Misak Tunçboyacı/ Vesikalar, Suretler, Sözcükler… Bir Soru: Yaşayacak Mıyız?


  • Gündem
  • 24 Mar 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

 

Turkey-Flag By Julia Manzerova“Ne olduğunuz, sizi oluştu­ran sayısız öğeyi, bu öğelerin kendi içlerindeki güçlü iletişimlerine bağlayan etkinlikten çıkar… Yaşam hiçbir zaman tek bir noktada bu­lunmaz: Hızla bir noktadan öbürüne geçer.” (Georges Bataille)

 

Vesikalar biriktiriyoruz. Heyula öylesine hızlı öylesine aralıksız bir biçimde sürüp gidiyor, geçip gidiyor ki söze karşılık bulamadığımızı, tatava yapmayın denilenleri ancak ve ancak biriktirebiliyoruz gün be gün an be an. Karanlığın hangi ellerde nasıl yükseltildiğini idrak ettiğimizden bu yana delirmemek adına çoğaltıyoruz vesikaları. Kimisinde utancı, kimisinde yası, kimisinde kederi kimisinde haksızlıkları ama hepsinde ve hepsi ile apayrı bir adaletsizliği sabitliyoruz. Bilmemiz gerekenlerden haberdar olabildiklerimizi o vesikalarla istifliyoruz. Zamandan mekândan bağımsız, ilaveten sözlerden uzak, bir keskin ayrıştırıcı olan; ama ve fakatlardan arınmış düpedüz arda kalanın özeti esas derdi ancak vesikalarla sırtlayabiliyoruz. Okuyoruz duyuyoruz ve görüyoruz basıyoruz beğen ya da beğenme tuşlarına hep bir biçimde yokluyoruz. Vesikalar boylu boyunca dizilirken unuttuklarımızın ne kadar çok olduğunu fark ediyoruz. Gümbürtü, heyula deyip durduğumuz şeyin nasıl kör karanlık olduğunu nihayetinde anlıyoruz. Ya ağlıyoruz ya öfkeleniyoruz ya da ikisi birden hiç ara vermeden doğrucu davut! olduğunu ilan edip duran devletlunun kara propagandası karşısında hiçbir şans yok denilirken işte o kalbimizin üzerine taşıdığımız vesikalara sığınıyoruz. O vesikalar ile birlikte hayatın her ne hallere konulduğunu anlamaya çalışıyoruz. Hala anlaşılmayan yanları da varmış diye şaşkınlığımız bundandır az biraz da. Salak yerine konuluşumuz, gün aşırı hedef tahtasına konulmaları, birbiri ardına laf ebelikleriyle dolduruşa getirilen duyar! sahibi münferit kitlelerin göremediği, görmek istemediğini o vesikalar ile kurduğumuz sessiz bağlarda arşınlıyoruz. Onlar hayatı gasp ederken, yağmalamak için fırsat kollarken, dört dönerken her yerde biz sadece hayatlarımızdan çaldıklarının hesabının, akıbetinin peşinde ilerliyoruz. Birileri aranırken durmaksızın ‘alo fatih’ hatlarından işin doğrusu sandığınız gibi değil diye yinelerken, aralıksız ezberden konuşurken muktedir, kimilerinin görmediği vesikalar ile hayatın şimdisinde ayakta kalmaya çalışıyoruz. Bundan sonrası ne olacak bahsi hep canlı. Doğrunun, eğilip bükülebilir bir mesele haline dönüştürülmesinin karşıtlığın halka dair, ona ait olan her şeyde alenileştiği bunca uluorta sergilendiği bir yerde oyunu, trajediyi, vahameti her dakika, he an daha kolay anlıyoruz. Kumpasların ve tezgâhların sınırlarında al gülüm ver gülümlerin çok daha büyük baskılar için ‘sebep’ olarak bellendiği bu yerde zalimliğin nasıl kotarıldığını, neden hangi isnatla ve bir o kadar da hevesle sahip çıkıldığını anlamaya çalışıyoruz.

 

Vesikalar, donuk kareler, sabitlenmiş anlar sepyalaşmış belki az biraz silik ama kaybolmayan ve bir dolu bakışın resmedildiği suretler pek çok sözcükten artık çok daha anlamlı geliyor. Evlerin tavan aralarında, sandıkların dibinde, bir yerlerde saklı duran insana dair olanlarla yeniden buluşmaya çabalanıyoruz. Her şey bir sicim koca bir mızrap gibi tam da böğrümüze saplanırken, hayat esasında ne demekmiş iktidardan bağımsız onu arıyoruz daima. İktidar dediğimiz kurumsalın bütün bu hatıratı, kadraja sığdırılmış olanı nasıl olsa unutacaksınız tavrına karşı hiçte unutmadığımızı yineleyebilmeye çalışıyoruz. Her an ezber akıl, yok sayıp hakir görürken hayır buradayız işte derken buluyoruz sessizlik içerisinde. Hala dün olmuş gibi olup bitenleri hatırlamaya devam ediyoruz yediğimiz içtiğimiz kadar eminiz ve farkındayız diye sözlere dökülüyoruz. Vesikalar biriktiriyoruz, sol yanımız komple çocuk resimleri ağırlıkla on beşinden yukarıya doğru hiç büyümeyen, büyütülmelerine asla müsaade edilmeyen resimlerle donatılmış haldeyiz bu ahvalde. Hayır, ağlak bir edebiyat, romantize edilmiş bir söz değil tam aksine nasıl bir ülkede yaşadığımızı zihne kazıtan vesikalar, o sol yanımızda koca bir cenahı oluşturuyor. Her gün, bir başka zulme tanık yazıldığımız bu yerde sadece isimleri, bir kaçının cümleleri ya da kulak verdikleri bir kaç müzik kalıyor geriye elimize, belleğimize. Bir yanımız komple donatılırken vesikalarla toplumun yüzeyinden değil artık çok derininden kırılmalara yol verilmesin, ayrıştırmaları ve ahlaki savunuşu bir yana hoyratça devletlû ağzında yeni felaketlere çabalanışını görüyoruz artık. Her hamle mutlak doğru olarak zikredilenlerin nasıl büyük birer yanlış olduğunu serimliyor. Car car car miting meydanlarında amigolara yuhalatılan, ithamlar, yaftalamalar ve hakir görmelerin için illa onay beklenen ya bizdensiniz, ya da onlardansınız sınaması ve seçeneksizliği günü dar ediyor. Kolay olmayan yaşam büyük biraderlik sınavında birbirlerini alaşağı etmeye çalışanlar eliyle her gün daha bir zora koşuluyor. Biyopolitika sıradan olanın ruhunu siyasi denklik, güç kudret bulma ya da olma güncesinde heder ettirenin ta kendisi oluyor. Nevi şahsına münhasıran her şeyin olağan rutinde ilerleyen bir ülkede olmadığımız handiyse her şeyin ölçülüp biçildiği bir uzamda her şekilde yapılanların da kasten yıkım adına olduğunu göstere gelen bir güncelliktir karşılaştığımız. Sözün detay bildirilmesi, ezberlerin çokluğu bundandır hep. Düzayak bir ‘faşizm’ edimi kendiliğinden ortaya çıkmış olan değil, bir sonuç kabilinden bu ülkenin kucağına bırakılan bir ayrıştırıcının ta kendisidir. Kullanılan -elek- öylesine esnek ki herkesi o potaya dâhil etmek için hiçbir çıkarsama ve yaftadan kaçınılmıyor. Gel de yaşa! dediğimiz şey tam da bunun üzerinden yükselmektedir. Her şeyin üzerinde, üstünde kendini konumlandıran aklın fecaati, kıyamı bu bahisten başlamaktadır. Savunulan cümleleri, kurulan karşıtlıkları mazeretlerin hepsi bu iklimi kalıcı kılmak içindir. Statüko kendini yenilerken on iki yılda, ambalajın içi de içeriği de, geleceğe kastı da meydandadır artık. Hiçbir şey sonuçsuz, sonsuz kalmayacaktır denilirken her şeyin karanlığa emanetidir, rehin edilmesindeki aceleciliktir karşılaştığımız tablo budur.

 

Topyekun zıvanadan çıkan engellemeler, yasak hemşerimcilik bir ontolojik kanıt olarak ‘demosun’ nihai halinin çözümlemesini yapacaktır. Hedeflenen, ileriye doğru denilen, yıkılmazlığı zikredilip durulurken muktedirin, iktidar oyunlarının sahnesinde boğuntuya koydukları kepazelikleri konuşanların, dillendirenlerin, ortaya çıkan rezaletlerin boyutunun sıfırlanması, eksilere düşürülmesidir. Atfedilen şeylerin devletin şimdisine sahip olanın yapabildikleri olarak değerlendirmek mümkündür. İsmi geçtiğinde kutsala saygısızlık ediliyor mu edilmiyor mu bahsinin açılmasıdır mesele. Mesele, yasama yürütme ve yargı eksiksiz bir biçimde tek adama bağlanmasını talep etmenin normal karşılanması gayretidir. Her yer her şey, her yer çok fena bir şey olmuş, varmış, eksik kalan kısımları için de tamamen teyakkuza geçilmişken reklâmdaki gibi tahayyülün rehin edilmesi, istisnasız teslim olunması zikrolunmaktadır bayrak, şiir sözleri bir detaydır bu bahiste işte bu güncellikte. Eleştiri sınırının çok ama çok geriye düşürüldüğü, alarm zillerinin eskisinden de erken devreye sokulduğu bir uzamdır işte ustanın güncesindeki ülke. Tastamam hayallerini tanımlandıran ülke. Kolektif belleğe ve sorgulayan akıla, dahası ne oluyoruz bahsini aklında diri tutanlar için, onlara karşı mücadele sınırsızdır böyledir bu uzamda. Bugün gördüğümüz ülke vesikası oluşturulan suret milli mücadele, istiklal savaşı, kutsal addedilenin korunması, tek bayrak, tek dil ve tek devlet söylemi bütünüyle rezaletin dik alası olarak olan bitenleri unutturmak içindir. Elden ele alttan alta dolaşıma sokulan listeler, miting alanlarına çağrılan isimlerin yanlarında taşıdıkları bir sonraki torba soruşturmaya konu edilebilecek isimlerin çokluğudur mesele. Rant, yağma al takke ver külah soygun devam ederken, halkın hiçe sayılması, korku dağlarının yeniden yükseltilmesidir asıl gaile. Gün bunu gösterip aynalayandır. Zıvanadan çıkan devlet sahipliliği bu sefer tek adam üzerinden şekillendirilmektedir. Mütedeyyin olanın müesses nizamı gerçek bir yıkım için yapılabileceklerin, takınılacak tavır, ifşa ve yok etmelerin, bir dolu hak gaspının henüz çok ama çok başında olduğumuzu göstere gelmektedir. Kökünü kazıyacağız bahsinde rezilliğin, yağmanın, kıyamın değil, onu yapanlardan hesap sorulmasının değil bunun bahsedildiği sosyal medyanın engellenmesinden bu bahis açıkça okunabilir. Takibat ortaya çıkanların hesaplarını vermek adına değil bütünüyle her şeyi örtbas içindir. Yedi gün yirmi dört saat mitinglerden ve televizyon ile gazetelerden ve reklâm panolarından iktidara ait olan her mekanizma ile oluşturulup paylaşılan görüşler hep bunu sağlayabilmek içindir. Hemen hiçbir şeyi sorgulatmayıp yağma düzenini bu güncesini sıfır zayiatla atlatarak yola devam etmek içindir yapılan edilenler. Her şeyin, karabasan gibi bir döngü dâhilinde savunulup her savunma çabasında önüne milli takısı getirilen oysa halkın önemli bir kesiminin halen bilmediği bir biçimde işitmiş olsa da günaha girerim gibi! ara kurtarıcılarla kulaklarını kapalı tutmayı normal saydığı, bunca şeyden sonra halen böyle gördüğü bir yerde utançtır bu tablo. Efelenmeleriyle, toptancı yaftalamalarındaki kabadayılıklarıyla milletin hizmetkârlığı konusunda beyaz değiliz zenciyiz sözünü ön plana çıkartırken, her şeyi dış mihrakların kumpası olarak değerlendirirken “muktedir” olan bitenin, fecaatin karanlığı bunca engellemeye rağmen görülmektedir. Koşulsuz ve şartsız hesap vermek bahsi çoktan ötelenmiştir bu menzilde, işte bu ülkede. Doğrunun nasıl kolay eğilip büküldüğü, eğrinin nasıl düz belletilmeye çalışıldığı artık aleniyettedir. Her şeyi montaj bildirilirken erk eliyle işte bütün bu savunuşlar gerçeğin ta kendisi, erk eliyle ortaya dökülenlerin onanması ve sahip çıkılmasıdır kepazelik güncesi. Bugün yaşadığımız güncelliğin elbet literatürde bir karşılığı mevcuttur. Demokrasi dediğimizin lafta kalmış, hakikatte işlevsiz bir uydur kaydır dostlar alış verişte görsün hale dönüştürüldüğü mahkûm edildiği artık ortaya çıkmaktadır.

 

Yaşatmayan bu da yetmezmiş gibi sorgulattırmayan, düşündürmeyen, sual olunana hep kayıtsız, ses çıkartılmasına öfkeli daha pek çok evrede artık bileylenmiş çok daha kötü yakıştırmaların zikredildiği bir iklim gerçeğimiz kılınmaktadır. Düzen hakkında söz söyleyeni öteki’den başlayıp affedersin Ermeni’sinden, biliyorsunuz bunlar Zerdüşt’e, bir kısım Alevi’ye, barışın altına dinamit koyan Kürtler’e ve daha pek çok kez hep birlikte işiteceğimiz Dhkp-c’li çocuk! gibi çıkarsamalarla lime lime edip, serbest vezin ırkçılığı, linç teşvikini fark etmek mümkündür. Kan dökülmesini hınç için yeni hedeflerin ortaya çıkartılmasını içte yetmez dışta düşman unsurların çoğaltımını millet eğilmez Türkiye ise yıkılmaz aforizmasından özetlemeye çalışan savunuşun aslında daha başa ne işler açabileceğinin arifesindeyiz. Teslimiyet için hemen her şey erk eliyle yönlendirilirken bizatihi sürdürülmek istenen bu tahayyüldür bugünlerde ötesi yok. Faşizm bir tavır, edim olmaktan o sınırların içinde kalakalan bir olgudan kare kare hakikatle örülen geliştirilen halka karşı halka rağmen savunulan korunan kollanan bir dönüşümle ayrıştırılmazımız kılınmaktadır artık. Habis bir ur gibi, bünyede yayılmaya devam eden bir kist gibi artarak ve çoğalarak, bendini ve sınırlarını yıkarak ilerleyen faşizm sarmalındayız. İhtimallerin yarına dair sözün ve umudun sıfırlandığı argümanların yermek, yıkmak, yok etmek, şamar indirmek, üzerinden şekillendirildiği nihayetinde gerçek kılındığı bir mevzii dâhilindeyiz. Dört yanımız değişmez bir sağlam iradenin mutlak doğruları olarak ilan olduklarıyla sarılıp sarmalanmış. Sıkış tepiş, tıka basa bu doğru diye bildirilen yanlışların uzamında ve düzeninde günün tahliliyse zift karasını imlemektedir. Belirginleşen karanlık özümüzü işgal ediyor. Durmak yok yola devam şiarı az biraz da bunun içindir zaten. Barkodlanıp numaralandırılmış, zihnine ipotek koyulmuş ve her şeyi, vatan millet sakarya ile sınayan bir yapım! gündelikliğin tüm sathında kendini konumlandırıyor. Dört yanımızı sarıyor. Siyasanın, bugünün ülkesinde ben ben! diye söze başlayanların konu ilhak, yıkım, zulüm, savaş olunca birbirlerine benzeştiğini hala anlamamak bu kuşatmanın varlığını kalıcılaştırıyor. Düzen olarak gösterilen düzensizliğin bizatihi kendisiyken bu kaostan kurtuluşun reçetesiyse daha fazla teslimiyetten geçtiği yineleniyor.

 

Biat et itaat et, itimat et, vatan, millet, bayrak sevgisi derken, halen bu dile dolanıp durulurken her şey olup biterken bütün o söz nutuklar, büyük sözler, reklâm panolarından yansıyanlar vd asıl kamufle edici ya da örtbas için kullanılan tavrın kendisi haline dönüştürülüyor. Oysa yıkımın tam ortasındayız. Oysa fecaatin bir küçük kıyametten çok daha derinliklisi olduğunun idrakindeyiz. Oysa mevzu sadece rant, yağma değil, adları hep beyefendi olarak anılanların, asgari ücretle geçinen bir halkın gözünün içine baka baka yola devam şıkkını dayatmasıdır. Oy verin, biz çalalım size de ekmek çeyrek altın, üç yüz beş yüz lira takdim edelim lahzası ile hakaretin cismanileştirilmesidir mesele. Oysa fark etmeseler de yasın içerisindeyiz hala bu ülkede hala. Sırtlandığımız vesikalar biriktirdiklerimiz, hep yanı başımızda yolunda gitmeyen bir şeyler var demek için bin tane şey geçiyor içimizden eksiğimiz var!. Eksik konulduklarımız, ayrı düşürüldüklerimiz var. Birlikte güzelken bir arada zoraki bu devlet hıncıyla, linçiyle apayrı düşürüldüklerimiz var. Kimisini uçurtmasından kimisini çubuklu formasından, kimisini duvara kazıdığı iki satırlık hayallerimizi satmadık ya bahsinden, kimisini ufkundan bu koca şehirdekilerden çok daha büyük tahayyüllerinden bildiklerimiz var. İnsan olmanın bunca zulme rağmen halen sessiz çığlıklarıyla, vakur duruşlarıyla koruyanların hatıratı var. “Özgürlük adı altında kimse bizim mahremimize giremez.” bahsiyle kendini yasakları, engellemeleri ve kıyamları savunup dururken zevat! için hiçbir zaman anlayamayacakları yaramız var. Adaletin tecelli etmediği, kimsenin onlar için ön ayak olmadığı, haklarını savunmadığı bir ülkede yaşadığımız idraki var. Acı sabitlenirken bu bir dolu vesika bize kestirmeden bir okuma imkânı sağlıyor. Yaşayabilecek miyiz, sandık bahsinde sözümüzü eyleyip, sandık sonrasında acımızla, vesikalarımızla bir başımıza kala kalacağımızı bilerek

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler