Misak Tunçboyacı yazdı/ Bese Hozat’ın sözleri…


  • Gündem
  • 09 Oca 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

 

misakKısa ve basit cümlelerle aramız hemen hiç iyi olmadı. Özden / kıssadan yol almak mümkün olmadı o kısacık cümlelere ulaşıp. İlerleyemediğimiz bir şekilde sıkışıp kaldığımız, dönüp dolaşıp, batıp ta dibine kadar gömülüp nefessiz kaldığımız bu yerde kısaltılmış cümlelerle aramız hiç iyi olmadı. O mesel anlatamadığımız için değil tam aksine idrak ettiklerimizin; belagatinin tortusu, bıraktığı iz uzun cümlelere zar zor sığdı. Uzun cümlelerin sınırları bir şeyleri anlamlandırabilmemize vesile oldu. “Yargısız, yaftasız bir ülkede, amasız ve fakatsız kurulabilecek olan nice kısa cümle dururken iş midir bu uzun cümle seremonisi?” dediğinizi işitir gibiyiz. “Yalnızca derdin her ne olduğunu anlayabilmek için kat ettiğimiz mesafenin menzilini anlayabilmenin ancak bu sathı mahaldeki mümkünatlığı o boylu boyunca yatan / dizilen cümlelere denk geliyor da, ondan.” diye yanıtlamak isteriz. Hayatımızı idame ettiğimizi varsaydığımız bu yerde görüp geçirdiklerimiz sadece dünde kalmış, geride bırakılmış değil; her an güncellenen ve yarınlara taşınan bir özü muhteviyatında barındırdığı için, sıklıkla zikretmek
gerekliliğindeyiz cümlelerin uzunluğunu, niyesini ve nedenini. Bir girdap halini alan, kapsamı epey geliştirildiğinden her an her şeyin vuku bulabildiği / buldurulabildiği bu yerde, yaşamın neye tekabül ettiğini idrak edebilmek zor zanaattır hasıl-ı kelam.

 

Her defasında çıkılan yol, anlatılacak meram için kurulan cümleler de tıpkı hayatlarımız gibi karmaşıklaşıyor. Basitliğinden uzaklaşıyor hızlı, kolay sindirilebilir nüveler olmaktan uzaklaşıyor. Nasıl olmasın ki? Yadsınan, söylenegeldikçe yarayı deşen, yarayı delip de geçen meseller uzamının güncelliğinde sindirmek bir yana, cana batıyor her kurulacak cümle. Her kurulması gereken cümlede “Yok o değil, yok bu…” diyebilmek için çırpınmak ve illa ki doğruyu ikrar edebilmek…Gayretle, hevesle buralara ait olanın, buralarda yer edinenin, buraların köküne kazınanın neden ibaret ve neye dönüştüğünü görebilmek için cümleler çıkışımızı oluşturuyor. Derin gayya kuyusundan bir nevi çıkış şansına evriliyor. Dedik ya uzun bir cümle kurabilmenin nedenleri saymakla tükenmez diye, bu sınırların dahilinde. Bu sınırların dibinde, hemen her gününde. İdrak ettirilen, yaşatılanlar benzeri daha önce sıklıkla karşılaşılmış olan belgatin sözcükleri ile donanmış olan tavırların izi üzerinde, her yerden şamarın indirildiği bir güncelliği yaşıyoruz, birbiri peşisıra birbirini takip eden günler dahilinde. Yok sayılmaktan değil, bilinmezlikten hiç değil, bazen bile isteye, bazen zamanımızın ayrışmazları arasında yer edinen konjonktürel gerekliliği gözetilerek edilen kelamlar, kurulan cümlelerin sınırlarından şamarların biri iniyor, öbürü yola çıkartılıyor hiç durmaksızın pat küt / bam güm. Yaşayabilmek için nefes almak gibi zaruri bir eylemin yanında bu sınırların, bu coğrafyanın ortasından gerçekte olan biteni idrak edebilmek ve sorgulayabilmek lazım gelendir oysa. Ne bunca tatavlaya ne bunca hiddete gereksinim olmaksızın kendiliğinden tek başına yeterli gelecektir sözcükler konuşmaya, diller birbiriyle gerçekten konuşmaya başlasa. Bir uzak ihtimal gibi görünse de, elzem olanların hepsi o sınırlardadır. O aralıktan devşirilecek şamara da hizaya ve ayar çekmelere de gereksinim duyulmayacak bir mefhumdur bahsettiğimiz.

KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat’ın Paris Katliamı’nın birinci yıldönümü için verdiği mülakatta değindiği bir kaç cümle / tespit yahut da değini, bütün bu girizgah kısmında anlatmaya çalıştıklarımızın paralelindeki bir imgeyi göstermektedir. “-Türkiye’de resmi devletin dışında bir de oluşan paralel devletler vardır. Mesela Fettullah Gülen cemaati paralel bir devlettir. İsrail lobisi, yine ‘milliyetçi’ Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir.” Uzaktan göz ucuyla bakıldığında siyasi gündemin şimdisine yakın durup yinelenen bir söylemin toplamıdır karşılaştığımız. Devletlunun hemen hiç bıkmadan usanmadan tekrar ettiği algının bir aynalamasıdır. Az biraz yaklaşıldığında ve tam da dibine girildiğinde kelimelerin arasında kurulan bağları kolaçan ettiğimizde ise yaklaşık yüz yıl öncesine uzanan, oradan günümüze taşınan bir algının sirayet etmesi ve yinelenmesidir görünen. Hep bu devletten aşina olduğumuz ve kumaşımızın her ne olduğunun bildirildiği bu yerde işte bu ülkede yaftalamaların Kürt Özgürlük Hareketi’nde karşılığının cismanileşmesidir, bir kez daha. Yılların getirmiş olduğu mücadelenin / kazanım çabasının / daha fazla özgürlük idealinin de; belirli aralıklarla bu devlete özgü olan kırmızı çizgi ve müesses nizam ile yolunun kesiştirilmesi gayreti en yalın tabirle ifade edersek tastamam düşündürücüdür. Demokratikleşme mefhumu başta olmak üzere barışmanın
yolları arşınlanırken bu sathı mahalde yaşayan diğer / öteki sanılanlara verilen mesajın tam da milliyetçilik damarına haiz olanların istediği şiddeti ve hedef tahtasına oturtmanın karşılığını düşünmek, bu ülkede güvercin tedirginliği yaşayan sayısı az olsa da insanların bir kısmının derdini oluşturmakta ve henüz, halen anlaşılamadığımızı göstermektedir.

 

Korkuların diri tutulmasından mürekkep bir çağrışım bombardımanının, her nedendir bilinmez, yinlenme gayreti karşısında, Bese Hozat’ın sözleri bu ülkede yaşama iradesini göstermek konusunda inatçı olan halklara karşı bir tavır mıdır? Kelamın tam karşılığı olarak kılıç artıkları olan bir avuçtan az olan azınlıklara buradan bağımsız, buradan habersiz kalmayı tercih eden milliyetçi akımlarla (gerek Türkiye, gerekse de yurtdışı yahut ta Diaspora’nın belirli bir kısmına) eşitleme gayreti nasıl okunmalıdır? Neresinden bakılırsa bakılsın kolektif düşman algısının sürekli olarak sabit bir fikre dönüştürülüp, ayrıştırılamaz kılındığı ülkemizde böylesine bir tasarrufun kime ne faydası olacaktır? Bildirmek bir yana bütün sorunların çözüm yolu bir kez daha ötekisinin bir diğerine saydırması mıdır? Hakikat düzleminden baktığımızda bu ülkede adaletin, barışın, eşitliğin ve özgürlüğün nasıl ve hangi bedeller ödenerek elde edilebildiği bizatihi Kürt Özgürlük Hareketi’nin temellerinden bu yana ikiletmeksizin asli bir gerçekken, bu söylemlerin yaraları deşmekten başkasına yol vermediğini idrak edebilmek o kadar zor mudur? Yıllardır süregiden bir devlet aklının tahayyülünde vavelyası ve söylemlerinde afedersiniz Rum ve Ermeni’lere kadar ulaşılmışken, yan yana durup birbirilerinin kelamını, derdini ve nihai olan çözümü içten isteyen tüm dışlanmışların birbirilerine karşı eylediklerinden bu halklara ne fayda gelecektir? Hristiyan yahut da Musevi azınlığın belirli normlarda ve kriterlerde mihrak olarak savlanmasının acı geçmişi tarihin akışında karşılaştıklarımızda, yaşadıklarımızda kendini mütemadiyen hatırlatırken üstelik. Korkusuzca konuşabilmek, derdimizi anlatabilmek, Bese Hozat’ın sözlerinin tastamam doğru olmasına rağmen bu sınırların içerisinde birbiri arasında bağ kurmaya özen gösteren, antifaşist, halkların kelamlarının ortaklaşmasının, yaşasın halkların kardeşliği söyleminin de köküne kibrit suyu dökmek değil midir? Diaspora nüfusunun ekonomik yeterliliğinin bu ülkenin içini dışını yerle yeksan etmek, parçalamak, tanzim etmekten çok daha fazla bu ülkede adam yerine konulmak olduğunun idrakı bu kadar zor mudur?

 

Lobici, muktedir, baskın ve güce haiz olanların dünyasında ezilmişin sözü edilmez zaten. Ezilmişler birbirilerinin kelamını ne bu kadar uzun cümlede, ne bu kadar uzun hasbıhale gerek duymadan da anlayabilir. Reber’in sözleri olarak aksettirilen benzer değinilerin bu seferinde KCK Yürütme Kurulu Eşbaşkanı tarafından zikredilmesi, tevil edilenlerin tekrardan anılması nasıl bir geleceği önümüze çıkartmaktadır? Sorun sadece dünde değil, sadece düne bağlı değil, sadece geçmişin yaşanmışlıklarından değil, onca felaketi, onca kıyamı, onca devlet şiddetini, paralelinden
düpdüzüne bu devlet geleneği dahilinde yaşamış halklar olarak sözü hatırlamak ne zamandır? Sorgular ve beklentiler tahayyül edilip tasvir eylenen bu lobici faaliyetlerin yıkımından çok daha derin bir tahribatı beraberinde getirmektedir. Görebiliyor muyuz? Yıllardır süregiden bir savaş ortamında nihai barışa ulaşmak için aşmamız gereken onca yol varken bu yol kazalarına ihtiyacımız var mıdır? Daha ne kadar kırılırsak, daha ne kadar incinirsek, daha ne kadar birbirimize demediğimizi en akla gelmeyeni dile sakız ederek, dökerek, kırarak, yererek, yerin dibine sokarak barışacağımızı ümit edebiliriz?

 

Nasıl?

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler