Misak Tunçboyacı/ Yastan Sonrası…Ya Sonrası?


  • Gündem
  • 20 Oca 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

 

Cümleleri üst üste dizmek, birbiri peşi sıra yazmak, ekleyip bir dolusunu kocaman anlam çorbaları kaynatmak, eksiği gediği olsa da yaşayadurduğumuz hayattan bize arta kalana dair nüveleri denk getirmek uzun boylu bir meseledir. Her yerinden ve her zaman birbirinden nefasetsiz, hayasız, arsız çarpıtmaların, denk getirilen had bildirimlerinin en görünmeyecek, en bilinmeyecek zaman dilimlerinde tarafımıza sunulduğu, “Al, bu kısmetin’ diye başımıza çalındığı güncellikte anlatabilmek onca şeyin ardından eskisinden zor bu yeni’nin ülkesinde. Yenileşen hiçbir şey yokken o bildiğimiz eskiye dair her ne varsa bedbin, onun tastamam bir kez daha cilalanıp üzerimize salındığı, üzerimizde denenmesi için çabalanıldığı yerde sözü unutmamak, yazının başına geçildiğinde oldukça zorlayan bir durumu beraberinde getiriyor. Delirmemek için yazmak, bir çıkış aramak için sözcüklere sığınırken hangi kelimeleri seçmeniz gerektiğini düşündüğünüzde ortaya çıkan derin tereddütlerdir bahsetmek istediğimiz. Tereddüdün bunca sıklıkla kapınızı çalmasıdır. Herhangi bir menfaat için, birilerinin haksız yere yaptıklarını ifade edebilmek, görünür kılabilmek için kalemi kırmadan konuşabilmenin ve yazabilmenin bu sathı mahalde nasıl da zor olduğu göz önüne getirildiğinde, sanırız bu anlatmak istediğimiz daha net anlaşılacaktır.

 

Yıllar yılıdır ezber edilmiş olan söylemlerin, birbirinin aynısı teranelerin her defasında had bildirmek için kurgulanan yeni hedefleri-yolları ortaya çıkarttığı, korunup ve kollanıp başımıza tebelleş edilen bu yerde hayat nedir? Hayata dair kelamı şüpheye düşmeksizin iliştirebilmek, bütün bu sınırların ötesindekine anlatabilmenin bir görev değil tam tersine önemini idrak ettirmekle anlatabilmekle alakalı olduğu meydandadır. Afakî olan bir diğer gerçekse sözü eyleyebilmenin, sözü unutmadan hatırlayabilmenin, yük edindiğimiz bu sarmal içerisindeki ağır karşılığıdır. Her defasında kesintisizin, aralıksızın eylediği şiddetin, attığı hamlelerin, dur durak bilmeksizin yinelediği ezberlerin tamamı hayatlarımızı çalmaya devam etmektedir. Hayat çalmak lafın gelişi değil, bir nüve olarak güzel bir betimleme değil tastamam kötülüğün cismanileştirildiği bir anlık karşılaşmadır. Kötülük öylesine sıradan ve olağan belleniyor ki bir sahne sonra bir gün sonra karşılaşacaklarımız, bütün o küçük kıyametleri sineye çekmemiz hep olduğu üzere yineleniyor. Sineye çekilecek her ne kaldıysa artık onun da limitleri zorlanarak, onun da sınırları alaşağı edilmek bir yana daha da genişletilerek bir de böyle bir sınanışa tabi tutuluyoruz. Kötülükleri normal / alelade bir mesel haline indirgeyen hemen her şeyde / vakada sorumluluklarını artık alenen umursamayan, hesap sorulmasını önemsemeyen, “Varsa yoksa kendi doğrularım var, gerisi yalan” buyuran erkânı görebilmemize vesile teşkil eden bir sarmalın içerisindeyiz. Yüzsüzlük gemiyi azıya aldığından bu yana ifşa olunan her vakanın ardından bir sessizlik sarmalının bütün o yüzleri kızarması gerekenlerce zerre değer verilmediğini ortaya çıkartan bir karaşınlıktır yaşadığımız. Ne var ki acılar ne tek başına yaşanmaktadır ne de sadece belirli bir kesimi, alıştıkları söylemle marjinal olarak tanımlandırdıkları ötekilerini vurmaktadır Herkesi her an ve her şekilde sınırlandıran, delip geçen bir meselenin tözüdür o gördüklerimiz.

 

Bugünlerde kayıt altına alınmaya devam edilen, denetim-gözetim toplumundan şekillendirdikleri ‘halk’ ünvanının her ne olduğunun ifşasından bu yana geçen sürede bir dolu foyanın, bir dolu masalın altından gerçek ortaya çıkmaya devam etmektedir. Onca engel-mani olma gayretine rağmen hayat kendi rotasını öz kendi zeminini çatlağından sızarak arşınlamaya devam etmektedir, edecektir. Yinelenen yalanların büyük harflerle kotarılmış o büyük ‘devlet’ söylemlerinin tam da dibinde insana verilmeyen değerden bunu anlamlandırabilmeyi söz konusu edebiliriz. Yaşadığımız güncelliğin tastamam erkler arası mücadele değil tam da Stirner’in bahsettiği “Özgürlük ancak rüyalarda yaşanır” bahsini gerçeğe ulaştıran kesitleri görebildiğimiz nasılsa kimse fark etmez denilerek yapılan / reva görülen hiddetin başka tezahürlerine tanık olduğumuz bir sarmal olduğu anlaşılabilir belki, bir ihtimal. Dönüşümün çok zamandır gerçekçi kılındığının söylendiği bu yerde esası bir kere fark ettiğinizde asıl dönüşümün adaletsizlik, özgürlüğün zapturaptı, delidumrulluk, hürriyet gaspları ve bütün bunları saman altından yürütmek için orta oyunlarının çokluğu olduğu idrak edilebilir bir ihtimal.

 

Anlatmaya çalıştığımız zor.  Birbirine lehimlenen kelimelerin paralelinde, paralel paralel diye bahsedilen devletin kendisinden, ayan beyan ortada olan dümdüzüne kadar her sekansta, her an dahilinde kendi bildiği, kendi anladığını yinelemesidir karşılaştığımız. Hayatı öylesine kör bir noktaya çekme, öylesine kör kuyuların dibine yollama şiarıdır ki ellerini kollarını soktukları, akçeli işlerin yanında yedi yılda bir arpa boyu yol bile alınmayan bir Hrant Dink’in katledilmesinde bunu görebilmek mümkündür. Bir Ermeni olarak yazının başına geçtiğimde bahsetmenin neden zor olduğu sorgusuna düşüp durdum. Yazamıyorduk yeteri kadar anlattığımızı sandığımız için, kelamı tekrar oraya çekebilmenin mümkünatı yokmuş gibi geliyordu. Oysa bugün bunca şey olup bittikten sonra tiyatronun aralıksız sürdürüldüğü bu yerde bahsi yeniden açmak elbet zor ama asla mümkünatsız değilmiş, idrak ettim. Sıradan bir yurttaş tahayyülüne varabilmek için herhangi birisinden bir farkı olmadığını yinelemek için eline geçen her fırsatta, hatta faşist tosuncukların toplantıları da dâhil olmak üzere davet edildiği her yerde kelamını anlatmaktan, doğru bildiğini zikretmekten çekinmeyen bir adamın ardından bize kalan neydi? Düşünmek, taşınmak kendi dört duvarımız altında, içimizdeki en cesurun söze karışmasının rehavetinin bitmesinden sonra söz / cümle kurmaya çalışanlar olarak neresindeydik bu hayatın? Kardeşliği laf ola bir slogan gibi sakız gibi çiğnenen bir şey gibi değil yürekten doğru ve hatasız bir biçimde birbirimizin derdine vakıf olarak konuşabilmek için el altında tutmuyor muyduk? Yıllar sonra Hrant Dink’in anlattığı, halen günümüzün sığlığına kendini kaptıran erkâna, yancısına, hala onun için’ hıyanet eden’ diye(!) (daha fena betimleler var ama yazmak mümkün değil) kestirmeden yaftalara girişenlerin karşısında bize kalan neydi? Bunca yüzsüzlüğün, bir dolu fecaatin eylendiği bu yerde devletin eliyle koluyla zihniyeti adam sendeciliğiyle önce hedef tahtasına konulup daha sonra tetikçinin birisine katledeceksin diye buyrulan bir yandan sıradan görünen o bilge insandan bize ne kaldı?

 

Yedi uzun yılın ardından dava hala yerinde saymaya devam ediyor. Ne bir ilerleme ne bir gelişme söz konusu edilebilir. Haddizatında Ermeni’nin katlinin hesabının zaten bunca uzun uzadıya muhabbeti söz konusu bile edilmemelidir diye aklın en kör noktalarında dolaşanlardan bugün bizatihi tanık olduğumuz gibi beyaz bereli polislerin şen kahkahalarıyla ortalıkları çınlattıkları Ergenekon Caddesi üzerinde karşılaştıklarımız bize yeterince çok şeyi açıktan anlatmaktadır. Meşum bir partimizin her yerden aşina olduğumuz bayrağının bir muzaffer zafer kazanılmış gibi camlardan sarkıtılmasıdır.  Caddede olan biten yası görmemezlik gailesiyle yapa geldiklerini gördüğümüzde hep var olan kinin / devlet denilenin ötekileştirmesinin nasıl sirayet ettiğini bir kere daha tanıklık etmiş oluruz. Hep bizim anlatmamız beklentilenen bu yerde, bu sathı mahalde devlet için tehdidin ta kendisi olanlar haricindeki bu ülkenin yurttaşları bizler yerine o karanlığa bir kere daha seslendiklerinde / unutturmayacağız meselini yükselttiklerinde karşılaştığımız bunca köşeye kıstırılmışlık içinde bir anlık da olsa nefes alabileceğimiz gerçeğiydi. Oysa hakikatin vadesi sadece insanlar o caddeden çekilene kadar, evlerine dönüp de bilgisayarlarının başına geçene, ekranlardan haberleri seyredene kadardı. Bunca sıkış tıkış bir aralık. Mümkünsüzlüğünü çok daha rahat anladığımız birbirimizin birilerine tehdit olmadığını sadece istenenin adaletin kaçırılmadığı, hakkaniyetin lafta kalmadığı bir eşitlik üzerinden şekli şemali dosdoğru takısız janjansız bir ‘demokrasi’, adil bir ülke olduğunun idraki henüz ulaşmaması insanı düşündürüyor. “Neresindeyiz bu hayatın?” diye. Neden halen Müslüman mahallesinde salyangoz satmak, bu ülkenin ekmeğini yiyip bir de ihanet edenler kıstası ile baş başa bırakılıyoruz? Nedenleri sadece bir ırk ve kimlik problemi olarak değil, bu devlet dediğimizin yüz yıldır ezberinde tuttuğu; “Nefret edeceksiniz, hiçbir türlü ortak uzamı ya da yolu bulamayacaksınız, çünkü öylesine aklı ve fikri alaşağı edeceğiz ki, hiçbirinizin derdinden haberdar olamayacaksınız, vakıf olamayacaksınız” kısmının cismanileştirilmesidir düşündürücülüğünü korumaya devam eden. Bilip bilmeden kelamlarını ötekisine yönlendirenlerin devletin varoluşu için tehdit olarak gördüklerine karşı eylediklerinin sonsuzluğu, çoğunluk olarak adlandırılanların yüzdeler ile belirginleştirilmeye çalışılanların daha kırk fırın ekmek yemesi gerektiğini ortaya çıkartıyor. Derdi anlamayı başkalarının iteklemesiyle değil kendiliğinden fark edebilmek ile bu sınırlandırılmışlık, tıpkı Hrant Dink gibi yeni kelamlar ile o uğursuz yekparelik aşılabilir. Yekpare bir aşılmazlık olarak zikredilenlerin, kaskatı kesilmiş devlet aklının ötesine geçebilmek ancak sözü çoğaltarak mümkün olabilir. Tıpkı Gezi Direnişi’nde gördüğümüzü tıpkı birçoğumuz için uzak bir yer, bilinmez bir mahalle, yer olan Gazi, Tuzluçayır, Antakya, Eskişehir ve nicelerinde ortaya çıkan irade gibi. Yapabilecek miyiz göreceğiz. Dahası ona kastedenlerin bugün Roboski’de 34 insanın canına kıyanların ardından davanın takipçiliğini sürdürmeye gayret eden, seslerini duyururken tek beklentilerinin adalet olduğu bunca bilinmesine karşı şafak baskınına uğrayan ailelerin başına getirileni gördüğümüzde yeniden fark edebilecek miyiz? Devlet dediğimizin sadece cana kasteden değil, sadece katliam, soykırım değil aynı zamanda zihniyet kötürümlüğünü kalıcılaştırmak için her şeyini seferber etmeyi asla es geçmeyen bir yapı olduğunun farkına ulaşabilecek miyiz? Bir dolu yasın ortasında yedi insanın ( birisi o kıyamdan güç bela hayatta kalabilmiş bir insana) evlerinin didik didik edilmesi, başlarından hemen hiç eksik edilmeyen devletin şiddetinin sonsuzluğunda; hiçbir türlü derdin ne olduğunun, o kısımların pas geçileceğini gösteren bir ülkede hayat neye tekabül etmektedir?

 

Yaşadığımız yerde insaniyetin masumiyet karinesinin daim bir biçimde halkın üstünde konumlandırılmış kesimlere el üstünde tutulan zümrelere ait bir ayrıcalık olarak sahiplenilmesi esas derdin her ne olduğunun idrakını unutturmaktadır erke. Bu utançlar ile yüzsüzlüklerini kapatmaya, olan bitenleri örtbas etmeye gayret edenlerin bunca fecaatleri artık fazla değil midir? Halen şekli şemalı dönüştürülmeye devam edilen bir ülkede yaşamın işte bu kör karanlıklardan Ankara’nın dehlizleri içerisinde bırakılmayacağı rivayet olunan, dile getirilen bir ülkede asıl adalet insanların dillerinden dökülenlerdeyken, bunca avaza dönüşmüşken, görünürken anlatılanlarının tamamını, 19′unu 20′sine 21′ine daha sonrasına ulaştırabilecek miyiz? Gördüğümüz yaşamakla zorunlu bir tecrübe olarak sınandığımız faşizan iklimin zorbalıklarından gerçekten hesap sorabilecek bir gedik yakalayacak mıyız var mı böyle bir ihtimal? İnsanlığın bir sınırda, belirli bir alaşımda Kürd, Ermeni, Süryani, Kızılbaş ya da Türk olmanın ötesinde, az ilerisinde gerçek yaşam iradesinin kastedenlerin yüzlerini ifşa etmekten fazlasında olduğunu anlatabilecek miyiz? Her günümüz bir öncekinden daha ağır sınanışlar ile donanırken güncel politik dilinin belagatinden azade, siyasetsiz bir siyasetin yolunu vicdan arındırmalardan kurtararak hayat için birleştirebilecek miyiz? Kasıtlı olarak şekillendirilen devlet algısının ayrışmazımız olarak belletilen had bildirimciliğin ötesinde insanı, yaşamı yeniden kotarabilecek miyiz? On Dokuz Ocak İki Bin On Dörtten arta kalan, yarın peşine düşülesi olan budur. İdrakine ulaştıktan sonra çabalanmak boynumuzun borcudur. Yaşayabilmek için.

 

 

Hrantkarakalem

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler