Misak Tunçboyacı yazd…Ya Hep Beraber, Ya Hiçbirimiz


  • Gündem
  • 16 May 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

LatuffBir değer atfetmekten çok, bir bahsi toparlamaktan ve özetlemekten çok, bir menzilde olan biteni anlaşılır kılmaktan çok, tersi istikameti kolaçan eden, o yolda ilerleyen bunu da bir yazgıymış gibi aksettiren, paylaşanların ülkesindeyiz. Yönetmek dile pelesenk olmuş, gereği neyse onu zapt-ı raptı ile yeri ve zamanı geldiğinde yapmak oluvermiş. Bienallik bir mevzuna, enstalâsyona konu olmuş bir tahayyüle dair çıkarsamayı bildirmiyoruz. Ülke dediğimizin haleti ruhiyesinin nasıl kadükleştirildiğini nasıl biçimsizleştirildiğini kare kare yaşıyoruz. Soluk aldığımız her an, her gün yinelenen devlet dili tüm ihtimalleri yerle yeksan etmek, mümkün mertebe sıfırlamak, yok saymak için elinden geleni arda koymayan bir aklı karşımıza çıkartıyor. Akıl verilenler her defasında insana zulme dönüştürülüyor neticesi oraya bağlanıyor.

 

Yerleşik akıl durmaksızın törpülenirken, fayda değil zarar için çabalar birbiri ardına eklemleniyor. Zarar ziyan, kapital, maddiyat, ekonomi terimleriyle ifade edilirken sosyolojik yıkım görmezden geliniyor. Her defasında aman yıpranmasın, şimdi sırası değil bu lafların, bahsinin edileceği yer değil, makam değil o değil bu değil denilerek olan biten kanıksatılmaya çalışılıyor. Defaatle tekrar hazanı güncelliyor. Şimdi bugünümüz, dünümüzden de ağır yarınlara da sirayet etmesi umulan, damıtılan ve dayatılan bir karanlık ile güncelleniyor. Her şey takdiri ilahi, muamma, olmasaydı iyiydi ama oldu ile karşılanıyor. Biteviye cümle kastırılırken, kurma çabasındayken bir yandan delik deşik edip darp etme, yerle yeksan etmeye devamlılık güncelleniyor. “Olur böyle şeyler” bahsi ile bir şeyler açıklanırken bir kameranın bakış açısında acı cismanileşiyor. Ne konuşulması gerekli ne ilaveten tek bir söz lazım gelir.

 

Olur böyle şeyler bahsi ile bir şeyler geçiştirilmeye çalışılırken birsinin, aklı evvellerden birisinin bir insanı tekmelediği resim karşımıza çıkıyor, ajanslardan düşen karelerden birisinde. Bir ihtimal değil mizansen hiç değil tastamam olduğu gibi gerçek, gerçekten kral çıplak yankılanıyor, avaz avaz. Üzüntüler samimiyet sınavına tabi tutuluyor her bir itiraz yıpratma olarak boşuna adlandırılmıyor. İç sıkıntısı döşe çökmüşken memleketin yeri de göğü de baskılamaya, altı da üstü de aynı cehennemi ortama tahsis ediliyor. Her şey fazla ağır, her bir şey hazin hale böyle dönüştürülüyor. Bütün bunlar bir mizansenin unsuru, detayı ya da onlarla beraberi bir yazılama değil haddizatında. Yaşadığımız ülke çürümenin, azabın cismanileştiği her bir şeyin paramparça edildiği kıyamlara terki diyar ediliyor. Özet geçilen yegane şey zulmün devamlılığı oluyor her defasında, her defasında, her defasında.

 

Biat etmeyenler, itirazlarını sesli olarak iletenler için yarınlarından endişeliler için sizli bizli ayrıştırmalara maruz kalırken artık bir taraf olanlar için her şey yeniden başlıyor. O zulüm ikliminde bu anlatmaya çalıştığımız ülkenin gerçekliğinde her şey hep yeniden başlıyor. Her Allah’ın günü sınav belletilirken gücü elinde bulunduranın, onu kendisinin tapulu malı, yegane güvencesi sayanın yapıp ettikleri cismanileşiyor. Neoliberalizme dair, tanımlar ya da yorumlar geliştirilebilir eklenebilir ama en kestirmeden o kalıcılaştırılan ve ayrıştırılmazımız kılınan o bahiste saklıdır. Sınav denilenlerin tümü yıkımın ta kendisidir. Bizatihi erk eliyle söylenen olur öyle şeylerde şeceresi dökümlenendir. Hayatın bedeli; bedeli, tutarı yahut ta karşılığı olan, alınıp satılabilen bir mefhum olarak yansıtılmaktadır olur öyle şeylerle şu yukarıdaki bilcümle ile aksettirmeye çalıştıklarımız cümlelerde özetlenebilecek.

 

Hemen hiç tereddüt etmeksizin literatürde vardır onun adı eylenendir, değindiğimiz. Ne var ki adetli ölümler ile pek güzel ölümlerin, karbon monoksit gazıyla ölümler tatlı bir ölümdür diyen akademisyenin, her şeyi bir kenara bırakıp hükümetimizi yıpratmayalımcılığın neferi olanların halleri ve tavırları eksiktir, gediktir. Yasa ancak tekmeyle mukabele eden müşavirin, bizatihi bu acıya duygudaşlık kurması beklenenin, bir kadına attığı şamarın bağında, bağlamında olan bitenlerin tümü eksik gediktir. Şamar attığı insanın canının yanmasının, ailesinin eksilmiş olmasının önemini kasten umursanmamasıdır eksik. Ne kaçıyorsun ulan! diyerek kendi vatandaşına bağırıp çağırmasına karşı ekranların tın tın tenekeliğidir ne diyorsunuz sayın Başbakan! Diyememesidir eksik. Bizatihi erkin eli ile koluyla, yoluyla ve yordamıyla sanki düşman topraklarını işgal edermiş gibi ziyaret ettiği yas evini bir gün sonra Cumhur’un başının ziyaretinde bu defa silah kuşanmış kolluk kuvvetinin dikilmesidir eksik kalanların bir kısmı. Arama çalışmalarının durdurulmasıdır eksik kalan o hazretlerin ziyareti sırasında, cümbür cemaat.

 

Eksiğimiz çok hangi birisini ilave edelim ki derken İzmir Vali yardımcısı zatın dilinden dökülenler de ajanslara düşmektedir: “-Düşünebilen, aklını kullanan hayatını kurtarmıştır.” Öylesi bir kapandan kurtulabilmenin, hasbelkader olabileceği ve onca ihmalin, eksiğin ve gediğin, kıyama zemin sağlayan umursamazlığın, tedbirsizliğin olmasının karşısında hiçbir tereddüt taşımaksızın göstere geldiği şeylerin bir kerede silinip, yerine abuk sabuk bir cümlenin kurulabilmesidir eksiği, basbayağı ‘dağ gibi böyle uçsuz bucaksız kılan. Manasızlığın bağında deneyimli olduğundan dem vurulan siyasetçilerin, bürokratların o analistlerin, köşe kadılarının ve bilcümle müesses nizamın şimdiki makamını oluşturan, menzilini tamamlayanların sağırlıkları, körlükleri ve vicdanlarını bunca kolayca, yok kıvamına indirip, taşıyabilmeleridir, sıfırlamalarıdır eksik işte bir kez daha.

 

Acının rengi, kokusu, cinsi, cibilliyeti, onu busu olmazsa da yapılanlar, edilenler ve daha fazlasında yansıyanlar, küçük Soma’da daha ne trajedilerin yaşatıldığını aksettirmektedir görene, görmek isteyene. Haşmetinden dem vurulan bir devletlûnun aksine herhangi bir sıradan kadar olduğunun, en gerekli olduğu yerlerde kendi varlığını hissettirmeyen ancak ve ancak her şeyi örtbas etmeye muktedir bir makam olduğunun özetlenişidir o göreceklerimiz. Kalkıp yasın ortasında otuz mart’ta halk gereken cevabı verdi diye buyrulmasıdır o örtbas edilmeye teşne olunan. Her günü sınava çevirirken, her gün zikredilen, nefret için bağ kıvılcım, kaynakça olarak kullanılan, belki de bu toplumun yegâne barış üzerine temellendirilmiş sivil direnişi olan Gezi’ye dair denilmedik daha ne kaldıysa onun zikredildiği bir makamdır karşılaştığımız.

 

Sözcüklerin gerçekten çürümeye başladığını gösterendir o trajedi. Kara, kapkara bir güncenin her günümüzü kapsayacağı, o madenci kardeşlerimizi, ağabeylerimizi, canlarımızı nasıl yok ettiyse işte hepimizi bu açık apaçık havada yok etmek, sıfırlamak, canlı canlı öldürmek için hiçbir fırsatın kaçırılmadığını ortaya çıkartan bir bileşen karşılaştığımızdır!. Hangi birisine yanalım, derdimiz bunca çokken artık, şu dakika. Bir şeyler aleniyette göstere göstere yok olmadı, hiç bahsi bile geçmedi adı bile yok denilirse yok mu olur! Nasıl bir öfke, nasıl bir hiddet, nasıl bir körlük bunca felaket meydana gelirken halen eylenebilir halen gerekçe bellenebilir. En son bu satırları yazdığımız sıralarda Soma’ya intikal eden, şehir dışından gelmiş sırt çantalı insanlara Gezi’ciler bu şehirde barınamaz diyerek saldırılmasının, insanı insana kırdıma kartının kullanılmasının, hiç çekmemiş gibi daha bu topraklara ne faydası olacaktır? Bir bilenlere soralım, neye merhem olacaktır!

 

Daha gün içerisinde bundan sonra bağrış çağrış yok diye Soma’yı kuşatanların, her sokakta görünen, kimden emir aldıkları muamma konulan bireylerin cirit attığı yerde bunlar ne demektir. Bunların toplamı nerede ve hangi ülkede yaşadığımıza dair şüpheleri bir kademe daha arttırmaktadır. Eksiktir işte sözümüz, yazımız. Giden canlara dair ne sözcükler ne betimlemeler, ne anlatımlar, ne ağıtlar ve ne çok şey biriktirilmesi gerekirken bizim gündelik siyasetin en pespaye savunuşlarına bildiği hıncı yeniden kuşanmaya onunla soluk almaya devam eden bir akla karşı ne yapmalıyız sorusu yeniden önümüze dikilmektedir işte şimdi bir kez daha. Eksik kalmaktadır tıpkı sol yanımız gibi; devamlı istimlâkte sürekli daima boşlukta hep harap hep viran ama her gün kırıma uğratılan, yoklanandır. Adı konulmamış olan modern zamanların iş bu kölelik düzeni diye bahsedilenler işte o iki uzun, iki kısa cümleden yinelenmektedir.

 

Sınavlar sorunumuz, sınavlar bir biçimde kıyametimiz haline dönüştürülmektedir. Ölüm ve hayat! Bunca kolayca örtbas edilebilir bir mesele olarak değerlendirilmektedir. Yazgı, kader, takdir vesaire anlamla, buluşturulan böylesi bir algıdır. Algı yönetimi diye tutturulup gidilen güzergâh hep o bahsin dönüp vardığı yer zulmün, kıyamın sorgusuna ket vurmak adınadır. Zulüm ile abadı olunmaz diye bahsedilmişken bizzat bununla istikbal şekillendirilmesi, o çaba ‘algı yönetimi’ diye icat olunanın sınırlarıdır. Yok, yere değil handiyse bile isteye hesaplı kitaplı en hazin felaketten bile mağdurun sadece bu devlet olarak iş bu hükümet olarak adlandırılmasının garabetliğidir, algı yönetimi, yekûnu birden. Mağdur olanlar, otuz gün yani bir ay her gün yerin altına inerek günde kırk Türk lira yevmiye kazanabilmek için çalışan emekçiler hayatını kaybedenler değil de o makamlarında en ufak eleştiriye tahammül gösteremeyen zevat çıkmasıdır algı yönetimi diye önümüze sürülen.

 

Gazeteci Ali Tezel’in sosyal medya’da paylaştığı yorumu okuduğumuzda bu daha da can yakmaktadır. Bu kadar net ve yalın sunulanların ötesinde yaşananlardır görülmesi, bilinmesi gereken. “Olayın sebebi trafo değil. Bundan üç ay önce bir galeride yangın çıkıyor ve ağzı “beton” ile kapatılıyor ama “yangın” içeride devam ediyor. Sonrasında içeride oluşan “basınç” ile patlama meydana geliyor. Yangının hala sönmemesinin sebebi budur. Patlama ve yangın yüzünden içerideki trafo da bu sırada zarar görüyor. İşveren şimdi olayı trafo üzerine yıkarak tazminatlardan kurtulmaya çalışıyor. İçinde işçi olan beş galeriden ikisine hiç ulaşılamamış. Ancak yangın sönsün diye içeriye küllü su basılıyor, betonlaşsın diye. Yani içerdeki yaklaşık dört yüz elli işçinin artık çıkarılma şansı kalmadı haklarında gaiplik kararı verilecek.”

 

Sorumsuzluk vicdansızlık bir uzamda buluşturulduğunda, algı yönetimi değil istenen herhangi bir tanımlama ile bu devletin, o şirketin kepazeliğini örtebilmek “mümkün” değildir. Bu devletin ve o şirketin kusurlarını saklayabilmek bugün artık söz konusu değildir. Her defasında bu düzeni sanki yazgımız gibi gösterilen bu kepazelikler silsilesini başımıza daha ömrü billâh musallat etmeye hiçbir surette sorgulamamaya çabalatan, her şeyi kömür karasına, zift karasına teslim eden bir akıl bugünümüzü yeniden yıkımla zapt-ı raptı altına almaya çalışırken kazın ayağı artık öyle değildir. Acıyı bunca kolay kılan, çat kapı başımıza diken ihmallerdir. İhmallere göz yuman erkândır, devlettir, hükümettir. Emri ben verdim diye! Ortalıklarda gezinendir. Zatı muhteremin yukarıda saydığımız demeçlerine, hakaretlerine ve şiddetine karşı olarak, derlenip toparlanıp da mücadeleye girişmeyen muhalefettir. Her şeyi kendi çıkarları için düşünen, taşınan hep buna çabalayan; ancak üç saatlik grevlere karar verebilen, onu da yarım yamalak koyan sarı sendikaların varlığıdır.

 

Sokağa çıkmaya yasını ve öfkesini! Neden sorusuna yanıt arayanları, çabalayanları bunu ortaya dökenlerin hemen tümüne karşı biber gazından emir aldıkları erkin başı gibi sinkafların birbirini hiç yalnız koymadığı bir uzamda bir haber kalıp hayatına devam edenlerdir. Bu ülke, ezelden bugüne hep bu körlük, her güne sığdırılan bir dolu zorbalık, tedhiş, kıyam ve katliam arkası örtbas edişler ve kısır döngüler ile heder edilen bir tarihe sahip oldu. Ciğerimiz, canımız, ruhumuz dün o aralıklarda dün Roboski’de, dün Reyhanlı’da, dün Lice’de, dün Amed’de, dün Gewer’de, dün Artvin’de, dün Bergama’da, dün şu sathın mahallin herhangi bir noktasından bir kuytusundan can evimizi vurdu.

 

Her defasında da bu son olsun dediğimiz cümleler kurulurken bir sonraki kıyametin yolları arşınlandı! Her defasında bir daha asla dediğimizde bunun arkası daha büyük yıkımlar ve acılara dönüştürüldü. Bugün Soma’dayız, bugün Soma’nın ucunda, bucağında, o madenin kapısının ağzında, kıyısındayız. Bugün insana devlet gözetiminde-özel sektör eliyle mezar edilen, ölen canların muamma konulduğu bir katliamın tanığıyız. Bu sefer unutmayacağız, unutturmayacağız. Her gün bir işçinin can verdiği, işçi cinayetlerinin menzilinde bir hayatın daha yok edilmesine artık müsamaha göstermeyeceğiz. Cehennemin tam da ortasındayken hasbelkader yaşamaya çabalanırken laf ola değil hakikattir artık kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz!

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler