Misak Tunçboyacı yazdı/ Bir 9 bir 5


  • Gündem
  • 24 Nis 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

GessariaBir dolu çizgi bir dolu birbirleri ile birleştirilen harf ve denk geldiğinde son derece manalı çıkarsamalara vesile kelime, hepsinin yekvücut olduğu cümle hayatlarımızın şeceresini ortaya çıkartmaktadır. Düne ait olanlarla, günümüze ve güncelimize denk düşenin, birbirini bulanın asla yadsınmayacak hali vurgusuz, mübalağasız oradadır ortaya çıkan şecerededir. Kelimeleri istediğiniz kadar parlatın ve dilediğiniz gibi dönüştürün, harfleri ekleyin ya da çıkartın netice oradadır hep o aralıktadır. İki satırlık bir yazının arasında, sıkış tepiş kendini göstere gelen hakikatte izi durmaktadır o yaşanmışlığın dökümü yapılanın. Heyhat her şeyin kolayca tüketildiği bir zamanda bazı kelamların, bazı çıkarsamaların ne yenilir ne yutulur ne unutulur ne de atılır olduğunu çözümleyebilmek hiçbir zahmete girmeden söz konusudur ol bahiste.

Hayatın şeceresi işlenirken, bir nizamda buluşturulurken görmek duymak ve bilmek istediğimiz kadar, unuttuğumuz şeyler de gün yüzüne ulaşır eksiksiz bir dakiklikle. Doğrunun, erkânın, devletlûnun beklentisine kendi âli çıkarlarına ve ulvi kutsallarına göre her an güncellenip dönüştürüldüğü menzilde can kırıklarının irili ufaklı parçaları yahut ta arta kalanları tıpkı bir şamar gibi yer edinir o ortaya çıkan şecerede. Görünür olan bir laftan, bir çizgiden bir dolusundan çok daha fazlasıdır. Kendiliğinden ortaya çıkan suret ve vesika özümüzdür çünkü hiç âmâsız ve fakatsız. Cümleler hayatın anlatılamayanları için bir bağdır çıkıştır. Her ne kadar umursanmaz önemsenmez ise de. Birer ikişer düzülen, üleşen, birleşen kelime öbekleri hep sözü arşınlar çünkü birleştikçe. Sözden kastımız gözümüzün önünde olup da farkına hiçbir surette varamadığımız gerçekliğimize, derinlerimizde saklı duran yaralarımıza dokunabilen kesitlerdir. İktidarın bağnazca sündürmesinden çıkartıldığında, tahakkümünden uzaklaştırıldığında söz sıradan olanın derdidir, anlattığı ve yaşadığıdır. Yalın ve çıplak ve hakiki olan sözü duyumsatabilmek iktidarın ipoteğine, tahakkümüne, işitmezliğine rağmen elde kalan yegâne mevziidir. Yinelenip durulanın tözü ortadadır. Yalın anlatımlarda, dolambaçsız dökülenlerdedir. Hiçbir ilaveye veya makyaja, düzenlemeye gerek duyulmayacak kadar sahicidir çünkü atfedilenler.

Birleştikçe uzak bir zamandan göz kırpar, neredeyiz bunu hatırlatır, aklı başa devşirir. Bugünün ülkesinde şecere bir döküm kaydından ötesidir böyle böyle. Yaşayabilmek adına neyin gereksinimiz olduğunu bildirendir. Sual olunanlar, yanıtsız konulanlar kervana düzülenler, yarısında yarı yolda unutulanlar ve hatırlananlar bir döngüden çok daha fazlasıdır bu sathı mahalde. Bütün o çizgiler, işaretler, göstergeler, tahliller, suretler ve detaylar hepsi bir bütün, bir arada yeknesak makamın ezberlerini alaşağı etmektedir. Sual, söz ve sorgu bu şecere dökümünün nirengi noktasıdır. Yaşayabilmenin basit kurallara uyarak değil, handiyse yedi yirmi dört, gözetim altında her şeye eyvallah, gelene ağam, gidene paşam çekerek uyumlu birey olmanın gereklerini uyurken bile yerine getirmek olduğu meydandadır. Yıllar geçtikçe tıpkı bir gölge gibi peşimizi izleye duran bu kurgu hayatımızın her anında hatırda tutulası deneyime evirilir; -kaçış yok, çıkış yok, son yok, yeteri yoktur.

Bilfiil ne olunması, nasıl davranılması gerekiyorsa buna dair kelamlar birbiri ardına eklenir ekranlardan oradan ve buradan. Onu dersen bunlardan şunu dersen şunlardan ama illa ki kırmızıçizgilere dokunan, dokunduğun çizgiler yüzünden hesap kitaba çekilebilecek olduğun yinelenir en tehditkâr seslendirme ile beraber. Kelam bakarsınız ki zulmün habercisi olur. Şecereyi ortaya çıkartan dönüşümünü anlamlandıran böylesi üst üste bindirilen tahakküm nüveleridir. Kim olduğunuz veya kimlerden olduğunuz, neye inandığınız, nasıl yaşadığınız neden yaftalara karşı ses çıkarttığınız o birikenlerde saklıdır. Anlam pekiştikçe ister uzun, ister kısa cümle gerçeği işleme devam eder. Şecere bir yandan çizilirken, oluşturulurken bahsedilmesi gereken kendiliğinden çatlağından sızmaya devam eder! Kıyam anlatılmaz bu yüzden hiçbir şansı yoktur izahatların vurguların. Değerli sözcüklerle, erkin tahakkümüne yem edilmiş olanların karşılaşması hiçbir beis de denk gelmeyecek, tam anlatılamayacak olandır çünkü. Yaşayanın bir de ardında kalanların bildiklerinden gayrisi; teferruattır lafı güzaftan başkası değildir.

Kıyamın her ne olduğunun idraki ancak onu görenlerin zihinlerinde saklıdır çünkü. Dilden dile dolaşanların, akıldan akıla, nesilden nesile iliştirilenlerin denkliği belli bir karşılığı söz konusu bile edilmez gören gözlerin yanında, güvercin tedirginliğini ilk defa yaşayanların hatıratından başkasında. Yurda olan özlemin kendisidir, istenilse de bir türlü varılamayacak olandır. Silinmiştir artık, hiçbir hatırlatıcı unsur bırakılmamıştır çünkü zapturapt her şeyin üstündedir ve o hatıratlar ve cümleler bile isteye yok edilmiştir. Tek bir iz bırakılmamacasına müesses yapı müseccel nizam, milli mutabakat adına her ne buyurursanız o bu karanlığı ilmik ilmik örmüştür. Bu yerin bu yurdun göğünü karanlığa rehin etmiştir. Sebastia dümdüz edilirken, Hajen ıssızlaştırılmış, Zeytun’dan hınç alınmıştır. Wan’dan kafileler yola çıkartılırken, Dikranagerd’de katara Süryaniler’de eklenmiştir adı sonradan Seyfo olacak o sefere! Son sefere, ölüme gönderilmiştir.

Yevtogia’da ölüm cellâtlarla kol gezerken, Gesaria’da nüfus hepten sıfırlanmış, Kağadia’dan göç yollarına çıkartılırken, yeni evlerine diye yollandıkları yolculuklarında kısa zamanda ölümün kıyısına varılmıştır. Sasun Trabzon Erzerum ve Kharpet yerleşimlerinin 1894 ile 1896 yılları arasında tanık olduğu, yıllar sonra 1909′da Adana’daki küçük kıyametin şoku, endişesi, Hamidiye Alayları ile yapılanlar bir sonun başlangıcıydı, ancak bu kadar yakını beklenmiyordu. Bunca kolay silinmek sindirilemiyordu, bunca bağlılık, bir o kadar aidiyet, Osmanlı çatısı altında yaşayan halklar için Anayasa yazım süreçleri, taslaklar, vekillikler, valilikler, konsüllükler, gazetecilik vs varken olunmuşken milletin dostuyken, öylesi bildirilmişken bu da neyin nesiydi? Bu büyük felaket neyin bedeliydi, diyeti. Kırım için ne yapılmıştı ki bunların hepsi reva görülmüş, sistematik bir biçimde yıkıma, kıyama varılmıştı.

Toplumsal dinamiklerin tarumar edilmesi, hoyratça yok sayılması, her şeyin nihai surette cehennemle buluşturulmasının sorgusu yankılanıyordu, gören gözlerden. Yaşayıp da o günleri hatıratlarından bir an olsun hiç çıkartmayanların dilinden dökülüyordu hece hece. Zamane şartlarında, bir süngünün saman balyaları arasındaki dört yahut beş yaşındaki bir kız çocuğuna değme ihtimalinden daha kötü ne olabilirdi ki!. Neredeyse tüm tanışların birer ikişer kayıplara karıştığını bilen, gören bir küçük çocuğun burayı nasıl olsa yoklamazlar diye düşündüğü, evet o küçücük yaşta akıl ettiği samanlıkta iğne ile kuyu kazımaktan kaçış o askerlerin elinden, devletten kurtuluş mümkün müydü? Nedendi bunca sinkaf ve ağza alınmayacak hakaretler? Ne için annesi, babası, abisi, ablası, dedesi, köyün akıllısı, delisi dâhil tüm tanıdıkları yok oluyorlardı. Sessizce değil çığlık çığlığa, hırgürle bir o yana bir bu yana kaçışıyorlardı bu insanlar. Sonra yok oluyorlardı nasıl? O saman balyasının sözüm ona korunaklılığında hiçbirisi diğerinden ayrıştırılamayacak şeyleri düşündüğünü, neden sorusunu küçükten beri yetişkin gibi davrandığını söyleyen büyüklerinin akıbetleri fecaatleri konusunda nasıl kendini avuttuğunu anlatıp duran bir koca kadından hatırlanandı heyhat arta kalanlar. Dökülüyordu konuştukça.

Kim bilir nasıl kurtulmuştu, nasıl yerle bir edilen o samanlıktan sağ çıkabilmişti? Her şey, sis perdesinin ardında, bir de tanıklığının dehlizlerinde saklıydı işte o koca kadının. Biri ya da birileri için kısadan kestirme bir masal gibi gelenler onun hayatına, ailesini bulabilme gailesi için bir dayanaktı. Yaşanacaktı da, uzunca bir süre hep ümit ederek. Ailesinin tek kalanı olduğunu öğrendiğinde kılıç artıklarının birbirlerini bulduğu isimsiz bir köyde bir başına tüm dünyası başına geçmişti. Her şeyini alan hayata, yeniden başlayabilecek dermanı bulabilmenin yollarını arayacaktı. Anlatmadan, susarak, hep daha çok didinerek, emeğini bir parça ekmeğini kimselere muhtaç olmadan, ailesinin efradının herkesinin, küçük köyündeki insanları bir an olsun unutmadan çoluk çocuğa karışacaktı. Bugünler o bir dokuz bir beş’in yan yana gelmesinin vahametinden sağ çıkanların sözü ile yaşanabiliyor bizim gibiler için. Her dakikasında, soluk aldığın her saniye sürülme yok edilme öldürülme korkusuna gebe o kapının da bir gün çalınacağını düşünerek geçiriliyor işte.

Bir dokuz bir beş nümerik bir dizilim değil hayatta her nereye konumlandırıldığımızın eksiği gediği olmayan suretidir. Özet geçilen değildir doksan dokuz yıllık onun öncesinden yirmi bir sene evvelinden Kilikya’nın yok edilenin üst üste birikintisidir, üzerimize çökenin yekunudur. Bir dokuz bir beş ne bir sayfiye, bir mesken yahut ta bir köy değildir tek başına sadece, Cercle D’Orient’daki Yahuda İskariyot(!) sahnesi değil, Tatavla, Pera, uzak diyarın Sasun ve Dikranagerd’dir. Hepsidir hepsi birdendir. Bir dokuz bir beş yan yana geldiğinde Haydarpaşa’dan hareket ederken heybesinde! düşünürleri, gazetecileri, yazarları, avukatları, din adamları, vekilleri, bir halkın beynini, fikrini derdest eden katarın kendisidir. Uzun bir süre sonra Auschwitz’e yol alan benzerleri gibi. Bir dokuz bir beş deportizasyonun, muhacirliğin lâmekânın bu topraklardaki başlangıcıdır. Haymatlosluğun kendi yurdunda yüzüne karşı hiç ara verilmeksizin, şüpheye düşülmeksizin dillendirilmesidir.

Bir dokuz bir beş, bir nisan ayı ve günlerden yirmi dört ülke dediğinin, devleti âlinin her neyin üzerinden yükseldiğini hatıra düşürendir; -Kan. Dökülen kanla hamuru karılan yıllar geçtikçe sıradanlaştırılmaya bir tedbir kararının nasıl zıvanadan çıktığına şaşıldığı söylenip durulan, sonra giderek, belki bilerek inkârın zeminin oluşturulduğu, yükseltildiği, bize ve bu yurda çok çektirdiler bahsinin dillendirildiği bir meseledir, onlar hiç anlamazsa da yaramızdır. Görmemeye devam etseler de ortak yaşam iradesinin bu ülke dediğimiz sahanlıktaki ilk talanıdır, boşa çıkartılışı ve heder edilişidir. Bir dokuz bir beş, Ermenilerin Medz Yegheren’i, Süryanileri Seyfo’su, Pontus Rumlarının karanlığa terk edilişidir. Bütün bunlardan bahsedilmesinin bile korkutulmaya kâfi getirildiği mesel ve derttir. Bir dokuz bir beş, Trakya pogromu, Dersim Tertelesi, Sivas ve Çorum ve Maraş kıyamları, Roboski’de kaçağa gittiklerinden dem vurulan halkın! bile isteye bombalanmasıdır.

Bir dokuz bir beş, bir yerlerde sorgulayanların istediği için değil, ya o ya bu ne dersiniz nasıl düşünürsüz diye soranların gönlü rahat olsun diye değil, Nijer, Rwanda gibi, Somali gibi, Bosna’dır, Gazze’dir, Xocali’dir, Sumgayit’tir. Taş taş üstünde bırakılmayan Zilan’dır, Xalepçe’dir. Bir dokuz bir beş insanı insana kırdırınca, yerini yurdunu talan ettikçe, milli! olan sermayeye eklendikçe, söz geçirilebilirliğin makamının kalıcılaştırıldığının sanılmasıdır. Bir dokuz bir beş öncesinde tasavvur edilenler sonrasında olanlar ile asimilasyon sürencinin filizlendirildiği bir meseledir. İnatla yaşamak isteyenler için, altı-yedi eylüllerin devreye konulduğu, yirmi dolar yirmi kilo’nun hayata geçirildiği bir tarihtir. İbadethanelerin millileştirilmesi kâfi gelince, ahır’dan, spor salonuna, alış veriş merkezine ya da kişilere tahsis edilen mülklere dönüştürülmesi gibi bir dolu garabetliktir. Evrak-ı Metruke’de yazılı duranların hiçbir türlü layığıyla ve tam olarak bilinememesidir. Yukarıda andığımız canın köyünden geriye kocaman bir boşluğun kalmasıdır, bir yanı otoban!. Unutturmanın hemen her türlüsünün müesses nizamda denetildiği, yok etmenin sadece isimlerden değil, yer adlarından değil, varlıklarını komple silmek için çabaların ardı arkası kesilmediğinin aynalayıcısıdır.

Yıllar geçse de affedersiniz Ermeni, Rum olarak çıka gelendir!. Şecerem tertemiz, öz be öz has be has Türklük ispatına girişilmesinin nedenlerindendir. Tek boyutlu bir yok ediş çabası değildir nizamlı, intizamlı ve zamana yayılmış bir tüketiştir insanlığı tüketiş, yok ediş ve sıfırlayıştır bir dokuz bir beş. Kirkor Zohrab, Siamanto, Rupen Sevag kadar Paramaz’dır (Matteos Sarkisyan), Hrant Dink’tir, Sevag Şahin Balıkçı’dır, Maritsa Küçük’tür. Komitas Vartabed’in yüreğe işleyen çığlığı ve çıldırıştır. Sararmış solmuş resmin arkasındaki, izleri yok olmaya yüz tutan harfler bir sürgünün ucunda hayata tutunmaktır. Derik’te son kalan iki Ermeni’dir. Bugünün Amed’inde yirmi hane ve İstanbul merkezli sayısı hep muallâkta nar taneleridir. Her yerde ve her anlamda buraya ait olanlardır. Buranın derdidir anlatılması, yüzleşilmesi soluk almak için gerekli olandır gereksinimizdir.

Bir dokuz bir beş neredeyse çok yakın zamana kadar, çabalananlar, ses edenler olmazsa hiç konuşulamayan, bilinmeyen Müslüman Ermeniler demektir. Bir dokuz bir beş dört duvarın arasında sıkışık kalmış, hayatına devam etmek, inancını yaşamak için, kalmak için bu topraklarda namazında niyazında olanların gavur! bellenmesinin izinde görünen gölgedir. Bir dokuz bir beş bugün halen süre giden o soy kodu uygulamasıdır hiçbir beise yer bırakmaksızın. Birler, ikiler, üçler dörtler ve beşler beşer şaşar olmayansa devlettir o bahiste etiketi daha en başında alınlarının ortasına, nüfus kayıtlarının saklı gizli şifreli sütunlarına evlerinin kapılarına, mezarlarının bir yamacına yöresine iliştirilen hesaplı kitaplı korkutmalar bir gece ansızın gelebilirizler demektir. Şakasıysa hiç olmayandır. Haddizatında heyula ile vardır yoktur bahsine siyah, beyaz kadar sıkıştırılmışken bunca çok düşünülesidir üzerine upuzun.

Bir dokuz bir beş.. yan yana geldiğinde bin dokuz yüz on beş.. doksan dokuz yıl.. binlerce söz anlatması, denk getirmesi sancılı, yüreği yakan, dimağı hep acıya gark ettirendir. Unutulmayacak olandır işte kısadan tüm saya durduklarımız gibi. Yaşamak direnmektir hep bu sathı mahalde, bunun hatırlatandır biteviye. Birbirimizden ayrı görünsek de birbirimizden farklıymışız gibi değerlendirilsek de berxwedan jiyane ile abrilı timatrutyun’e kadar birbirlerinin içerisindedir yaşamak direnmektir. Laf olsun diye değil, bir daha asla diyebilmek için birlikteliğimizin tam tanımlayıcısıdır direnmek. İşitir misiniz?

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler