Misak Tunçboyacı yazdı… Eylül’ün On İkisi


  • Gündem
  • 13 Eyl 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Eyl├╝lUmudun kırımı için her şeyin kullanıla geldiği her adımda varlığını zapt etmek, derdest edip sınırlandırmak, mümkünse adını bir daha anmamak için eldeki tüm imkânların seferberliğine seyirci olarak atanmışız. Kullanıla gelen dil birbiri peşi sıra alınan tedbirler ve hep aynı uzama ulaşan devletin kontrol mekanizmaları bu umudu yerle yeksan edebilmek için güncelleniyor an be an, halen. Sürüp duran gayret hali içinde, menzildeki ümit var olmayı artık küçümsenen, parçalanan yok edilebilen bir unsura dönüştürüyor. Dört yanımız yağma ve kırımdan mülhem. Dört yanımız zulüm ve onun ört basındaki rezaletlerle hemhal. Her yerimiz dönüşüme kurban edilmek için bir istimlâk bahsine teslim. İstimlâk lafın gelişi, yıkım ile yeni bir ülke tahayyülü gerçeğe eviriliyor. Behemehal devreye konulan tedbirler, yapılmaya çalışılanlar bu bahislerin az ötesindeki değil tam da merkezindeki ümidi alt üst ediyor.

 

Yok, edilmeye çalışılan ümit ile beraber hayatın renklerinden ıraklaştırılmasıdır özetin özeti olarak. Dönüştürmekteki gailenin, yerle yeksan edilenin üzerinden çıkılacak yepyeni korkunçluk abideleri olduğu -unutturuluyor hemencecik. Gündem yoğunlaştırılırken, kavga dövüş, hır gür umut yeriliyor. Gündem hızlıca ilerlerken geriye bakmaya fırsatımız bile olmadan hayatlarımız dönüştürülüyor. Kapkaranlıkta kala kaldığımız halin tezahürü bir figürasyon ya da imgeden gerçeğe dönüşüyor o bahiste işte bu menzilde. Kendini tekrar etmekten alı koymayan hamleler bütünü sarsıntıları çoğaltıyor bir durağı, bir sonu olmaksızın, bir yeteri bulunmaksızın. Yeter artık imi gerçeklikte işitilmeyenin ta kendisine dönüştürülüyor. Tabi olarak atanmış, birbirine eklenmiş olan hamleler bütününde yegâne amaç, biyopolitik uzamın sağaltımı olan bedene kurulacak tahakkümü an be an arttırıp sonu bilinmeyen kara deliklerin içerisinde yaşamı sürdürmek olduğu artık aleniyettedir.

 

Ümit, haybeden değil işte bile isteye, bilinerek, görerek, duyulup anlaşılarak bizatihi daha fenalarına ulaşabilmek için sıradanlaştırılmış olan faşizmin karşısında yıkılmaya devam edilmektedir her gün şartlar biraz daha zorlanarak. Geçmişi unutmamız salık verilmektedir. Geçmişin, enikonu ve basbayağı hatalarından hiçbir ders alınmadığını unutmamız salık verilmektedir. Onca şeyin bir dolu vakıanın, bir sürü elemin, epey hallice kırımın karşısında sözü mü olur arkası sorguya ya da bahse konu edilebilir mi kısımları yekten imha edilerek, günün ve şimdinin içerisindeki hemen her şeye kayıtsız bir biat istenmeye devam edilmektedir. Dünün sorgulamaları bir yana çoktan istiflenmişken, bugün o menzilden arta kalanların tamamlanması için çabalar birbirine denk getiriliyor. Denk getirilip yeniden çatılıyor. Betonarme.

 

Kervan düzülürken, geçmiş için geçip gitmiştir bahsi yükseltiliyor bir yerlerden bir avaz. Hemen hiçbir şey, hiçbir yere kayıp göçmemişken, gitmemişken unutursunuz bahsi sıkıştırılıyor arsız ve umarsızca. Ümit kendini korumaya almaya yardımcı olan basit bir sığınağı oluşturan bir ifadeden ya da terimden ibaret değildir insan lügati için. İnsaniyet bahsinde gereksinim duyduğumuz şey, ayağa kalkabilmek için bir vesiledir. İnatla ve inatla yola koyulabilmek için düşüp kala kaldığımız yerden çıkıp ta bir gün yüzü görebilmek için başlangıç noktasıdır. Salt terimlerden ya da algıda yer etmiş olan tanımların birlikteliğinden ibaret olan bir sayıklama değildir ümit. Kendimizi, başkalaştırılmış bireyler haline evirilen birer mekanik yapımdan alıkoyacak olan bir meseledir. Bu günlerin bir yerinden dâhil olan tahakküm ediminin asla sahneden ayrışmamış olduğunu yineleyen vurgun halinin bizi nereye taşıdığına dikkat ettiğimizde ümidin de aslında her ne olduğu konusu biraz daha aleni olacaktır.

 

Genellendirmelerin güncelliğinde usulca bir sesleniştir kimi yerde bir yer ve bir zamanda hiç beklenmeden çıka gelen bir çağrıdır. Yer ve gök birbirine karışırken devlet gözetiminde, handiyse sağa dönseniz de sola dönseniz de aynı belagatle burun buruna kalınan bu yerde bir çağrıdır, yaşama çağrı. Ümit berhava edilmeye çalışılırken gerçekte lazım olanlar için bir meseledir bize bir şeyleri hatırlatmaya çalışan, hemen her an. Hemen her gün sinizmin dolaylarında yol aldırılırken, buna alıştırılma süreçlerinden süreç beğendirilirken bir yerde yol bir yerde çıkış bulabilmek için çabalanmayı akla düşürendir. Saatleri sayıyoruz, dakikaları ve anları dâhil ederek teker teker bütünlüyoruz. Bize verilmiş olan yaşam hakkının, sıradana dair olanın hakkının sacayaklarından birisi olan ümidin yağmalanmasına tanık ediliyoruz. ‘Çıplak’ olana ait hak tanımlaması içindeki mihenk taşı öğütülüyor aralıksız.

 

Devletin karşısında diye anılan ve bildirilen hemen her mesele temeli eğrelti bir biçimde yok ediyor. Ümit elden kayıp gidiyor bu satırlar yazılmaya çalışılırken halen ve hala. Benzerlerini daha önce gördüğümüze dair tespitlere yer verilen kimi çıkarsamaları bugünün güncelliğinde zoru, zapt-ı raptı birlikte bir arada görmeye devam ediyoruz. Bunu teyit etmediğimiz gün kendi namımıza, sıradan olan için kayda düşmeyen gün yok, gece yok, sabahı yok akşamı yok. Aksam bileşenler arasındaki eğreltiliği daha derin yıkımlara ulaştırabilmek için dönüştürülmekte ve çalışma sürdürülmekte ve hayat güncellenmektedir. Ümidin yerle bir edilmesi bugüne dair bir mesele değildir sadece evveliyatını yıllar yılıdır bocalayarak kendini kanıtlamaya çalışan devlet mekanizmasının her odağında görebilmek mümkündür.

 

Dün dünde kalmıştır diye söylene gelen o dün hiç de orada kalmamaktadır. Bugüne taşınan, derdi kederi ve bir dolu insana karşı işlenen suçun güncel ya da etkisi kuvvetlenmiş yeni düzenlemelerini beraberinde getirmektedir. Ne ki unutuşlarımızda rehin edilmek istenen, bilakis bildiğimiz şeyleri de unutmamızı salık veren bir algıdır alanımız dâhilinde şekillendirilmeye devam edilen. Doksan bir yıllık tecrübenin sonunda evirilerek, bir karanlığa dönüştürülmesinin izleri yer almaktadır o bahiste. Doksan bir yıl bir dolu şeye karşı gelmektedir. Doksan bir yıl bir dolu acının ta kendisidir. Doksan bir yıl içerisinde, her yönden eklenmeye çalışılan derdest edişler yara yerini artık karşı konulmaz bir biçimde kötürümün ta kendisinde dönüştürmektedir. Bağlantıların arasındaki o boşlukların daha derin ve daha büyük darbeler ile şekillendirildiği bir ülkedir burası.

 

Her darbenin arkası bitmeyecek yeni sorunların buyur edilmesidir. Yine yeni yeniden kurguya dâhil edilen halk eyleyemedi, başat! seçkinlerin dimağları dönüştürsün varsa bu noksanları gidersin kolaylamasından analizlerin sonu zulümle kesiştirildi bu yerde. Bu ülkedeki dünün dünde kalmamasının müsebbibi yaşadığımız son otuz dört senenin belki de bunca ivedilikle ümidi yerle yeksan edilebilmesinin teminatını oluşturan bir günceden değiniler bu metnin bir bağlantısını oluşturacaktır. Önümüz ve ardımız günümüz ve geleceğimiz de bu manzaradan türetilenlere göre şekillendirilen hamlelerle dönüştürülüyor nitekim. Otuz dört yıl kısa bir zaman dilimi gibi görünüyor kimilerinin usunda, tarih saymalar eksiltmeler ve çoğaltmaların birbirini takip ettiği bir yerde kısa bir aralık diye biliniyor. Tarihi aralıkların değil, bilakis bir dönemin değil hemen her günün içinde bir biçimde gölgesini tamı tamına yaşaya durduğumuz bir eksiltmenin ta kendisidir o süre. On İki Eylül, Bin Dokuz Yüz Seksen.

 

Sıfırlamaların atası olan bir tarih, bugün çok iyi bilinen linçlerin, derdest etmelerin ve artık üzerinde ortak bir kanaatin oluşturulacağı kesin olan, zulmün güncelliğinin atası olan bir tarihtir. Düzayak belirtilmesi gereken şeylerden birincisi demokrasi mefhumunun nasıl da bile isteye çekiştirilip asla, hiçbir türlü sorgulanamaz kılındığı bir zamanın ta kendisi ve başlangıcı olduğudur. Otuz dört yıl boyunca süre giden ve günümüzde devam ettirilen bir simyanın aslen neye yol verdiğini göstermektedir. Hayır, bu kronolojik bir On İki Eylül yazılaması değildir ki anlatmakla tükenebilecek bir mefhum değildir o tarihten alıntılanması gerekenler. Anlatılması için yılların gerektiği bir utanç vesikasıdır. Hiçbir türlü konuşulamayan hiçbir türlü o bahisten yola çıkılamayan bir yerde eksikliğimizin tescil edildiği bir tarihtir. Başlı başına işkencelerden mürekkep bir ülkenin imal edilmesinin, içerisi gibi dışarısının da mahpushaneye çevrilmesinin önü açılan bir tarihtir On İki Eylül.

 

Güz sancısının etkisinden kurtulmayan bir yerde daha fena en kötüsü için çabalanmanın başladığı bir dönemdir. Otuz dört yılın belagatinin, sistem olarak yutturulmaya devam edilen zokalara sahip çıkılan bir ülkenin tastamam bina edilmesinin belki de en başat mesulüdür. General Evren’in öncüllüğündeki darbenin eksiği daha derine taşımak için hiçbir şeyden kaçınılmayan bir süreklilik olduğu muhakkaktır. Yaraların birbiri peşi sıra geldiği bir yerde daha beterlerinin yolu ümidi de yok etmek adına çıkartılan, eylenen, enikonu işlevselleştirilen dönüşümlerle beraber sağlanır. Yazmak yasaktır, söz etmek yasak, düşünmek yasaktır fikri bir şeylere dönüştürmek en azından belirtmek, adını anmak yasaktır. Söz konusu bile edilemeyecek şeylerdendir sorgulamak, ümidin mahvına bunca sebep olunmuşken bugün bile bazı şeylerin yüzleşme bahsinde gözden koşar adım kaçırıldığı bir meselenin ta kendisidir On İki Eylül.

 

Korkunun kalıcılaştırılması çabasında devletin eli hep kuvvetlidir ancak bu denk getirmeye çalıştığımız şeyin tam karşılığını oluşturabilecek zapt etmelerin öncüllüğünde olanı bizatihi gösteren ilktir On İki Eylül. “Milletin kayıtsız şartsız egemenliğine demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine dayalı yeni bir anayasa düzeni” bahsinin ardından çıka gelenler tümünü ispatlayan bir sürekliliğin temel dayanağıdır. Erdal Eren’dir On İki Eylül’ün hatırlattığı korku ikliminin neye dönüştüğünün nereden hareketle kotarıldığının kanıtlarındandır. On yedi yaşın bu ülkeye bir tehdit teşkil edebileceğinin bildirildiği, idamın ivedilikle yapıldığı bir zulümdür işte adlı adına. Çocuklarına kıymaya doymayan bir ülkenin eylediği hemen her fenalığı eksik gedik olmadan tekrar eden bir aklın, normalleştirildiği ilk deneyimlerdendir. Denek edilenler insanlıktır, sıradan olanın ta kendisidir.

 

Hakkında konuşulmayanlar için kırmızçizgilerin icat olunduğu bir yerde Erdal Eren’in ardı bir dolu kırımdır yine, yıllar yılı her şeyin o “büyüktür” bahsine sıkıştırıldığı bir yer böyle böyle temellendirilir. O temeller üzerinden yükselen ülkeyi sadece satır başlarıyla okuduğumuzda, On İki Eylül’den bugüne hemen her gün o milli birlik, bütünlük fasılalarının arasında cılız bir halkın egemenliği söylemi sürülüp durulurken aslolan erkânın bekasıdır. Erkânın elinden kuşatılmış bir toplumun sürdürülebilirliğidir. Umudun asla adının anılmayacağı bir karanlık günce böyle böyle oluşturulmuştur. Neredeyse her bahse her an karışılan bir ülkede sıradanın, halkın sözünün işlevsizleştirilmesi böylelikle sağlama alınır. Devir yüzleşme dönemi olarak zikredilirken bugün istikrarla sürdürülenin o eksik konulanları yeniden dönüştürerek darbenin bıraktıklarıyla bir kötürüm sistemin devamlılığını sağlama alıp yeniden kökleşmesini sağlamaktır.

 

Yaşadığımız yeri bu sadece birkaç küçük değini içerisinde anlatılanlardan öteye sorgulayabilmek, dünde ne olduğunu bilip, bugün nereye doğru hamleler yapıldığını akla düşürmektedir ve hatırlatmaktadır. Görünen bir imgeden çok daha fazlası hep bir biçimde ötelenen kıyametin ta kendisidir. 1982 Anayasası’ndan türetilen her hamleden bu ülkenin nasıl bir ümitsizlik girdabının derinine çekildiği gösterimdedir. Görünen bir imgeden çok daha fazlası hep bir şekilde anlaşılmazdan gelinenlerdir. Her şey meydandadır uluorta bir âmâdan birçok fakattan azade gerçeklik yalın, çıplak karışımızdadır. Otuz dört yıl önce ülkeye edilebilecek en büyük felaketin tezahürü, arkasından çıka gelen söylemleri, kuramları devletin nasıl bir algı içerisinde dönüştürüldüğünü de göstere gelmektedir. Dün hiçte dünde kalmamış, hemen her gün yeniden şekillendirilip, o zaman zapt edilen akıl fikrin yeni sürümleri için inat ve ısrarla güncellenmektedir.

 

Devlet denilen mekanizma halka karşı olmayı amaç edine gelen bir mekanizma olarak sürekliliğini sağlamaktadır haddizatında. Dün Evren’den bırakılan saha için Özal’ından, Çiller’ine, Erbakan’ından, Erdoğan’ına ve Davutoğlu’na birbirini takip eden bir süreklilik içerisinde sağ bağnazlık, muhafazakârlık titri altında güncellenmiştir. Her şeyin doğrusuna varmak için ortak ve müşterek olarak bildirilenler daha büyük ayrıştırmalar adına birer vesile haline dönüştürülmüştür bu ülkede. Dün yasak olan bugün de yasaktır, bir büyük ihtimal dâhilinde yarın da aynen bu şekilde tecrübe ettirilecektir. Dün Kürd’ün adı sanı yoktu bugün görmek istemeyenler haricinde yine bilen, duyan yoktur. Dün Ermeni demek terörizmi çağrıştıran bir meseleydi kimilerinin usunda bugün de devletin safında olmayan herkese tamı tamına uygun görülen bir yafta.

 

Dün korkular vardı, isimlerden bugün de korkular var x’den q ve w’dan. Dün kitaplar yakılıyordu, sessizliğe daha fazla gömülebilmek için bugün kitaplarda anlatılanların önemli bir kısmı geçersizleştirilmeye çalışılıyor halen. Dün yergi vardı bugün o bahsi çoktan aşan bir nefret iklimi var. Dün engellenen düşünsellik bugün toptan interneti bu sanal, yarı özgür alanın bile daha büyük gözetleme çabasında hiçleştiriliyor. Dün yasak olanı bugün daha büyük zırhlarla kuşatarak, erişilmez eyleyerek, dokunulmaz kılarak, bahsini bile ettirmeyerek kalıcılaştırılmaya çalışılan bir yeni ülke var. Form var, daha önce bilinen bir akış bir tabii yaşanmış zulümler var, engel tanımayan devlet aklının kırk katırı kırk satırı çoktandır kafalara düşen bombalar haline dönüşüyor. Form var, daha önce bilinen bir karşılaşma bugün o bilinenleri alt üst eden bir bakışımda affedersizlerle anılan bir yurttaşlık bahsi var.

 

Fıtratları hep şerden yana kullanan bir dimağ var. Boyuna geçirilmiş olan sicimin acısını ömür billâh az değil basbayağı çekecek insanlar var, halen kayıplarına dair en ufak bir teşebbüsün olmadığını idrak ettiğimiz bir ülke var. Kirkor’un Azad’dan, Moşe’nin İbrahim’den, Ayşe’nin Kemal’den Ali’nin Ali’den uzak kaldığı, hep buna çabalanılan bir ülke var. Gerçekte olan bitenin umudun yıkımı olduğunu göstere gelen bir ülke var. Basit ve temel hakların bile üzerinde perdelemeler ya da gelişi güzel düzenlemelerin milli birlik ve beraberlik diskuru ile şekillendirildiği halen bu bahsin etrafında sözlerin, kararnamelerin imzaya açıldığı bir yer var. Bilinçli bir halde söz yerle bir edilirken “şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz” denilmiş olan bir aradan bugün hiç kimsenin gülemediği bir ülkeye varılmış olması var.

 

Meseleler peyderpey daha çok açmazlarla şekillendirilirken, kanıksatma yolu tercih edilirken fıtrattan dolayı uygunluğu için tesciller gerçekleştirilirken, güzel ölümler meydana geldiği zikredilirken istatistik olmaktan da bir adım öteye varmayan kayıpların ülkesi var. İşçi cinayetlerinin bir gün konuşulduğu onların bahsinin kısadan kestirilmeye çalışıldığı yaralardan mürekkep bir halimiz var. Her şey açıktan ve her şey eskisinden de çabuk bir biçimde kötülüğün insafına terk edilmeye devam ediliyor E bu dün dünde kalmıştı diye bahsedilenler, hayatta bir biçimde sözün önünde günün içinde tam anlamıyla yeniden dönüştürülmektedir. Her günümüzün korkuyla sarmalanmasının, yıllar yılı devam olunan hamlelerin milletin iradesi diye söylenip durulanların bir iradeden çok patronun emir erliğine uygun, olur verenlerden mülhem olanların avazları, temennileri olduğu bir kere daha ortaya çıkıyor.

 

Bugün yeniden şekillendirilirken, her yerde saflaşmaların bir adım ötesini yeni kırılmalar oluşturmak adına elden gelenin yarına bırakılmadığı bir yere dönüşürken yeni Türkiye her şey ezberlere rehin olarak yol almaya devam etmektedir. Kürd’ün Türk’e derdini anlatması, Ermeni’nin Alevi’ye hasbıhali değildir mesele. Hepsinin bir uzamda sözü birlikte eyleyebilmesinin önüne kalıcı engeller konulmasıdır mesele, meselemiz. Sancılarla büyüdük bu ülkede. Korkular beğendirildik. Sustuk sessizleştirildik, derdest edilip, hizaya çekildik, her defasında bu son denilirken bir de baktık arkası kesilmeyen bir tahakküme rehin edildik. Sözü hiçbir makama derdi ve şikâyeti kimseye bildiremedik. Hayati olana varmak için daha kaç On İki Eylül anması geçecektir.

 

Hayata kast eden sistemin, bugünlerde yeniden tanımlandırılması olanca hızlılığıyla güncellenirken yeter artık demek için, bunu fark etmek için daha kaç On İki Eylül anması geçecektir. Adaletsizliğin normalleştirildiği, hırlıdan hırsızdan beyefendi, kanaat önderi yaratan karanlığın gününde bir umudun bırakılmadığını fark etmek adına, daha kaç On İki Eylül anması geçecektir. Büyük sözlerin devri tükeniyor. Kutsiyet atfedilen devlet şablonu yerine insana önem vermek duyumsamak sorunları iş işten geçmeden konuşmak için daha kaç On İki Eylül anması geçecektir. Bahsedilenler müştereklerimizdir birbirimizi duyacak mıyız? Bahsedilenler ezberden okunan masallardan kurtulmanın gerekliliğini işaret etmektedir cidden önemser miyiz?

 

Misak TUNÇBOYACI İstan’2014

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler