’in makalesinde yer verdiği şekliyle sârin gazı ile kitlesel kıyamın temellerini atan bir ülke olduğumuz ifşaa olunur. Koca bir kent tarumar edilirken bir şekilde kıyam için gerekli olan malzemelerin güzergâhı olduğumuz, devletin bilgisinde bunların taşındığı ifşaa olunur. Bilgi, belge ve söz ortadadır. Lakin Hersh gibi bir gazeteci de paraleldir. Alabileceği yegâne yanıt odur!

 

Kesintisiz bir uzamda yerle yeksan edilen üzerinde tepinilerek, çekiştirilerek, kıyasıya hırpalanarak daha fazla zorlayarak istikbali sağlanmaya çalışılan şey zulmün kanıksatılmasıdır. Ne yapılırsa bu erk eliyle hayırlısının tabidir ki o olduğunun idrakidir, savunuşudur gördüğümüz, ne fena. Kanıksatılabilen zulümlerle yolun kesiştirilebilmesidir gerçek. Yüz altmış dokuzuncu yılını tarihinde eşine az rastlanır zorbalık ve kıyamla kutlayan! Bir teşkilatın huzur ve güven ortamının teminatı diye Evren’in sayıklamasının tekrarlanmasıdır dert olan. Bütün suretin gerçekliği halen ortadayken “destan yazdılar” diye cümlelerin kurulabilmesidir düşündürücü olan. Temelleri gün öncesinde atılan, her gün sözüm ona değişikliklerin gerçekleştirildiği Mit Yasasına dair eklemelerle bu şemalsizliği daha da kalıcı, kurcalanamaz ve sorgulanamaz kılacak; -bir bin dokuz yüz seksen dört- yazınsalından hakikatine varmamıza yol verilecektir. Belediye seçimlerinin açıkça bir iktidarı onama, onaylama, her şeyine a’dan z’ye olur verme referandumuna dönüştürüldüğü bir o kadar hile ile hırsızlığın bir dolu gaspın gerçekleştirildiği sözüm ona işte bu demokrasi dersinde, millet bize temizlik yetkisi verdi buyrulmasıdır bizatihi sorgulanması öncelikli olan, asıl dikkatle takip edilmesi gereken.

 

Yıkım ve tehdidin birbiri ardına ve bunca sık yinelenebildiği bir ülkede olağanın artık olağanüstü hallerden mürekkep olduğunu biliyoruz. Her yeni gün bu kanıksatılmaya çalışılan boyunduruk düzeninin bekası adına çok daha fazla mengenenin sıkıştırıldığı bir kapanın kendisidir bu ülke. El birliğiyle böylesine dönüştürülüyor. Her ne yana dönersek dönelim her nasıl davranırsak davranalım hükümran olan dil erke ait söz bizim, sıradan olanın tahayyüllerini bozguna uğratmak adına kah Roboski’de, kah Kessab’da, kah Samandağı’nda, kah Ceylanpınar’da kısaca her yerde ve her şekilde tahakkümünü eylemeye devam etmektedir. Burası Türkiye yok öyle bahsi bir bakarsınız Roboski’de gözaltı olarak kendini hatırlatır. Yirmi iki kişi sınır ticareti yaptıkları için devlet ağzıyla kaçağa gittikleri için gözaltına alınırlar. Makamlar ve mevkiiler işte böyle derinlemesine, çözümlenmesi beklentilenen bir kıyamı örtbas ederken geride kalanlara da hayatı dar etmektedir dar. Van’da, Rojava sınırına kazılan hendekler için düzenlenen eylemde dört genç gözaltına alınır. Beş yaşındaki bir çocuk da polislerce darp edilir. Çocuklarına kıymaya doymayan ülke için bu sınırların her ne manaya geldiği bir kere daha özet geçilir. Öte yandan da oralarda kamuflaj ile yedi, yirmi dört yapılanlar, ülkenin batısına gelindiğinde ise mutlak biat adına destan yazanlar olarak alkışlananların Greif-Hakan Plastik işçilerini derdest ederken kendini gösterir. Ankara’ya yürüyen Yatağan İşçilerinin, haklarını gasp edenlerden geri almak için verdikleri mücadele karşılığında gaz ve copa dönüşüp her zamanki kadar ağır zapturapta evirilmektedir. Gezi Direnişi sırasında gözünü bir fişek yüzünden kaybeden, bu anları da kaydeden Okan Özçelik’in, hem derdest edilip hem de hayatına kast edilen Hakan Yaman’ın akıbetlerini hazırlayanların! İçişleri Bakanlığı nezdinde sağırlıkla, inat ve itinayla kayıtsızlıktır. Hopa’da katledilen, Metin Lokumcu için tazminata İçişleri Bakanlığı’nın “Kamu düzenini bozdu ve öldü, ne tazminatı” bahsini yineleyebilmesindedir saklı duran burası Türkiye bahsi. Adaletsizliğin gün yüzü bulduğu bir ülkedir. Kıyamların ardının yanıtsız konulmasından zerrece hicap duyulmayan bir yerdir. Nereye istiyorsanız oraya başvurun, burası bizim dediğimizin ötesine ulaşmayacak bir menzildir diklenmesinin tam da üzerindeyizdir işte. Görünenler ile gerçek kısacık bir aralıkta bir görünüp bir kaybolan sırra kadem basan bir olgu değildir hemen hiç öyle olmamıştır. Burası Türkiye sözünün vurgusunun altında ve kıyısında her şeyin nasıl muntazam bir özen ile müesses nizamın vesayetini tanımlandırmak ve muhafaza etmek adına şekillendirildiğini özetleyen örnekler ile doludur. Bir kıssadan çok daha fazlası yaşadıklarımızın hakikatindedir. Yaşatılanların tamamı bir karşıtlık veya etkiye-tepki değildir. Sözsüzlüğün reçetelendirildiği, daha fazla itaatin zikredildiği, her yerde ve her şekilde aslen demokrasi bahsinin boşa çıkartıldığı, sorgusuzluğun tavsiye olunduğu bir ülke bina olunmaktadır. Sağlam iradenin ortaya koyduğu her an ve her şekilde, sacayakları desteksiz, korunaksız, daima diken üstünde, tehditlere karşı, her yanındaki düşmanlara karşı, akla ve fikre karşı rehinelikten başkası değildir. Sağlama alınmak istenen son tahlilde sıra neferliğidir. Sıranın sessiz her şeye uyumlu ve itaatkar üyeliğidir teklemeksizin bir an bile düşünmeksizin. İkinci defa bir ikaza gerek olmaksızın riayettir.

 

Burası bir denklik mabedi değildir. Herkesin ve her şeyin bir karşılığının olduğu bir yer değildir. Sözün, kelamın, sesin yakının kesintisizleştiği bir mefhum değildir. Aksaklığın giderilmesine geç de olsa çalışılan bir yer değildir. Eksiğin veya gediğin tükendiği bir yer asla değildir. Her an ve her şekilde tahakküm ve ona el verenlerin, yönünü çizenlerin yok öyle dediği, demekten kaçınmadığı bir yerdir burası, bu ülke. Hemen her anında “küçük” birer kıyamet koparken tam anlamıyla curcunanın, alaya almaların devam ettiği bir yerdir. Oturduğumuz yer, üzerinde adım attığımız topraklar bir yas evinin kendisiyken düğün bayramın yapılmasının salık verilebildiği bir tımarhanedir bu ülke. Bugünün ülkesi yanıtsız soruların havada kurşun kadar ağır yankılanmaya devam ettiği bir platodur. Düşlerimiz eksik, hayallerin tamamlayıcı olan kelam, ümit berhava, gün karanlık gece zorbalıkla hemhalken söyleyin nasıl etmeli, ne yapmalı da derman bulmalıyız. Burası Türkiye bahsi sürekli güncellenirken, her şey eksik gedik konulurken, yılgınlığa teslimiyet için, karanlığa rehin kalmak için çok daha fenalarının katara eklenebileceğinin ifşa olunduğu, gösterildiği bir ülkede ne yapmalıyız ki gerçekten sözü işitebilelim, itirazları kaile alabilelim. Devletten önce, muktedirden önce, neoliberalizm çarklarında yok olmadan önce.

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler