Misak Tunçboyacı yazdı/ Cümlelerimize Sahip Çıkmanın Zamanı Değil Midir?


  • Gündem
  • 04 Oca 2015
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

My Dog SighsBasit cümlelere yer bıraktırılmıyor artık bu hayatta. Üzüntü ve kederin devletin normu olarak gün aşırı yinelene geldiği ve tüm yıkımları çat kapı buyur ettiği bir yerde, hiçbir cümle kolay kurulmuyor. Basit olarak kalabilenlerin tümü artık nesli tükenmeye devam eden bir mefhuma eviriliyor. Tahakküm kendi bildiğini eylerken, en önce cümlelerimize saldırıyor. Unutturmak için olan biteni cümleleri siliyor bölüyor ve parçalıyor aralıksız. Un ufak edilmiş kırıntısı dahi bırakılmayan hatırlatıcıları ihtiva eden cümleler yağmalanıyor imdi bu haramilerin düzeninde. Korunaklılık, makam, mevkiler için geçerli bir önermeyken nihayet insan için, nihayet hayata katılabilen, bilâbedel düşün için muhafaza etmek değil, yok etmek için birbiri ardına hamleler güncelleştiriliyor. Bir kez müdahale edilmeye görsün, onların hemen ardından çıka gelen tüm tedbirler, ilave çabalar bu kendindenliği aşarak onu kalıcı hasarlar ile dönüştürerek, sessiz bir toplumun temelleri atılıyor.

 

Kesintisiz tehdit ile biteviye taarruz, cümlenin tözünde anlatılanı, hayatı savunmayı mümkünatsız bırakabilmek adına yinelene geliyor burada. Bir anlam ve bir rical, bir meram bin bir sözcüğün arasından çekilip çıkartılanlarla kurulan cümleler sağlı sollu muktedirin insafına terk ediliyor. Muktedirin aklına göre yeniden tahrip ediliyor güncellemeyi değil yok etmeyi öne sürüyor. ‘Basit’ cümlelere yer bıraktırılmıyor bu güncellikte. Hoyratlıkla belli bir uzamda buluşan hiddet, kurulan çatıları tarumar ediyor. Her yıkım hamlesi, bir küçük kıyametin ta kendisine dönüşüyor. Akla hakaret etmenin yolunun ve günü müdahale edilebilir kılmanın yönünün ve şablonunun imalatı ile devlet dediğimiz soyut kavram artık cisimleşiyor. Bireyleri kapsayarak o bedenlere müdahale eden devlet dönüşümün temellerini yinelerken bu görünmezlik perdesini alaşağı ediyor. Soyut halden çıkarak, gerçekten elle tutulana dönüşüyor bugünün menzilinde.

 

Devlet bir şablondan, anıla gelen ezberlerden kurtulduğunda nasıl fecaat ve felaketlerin de mabedi olduğu meydana çıkıyor. Her gün karşılaştığımız ataklar bu meselin birer sağlamasını gerçekleştiriyor. Hemen her gün yinelenenlerle aslen nasıl bir körlüğe koşar adım taşındığımızı göstere geliyor. Basit cümlelere değil menzil, hayat hakkı bile tanınmıyor. Söz konusu sıradanın hakkı, hukuku, yıllardır arayıp bir türlü kavuşamadığı meselleri olunca bütün bunları görünür ve anlaşılır kılan tecrübelere ve bunların paylaşımlarına ket vuruluyor aralıksız olarak. Ülke dediğinin dönüşümü bir örnekleştirilmiş tepkimelerden mürekkep, aklın normlarının ise “toptan” telef olunduğu günün ayrı gecenin apayrı korkulara galebe çaldığı bir mekanizmaya eviriliyor. Hayat bunun neresinde, nasıl düzenlenebilir, yaşanabilir addedilebilir sorgusu muazzam bir karartmaya tabi tutuluyor.

 

Dünümüz ile günümüz bu hengâmede hınca, şiddete rehin edilmişken yarınlarımız için de elden gelenler eksiksiz yineleniyor tekrarlanıyor. Makul talih diye çıka gelen bütün bu bezirgânlığın ve ceberutluğun bir diğer önermesi olarak hayattaki karşılığını buluyor. Basit cümlelere yer ve olanak bıraktırılmıyor artık. Muntazaman düzenlene gelen bir öfkeden başkasına kafayı takmayan her müdahalenin önünde ardında çıka gelen yönlendirme ve sınırlandırmalar burada da menzili oluşturuyor. Menzil lebalep hınç ile öfkeyle, ardından çıka gelen nefret edimi ile doldurulurken iktidarın – muktedirin dokunulmaz olduğu zikrediliyor. Hesap verebilirlik bahsinin, bir kenarda unutturulduğu günlerden bu yana hayata doğrudan müdahale etmeyi bir hak olarak gören muktedir gerek kendisi, gerek avenesi gerekse de bağlantılı olduğu tüm kesimlere bu hakkın tanzim edildiğini bildiriyor.

 

Fenalıkları örtbas edebilmenin bir yolu yahut da yöntemi olarak ‘hesapsızlığı’ kuşanıyor. Bildirime gerek duymaksızın yapılanlar, bir gece karar hükmünde kararnameler ile bağlantılananlar, meclisten sağından soluna varana kadar isimleri dahi unutturulan paketler, açılımlar düzenlemeler ile bu kuşanılanların meyil verdiği, baş başa bırakıldığımız hakikat karşımızda yükseltiliyor. Halkın tahayyülünü dün olduğu gibi bugün de ve olası yarınlarda da çalabilmenin yolu bu bezirgânlık güncesinin daimiliğinin muhafaza edilmesiyle tesis ediliyor. Hayata karşı tüm tehditler, hesap verilmeden sorgulatılmadan şekillendirilirken “Rönesanslar” yaşadığımız zırvası erkin sözünü tamamlayan; kadına dair beyanlar, en alttan en üste her yerdeki yaşarken çürütme hamlelerini, cümleleri uzun uzadıya şekillendirerek gözlerimizin içine baka baka yineleniyor.

 

Hayatın; tek bir amacı vardır yiyip, içip, çocuk yapmak için mesai harcamaktır. Bilip bilmeden, büyüklerin bunca her şeye müdahale etmeyi kendilerine reva gördükleri ve hak bildikleri bir yerde, küçük görülenlerin görev tanımı bu şablondan iletilmektedir. Ahvalin yaşamı günden güne standart dışına taşınırken her şey muğlâk olan bir şüpheye rehin edilirken; bile isteye konuşulanların kepazeliğidir bir yerde meselemiz. Konuşulmasına ön ayak olunanlar bütün ahvalin üzüntü ve kederinin üzerine çekilmeye çalışılan bir örtbas çabasının ta kendisidir. Yara halen kanamaya devam ederken tüm mesellerin erkin doğrusu uzamında yinelenmesini, dönüşümünü sağlama alma çabasına düşülmesidir. Konuşulmasına çalışılanlar bahsin, gerçekten elzem olanlar derdi tasasına düşülmesi gerekenler değil erkânın zihnindeki olur bildirilenlerin meydan okumaların tümünden mürekkeptir.

 

Artık dur durak bilinmeksizin sahneden iletilenler, yönlendirmeler ve dahası göz önünde kurala ve nizama dönüştürülenler hiçbir şeyin tam yerinde, tam zamanında konuşulmaması adınadır. Şeklin şemalın bunca çabanın bu sınırda yapılanlar olmadığı giderek daha fazla açığa çıkmaktadır. Müdahaleler milli takısına özene bezene girişilen yakıştırılan bir özenle kotarılan muhteviyatı ise çok daha büyük kırılmaları göstere gelen bir ayrıştırma, eksik gedik bırakma, azınlığa düşürme çabasıdır. Kodlanıp sisteme yüklenmiş, doğru diye addedilen verilerin ötesindeki her çabayı gayri milli olarak mimlemektir, bu kırılmalara ilk örnek. Hedef tahtasına oturtulacak olan konu, temsil, makam ve en önemlisi ‘insan’ tükenmediğinden, gayri millilik, kırmızıçizgileri aşmak, hudut ihlallerini gerçekleştirmek vd. gibi meselelerin yaratımı tükenmez.

 

Şöylesin daha makuldür, bunlara uymanız yaşamanız bundan sonrası için tek yoldur ötesi mahvınızın yolunu açacak olandır dillendirilmektedir. Hamleler, ataklar ve tükenmeyen müdahaleler ötesi bu istikametin doğrultusunda şekillendirilmektedir işte. Hayatın en ufak bir sıradanlık ibaresi, tesadüfî bir keşif yahut da yoldayken öğrenilen bir tecrübe değil tam tersine homojenleştirildikçe hiçbir alternatife yol ve yön imkân bırakmayan bir edime dönüştürülmesi içindir tüm bu bahisler. Yinelene gelen basit olanın tarumar edilmesi “sıradanın” sözünün aklı ve fikrinin yağmalanmasıdır.  Daha dün söylenenlerin, yarın unutturula geldiği, her eleştirinin darbe girişimi, hükümeti yıpratma çabası, mihraklık ve bölücülük vs. olarak seslendirildiği bir uzamdır toptan her şeyi karanlığa terk eden. Karanlık artık bir metafor olmaktan çıkarak gözle görülüp, hissedilebilecek kadar yakınlarına demirlediğimiz bir mefhum haline dönüştürülendir bugünün ülkesinde. Duraksamaksızın zikredilenlerle dünün belagatini “şimdiye” taşımaktadır.

 

Karanlığın bahsi tüm bu denk getirip, dönüştürme ve birleştirme gayretleri ile yeniden hamuru karılan ülkenin hem şimdisini, hem de geleceğini göstere gelmektedir. Çaresiz olunduğunu bir inatla dayatan, bununla yaşamayı reçetelere büyük harfler ile yazıp çizen hiçbir baskıyı yeterli bulmayıp daha ne kaldıysa onun için çabalara düşülmesini, fıtratlarının gereği olarak bildiren, uygulayan bir erkânın tahakkümünün karşılığıdır o karanlık. Günü, geceyi mümkün mertebe zor ile donatarak, derinlerinden yüzeye doğru bir çürümeyi önemseyen, onun için, yeni yol ve yöntemler deneyen bir ahvaldir anlatmaya çalıştığımız yegâne meselemiz. Sözün ve fikrin ve tahayyülün hikmetin illa ki felsefenin, anlama gayretinin, dur durak bilmeyen bu yıkıma karşı çıkabilmenin zora koşturulduğu bir uzamda dertlendiğimizdir resmen karanlık. Katran karası, hepimize her gün yapılanları kolayca unutturabilen bir düzenektir dert edindiğimiz.

 

Gündemin satır aralarında yinelenip durulanların, iki arada bir derede laf söz edilen bu yeni ülkenin, yeni konuşun, nasıl bir yok edişi resmettiği, unutturulanlar bir süreklilik halindeyken dahi kendini göstermektedir. Işığımız çalınmaya gün kasvete değil, cehennemin tam bir suretine evirilirken karanlığın hamleleri hem bu yeniyi, hem de eksik gedik cümlelerimizi tamamlar. Sirayet eden akıl her nevi tahakkümden feyiz alarak yinelene gelirken dillerden çıkanlar ve kısıtlandırmaya dönüştürülenler bir boyunduruk haline evirilenler hepsi bir, birbirinden hiç ayrıştırılamayacak karanlığın suretini bina etmektedir. Devletin ve onu yönetenin nazarında, her bireyin konumu, kodlanarak, dil yaftalanarak dahası canına kast edebilmek için sebepler yaratılarak bu karanlık dediğimiz edimin-halin güncelliği sağlanır. Yeni Türkiye’de hiç eskitilmeyendir iş bu karanlık bahsi.

 

Tek bir anlamlı cümlenin kurulamamasının müsebbiplerindendir işte bu karanlık. Basit cümlelerin değildir hayatımızın sahnesi artık. Zora koşulan bir kargaşa denkleminin, yinelene geldiği her dakika bir hamlenin sergilene geldiği bu yerde söz elbette bunca yıkım karşısında tekilleştirilmektedir. Tek tip ilan edilen düzlemin, hemen her şeye karşı çıkanların güncelliği, oluşturdukları menzilde hikmet unutturulandır. Anlam her yönüyle çizginin dışına ötelenendir haddizatında. Tek bir sesin çıktığı bir düzlemde hayata dair konuşabilmek ve yazabilmek zora konulmaktadır hemen hiçbir zaman olmadığı kadar ani manevralarla birlikte. Toptan hikmet / felsefe / yağmalanırken, geriye sıradanın sözünün dahi duyulmadığı bir çukur bırakılmaktadır. Yankısını buralarda bile fark ettiğimiz kalıcı bir tecrit bedenlerden tüm ülkeye yaygınlaştırılır. Özetin özeti budur bir anlamda.

 

Söz iyice naçarlaştırılırken, kopartılan vaveyladan geriye bir gümbürtü ve toz bulutundan gayrısı bırakılmamaktadır gördüğümüz teyit edebildiğimiz üzere. Hangi cümleyi nasıl yazarsanız, nasıl denkleştirirseniz, nasıl bir uzamda dizmeye çalışırsanız çalışın netice buna geliyor. Bu menzilin görünen suretlerinde saklı kalanlar meydana çıkıyor. Basit cümlelere yer, mekân bırakılmıyor. Her yanımız çukurlarla donatılırken her gün yeni bir yıkım bu muasırlaştığı daima rivayet olunan yerde sahiden kalıcı olan felaketlerle donatılırken cümlelere yer bırakılmıyor. Ceberut akıl, hiddete tavizsiz itaat eden bir düşünselliğin gün aşırı herkesin ağzının payını verdiği bir harala gürele sahnemiz eyleniyor. Yaşadığımız yerin nasıl bir menzile dönüştüğü ortaya çıkıyor. Duraksanmaksızın, soluk alınmaksızın tüm bu otokratik hamleler yineleniyor. Cümleler, eksik gedik konuluyor bunca hiddete ‘yem’ ediliyor.

 

Devletin biyopolitik bir meselin has mabedi olduğunu sırf buradan bile teyit edebilmek, söz konusudur. Gördüğümüz, yaşadığımız şeyler ise bedenin kurban edilmesidir, o sözcükleriyle oluşturduğu cümlelerinden başlayarak sıfırlanmasıdır. Topyekûn, cümbür cemaat bu yok ediş güzergâhına yollanırken hep birlikte, gidişatın uçurum halini öngörebilmektir artık meselemiz. Biyopolitik yıkımların dünyasında, sözcüklerimizle kurduğumuz cümlelerimizle anlaşılmaktır meselemiz. Hayatımızdır meselemiz. Basit cümlelerin menzili daraltılıyor. Her gün yinelenene gelen artık kalıcılaştırılan ezberler ile o yalanlardan mürekkep olan ülkenin hali ve gerçekliği özetleniyor. Uzun uzadıya cümlelerle beraber bir arada kesintisizliğe kavuşturulan mesellerimiz ortaya tak diye bırakılıyor. Kesintiye uğrayan hepimizin aklına hakaret için sıralana gelenlerin, gün aşırı tekrarlananların aslında her ne olduğu özetleniyor bir yönden de.

 

Cürete karşı ona dur diyecek olmadığından kendi sınırlarını aşarak erk, her şeye karışarak mevzisini tazeliyor bugün. Akıla hakaret düpedüz açıktan eylenen oluyor her defasında. Cümle bunun için eksik bırakılmaya o eksiklerin telafisi için çabalayanlar yıldırılmaya bu düzen devam etsin diye inat ediliyor daimi bir döngüde. Kendini tekrar etmeye çalışan akıl, cümlelerimizi tırpanlıyor. Anlaşılmaz, hiçbir surette işitilmez olduğuna kani olmamızı dillendiriyor. Yıkım yanı başımızda bunca kolayken bunca seri bir biçimde peyderpey yinelenirken ne olduğuna dair en ufak bir çıkarsamanın bile önü alınmaya çalışılıyor, susun diye buyruluyor. Linç burada, hiddet burada, gün aşırı tehdidi yineleyen her bir öğe capcanlı burada, körlük ve kötürümlük burada hepsinden bir yol ve yön tayini burada gel gelelim tek bir cümle bile gadre uğramak başa gelmedik felaketleri çağırmak için yeterli sayılıyor.

 

Bir gece kapınızı çalabiliriz bir gerçekliğin ta kendisine dönüştürülüyor. Kesintisizleştirilen tehditlerin gözetiminde, durmaksızın tehdit edilen, takip edilen, gözetlenen ve sadece yeni konuşun diliyle, onun anlamıyla yaşamak, yaşadığını varsaymak üzerinden yol alan bir hayat akışı bahşediliyor. Müsamaha gösterilen sadece bu kadar sabık bir o kadar sabit bir duruşun kendisinden ilerletiliyor. Ses edenin canının alınacağı o olmazsa yakılacağı açıkça dillendirilen bir mefhuma dönüşüyor. Ses etmenin bedel ödemeye hazır ve nazır olmakla yan yana olduğunun altı çiziliyor. Bunca söz, bir o kadar kesişim dâhilinde anlatmaya çalıştığımız şeyin her ne olduğu özetleniyor bir kez daha. Bir dava dosyasında Şerzan Kurt’u vuran polisin tek başına bunu yapmadığının dillendirilmesidir. Nasıl olsa adalete hesap verilecek bir durum, bir gereksinim yoktur burada.

 

Baran Tursun’un bir trafik kazası neticesinde değil de polislerce katledildiğinin röntgen filmi çekildiğinde kafatasından çıkan kurşun sayesinde es kaza farkına varılması neticesinde kayıtlara düşmesidir. Ardı ve arkası hep muamma konulacak nice “faili meşhur” cinayetlerden birisidir bir çoklarının fark etmediği üzere. Yahut sınırımızın içinde de kendilerini belli eden İslam Devleti nam çetenin ortaya koyduğuna benzeşen, onunla bir örnek hareket etmekten kaçınmayan ve kırımların altına imzası olan bir askeriyedir bu menzilin kısa denk getirmeye çalıştığı, devlet hiddetinin her neye tekabül ettiğinin en net okuması. Aralıksız bir dönüşüm için, herhangi bir sebebe dayanarak, hikmetin alt üst edildiği, aklın nadasa terk-i diyarının sağlama alındığı bir menzil bina olunur.

 

İsmail Saymaz’ın Radikal Gazetesi’ndeki haberindeki “arkadaşları dövmüştür” diye kestirilip atılmaya çalışılan Ali İsmail Korkmaz’ın linç edildiği günlerde gerçekleştirilen bir başka polis şiddetinin kayıtlarıdır meselenin, anlamı toparlayacak olan cümlelerden ağır görüntüleri. Polisler tarafından “eylemci” sanılarak copla kafatası kırılan Gürcistanlı Akaki Avaliani’nin dövülmesine ilişkin görüntüyü arayan savcılık, aynı noktada yaklaşık bir dakika önce yaşanan polis dayağını buldu diye devam eder ajanstan düşen haber metni. Bir dakika önce bir başka insanın da canı yakılmıştır, canına kast edilmiş, hayatına şerh düşülmüştür devletin kolluğunca. Devlete göre yaşamın nasıl konumlandırılacak bir mesele olduğu Avaliani’nin kafatasının kırılması kadar, ismi bile bilinmeyen bir gencin de o arada kafasına indirilen coplarla şekillendirilmektedir.

 

Akla hakaret dediğimiz kanıtlayan bu ve benzerini Berkin Elvan’ın soruşturma dosyasındaki gibi kameraların kolluk kuvvetini tamı tamına ele vermediği, mobese kameralarının bir o yana bir bu yana oynatıldığı, meselin siyah, simsiyah bir karaltı perdesi altında tutulmaya çalışıldığı bir vakıa daha ajanslardan düşendir ol bahiste bir kez daha. Mevzu hayata kasıtsa devletin yanındadır işte teknolojinin tüm nimetleri, deliller de karartılır, dosyalar da, soruşturmalar da kendi hallerine terk edilendir. Nasıl cümle, nasıl meram ortaya çıksın ki bunları en kestirmeden anlatabilelim. Bir başkası daha vardır işte sonra bir başkası, bir başkası daha, arkası ve ardı kesilmeyen tahakkümün aslında her neye ve ne için çabaladığını bu devletin göstere gelen. Bakırköy Kadın Cezaevi’nde tutuklu bulunan Zeynep Bakır ve onunla birlikte mahpus edilen “atipik otizm” hastası 3 yaşındaki oğlu Poyraz Ali’nin başına getirilenlerdir bir satır bile olsa bu arz-i halde bahsedilmesi gereken.

 

Hayatı her ne hallere dönüştürdüğünü devletin, özetin özeti kabilinden sunan bunu bir çocuğa karşı inatla savuna gelen bir ülkenin halidir değinilmesi gereken. Özel eğitim alması gerekirken jandarma nezdinde “eğitime” gidebilen, annesine yaşatılanların bir başkasının, belki de bunca küçükken aşamayacağı şeylerin peyderpey yinelene geldiği bir ortamda yaşamak zorunda bırakılmasıdır dert edinmemiz gereken. Uzun cümleler dolaşırken zihinde ne yazmalı ki diye düşündüren bir başka kırımdır canlı, gün be gün yinele gelen. Devamı birkaç tıklama ötede, aklınız dimağınız el verirse okumanız için yer almaktadır sanal agorada. Zeynep Bakır’ın cümlesi kafidir; arz-i halimizi anlatmaya. “Sizin kurtuluşunuz da Poyraz Ali’lerin kurtuluşundan bağımsız değildir. Çünkü çocuklarını kurban vermemeyi başarmış bir toplum artık huzuru da kazanmış demektir.”

 

Cümleler eksik gedik konulurken hayatımız toptan tarumar ediliyor. Kendimizinki değil hepimizi kapsayan, ortasında kala kaldığımız uzam cehennemin ta kendisi olarak hiçbir şeyden kaçınılmadan süreğenleştiriliyor. Hikmet yerine hiddetin savunula geldiği menzilde bu cümlelerin yarım kalması demek, yarım yamalak hayatlara sahip olmamız demektir şimdi. Bu menzilde birbirimizin sesini önemsemekten zamanında işitmekten gayrisinin felaket olduğunu artık idrak ediyor musunuz? Üzüntü ve keder devletin normu olarak hepimize yeni yası acıları daha derin yok oluşları vaat ederken nihayetinde hayatı önemsemek, cümlelerimizi kurtarmak için çabalanmaya kaç zaman vardır, kaç sınav vardır? Kaç kez daha şansımız olacaktır. 1989 yapımı Uçurtmayı Vurmasınlar, Feride Çiçekoğlu’nun senaryosunu yazdığı, Tunç Başaran’ın ölümsüzleştirdiği bir kurguydu. Gerçekliğin kurgusuydu. Şimdi bu yaşadığımız heyulada artık gerçekten “uçurtmalara kast edilemesin” diye ses etmenin zamanı değil midir? Cümlelerimize sahip çıkmanın zamanı değil midir? Hala değil midir?

 

Misak TUNÇBOYACI – İstan’2015

 

Resim – My Dog Sighs via Street Art O’Clock Blog http://streetartoclock.blogspot.com.tr/2013/04/walk-by-ignore-me-forget-you-ever-saw.html

 

3 Yaşındaki Atipik Otizmli Poyraz Ali Cezaevinde Büyümesin – İmza Kampanyası

https://www.change.org/p/adalet-bakanligi-3-ya%C5%9F%C4%B1ndaki-atipik-otizmli-poyraz-ali-cezaevinde-b%C3%BCy%C3%BCmesin/share?after_sign_exp=default&just_signed=true

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler