Misak Tunçboyacı yazdı…/ Hayat kimin elinde, hayatımız nerede!


  • Gündem
  • 13 May 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

 Caos Humano

 

 

 

“Politika, toplumun eksikliğini idare etmektir.” – Ernesto Laclau

 

Hemen her konuda tavrın dünün ataletinden fersah fersah uzakta hızlandırıldığı, devinimi arttırıldıkça hep bir şeylerin hafızanın kıyısından öteye ötelendiği, derdest edildiği, işin doğrusu unutturulduğu, buna çabaların karşılıksız konulmadığı bir merhaledeyiz. Bulunduğumuz zaman öylesine heyulalar ile patavatsız bir koşturmacayla geçiştiriliyor, üst üste vakıalarla hemhal ettiriliyor ki olan bitenleri hatırlayabilmek hep önemli bir meseleye eviriliyor. Hatırlamak düne ait, dünde yaşanmış, başa getirilmiş, yolu ve bucağı insanla kesiştirilmiş olan şeyleri sıklıkla yinelemekten ibaret değildir. Cana dokunanın, başa getirilenin nasıl belirli bir rota ve düzen takipçiliği ile oluşturulduğunu göstere gelen bir aynalamanın kendisidir.

 

Korkulara teslim bayrağını yeniden bir kez daha çektirmek için; halka, eldeki tüm imkânların seferber edilmesini teyit etmektedir hatırlamanın menzili, bugünü. Düne ait dediğimizin bugünlerde ve şimdi, şu anda yeniden tesis edildiğini görebilmektir hatırlama çabası. Birbiri içerisine lehimlenip artık neredeyse fikslenmiş, cümle ve beyanatların ısıtılıp ısıtılıp sunulmasının, bunların kepazeliği yanında arada sırada değil hep bir değişim vaadinin yinelenmesidir hatırlanan. Hatırlayabildikçe düzenin o şeklinin şemalının tıpkı bir insan gibi huyunun suyunun nasıl bir değişmezlikle hemhal olduğu ortaya çıkacaktır. Korkuyu diri tutarken, bir kez daha sahnenin başat figürü eylerken iktidar, muktedir vaatlerle her şeyin tozpembe bir kurguda olduğunu biteviye öne sürmekte bundan da hiç gocunmamaktadır. Fikri sabitlik sabık aklın tahayyülleri ve istisnasız her şeyin her vurgunun, imi ya da çağrıyı derdest etme gayreti, didişinde aslında nasıl bir ülkede yaşadığımız bahsini de yeniden özetleyecektir. Sabit kaldığımız yerin izaha muhtaç olduğu kesindir.

 

Geçtiğimiz, geçmiş sandığımıza dair olarak bir kaç çanak çömlek parçası işte, affedersiniz x’ler ya da y’ler, biliyorsunuz bunlar; bilmem kimler kimlikler, meslekler, hainler yafta çeşitlemeleri, hep bir kusur bul(un)acak bu muhalifler gibi üst cümleler ile bu döngü biteviye yinelenmektedir. Hızlandırılan şey, sık tekrarlanan bu cümle kalıpları değildir sadece onların gölgesinde yıkımın sıradanlaştırılmasıdır. Yıkımın, zapt-ı raptın çat kapı denk getirilebilirliğidir. Sıradanlaştırırken olağan için hamleler eylenirken yolu, yıkım üzerinden şekillendirmektir tüm gaye ve gayret. Yekûnda, vesikaların istifinde karşılaştığımız ne onun ne bunun ne de şunun ya da berikinin derdidir, hepimizin başına getirilenlerdir muntazaman. Sıradan sanılanlar en çok yara verenlerdir hala. Doğru zıvanadan çıkartılırken eğri ve eğreltinin el üstünde tutulmasıdır dert dediğimiz. Kani olunup, makul görülmesi zikredilenler kepazeliklerdir tastamam.

 

Eksiği gediği bolca olan ülkede sırça köşklerin varlığının muhafaza altına alınması gayreti düşündürücüdür işte çoğu zaman bu bahiste. Behemehal devreye konularak sıraya dizilen, karar hükmünde kararname, yasal düzenleme, meclis alt-üst komisyonlarının elinden gelenler bunlardır. Bütün dediğimiz birbirine karşılıklı olarak hamlelerle beraber paramparça eylenmektedir. Her alınan tedbir, her gizlide saklıda alınan onay her halka kapalı görüşmede vurgulanan o beylik cümleler bunun içindir. Yerle yeksan edilen hayatlarımızın gerçekliği ve daimiliği adınadır. Hayata kastedişin bitmek tükenmek bilmeyen suret ve aşamalarıdır. Birbirine uzak gibi görünse de her yere yayılıp yaygınlaşmış olan her küçük nokta birleştirildiğinde ortaya çıkan yeni Türkiye şablonu eskinin izlerini birebir takip etmektedir ikiletmeksizin budur. Teyit etmeye gerek duyulmayacak bir biçimde unutuş ‘yeni dönüşümü’ beraberinde sağlama almaktadır. Yeni’ye ulaşırken eskinin her fenalığı da modernize edilmektedir.

 

Muktedirin aklı fikri, eylemi ve her bir şeyiyle şey şey diye sayıklarken yapmaya çalıştığı şey unutturabildiği kadardır. Unutturabildiği kadarında yapıp ettiklerinin toplamıdır yeni Türkiye söylemi ve gerçekliği. Sorgusuzluk cismanileştirilirken, somuta dönüştürülürken, kalıt gibi yükseltilirken, yapım çoktandır su almakta, yerin dibine göçmeye ise adım daha yaklaşmaktadır. Ne mihrak ne hain ne başka bir müsebbip kesintisiz bir sonuç / failin kim olduğu ortaya çıkmaktadır. Özetlenirken kısaltılan yaşadığımız bu hayatın donuk bir rutine, yaşatmayan bunu aklından bile geçirmeyen bir tahayyüle doğru koşturulmasıdır. Ne ki nasıl olsa unutulan bakiyedir. Ne ki nasıl olsa bizden sonrası tufandır şartlanmışlığıyla ol rahatlıkla zikredilebilmesidir. Gizli kapaklı, yapılmaya çalışılanlar kapalı devreden sızdırılanlar sayesinde bir kez daha bir kez daha kendi gerçeğini, yalın olanı atfetmeye görünür kılmaya ama ve fakatlardan azat etmeye sürüncemesiz devam etmektedir.

 

Milyonların yerlisi yabancısı ama hep para birimi cinsinden bahsinin sağlı sollu havalarda uçuştuğu, saatlerin, kasaların, köşklerin, yiye yiye doyulmayan rantların, pazarlıkların, ihalelerin illa ki al takke ver külahların ikliminde ört basın mümkünatsızlığı meydana çıkmaktadır böyle böyle. Yok yok yok, en baştaki sözlerin üzerine daha fazla yalandan mürekkep bir savunuş icra edilmek istenirken aklıktan çok kapkaranlık, tamahtan çok yağmacılık ülkeden çok kişisel çıkarların ve aklınıza düşebilecek her şeyin kullanılmasının tahrif edilmesinin suretleri resmi geçit yapmaktadır kestirmeden. Yalanlar saklandıkları deliklerden hayatımıza karışmaya devam ederken itinayla olan biten şey neo liberal tahakkümün yapıp ede geldikleridir. Hep aynı cümleler ile yolumuz denkleştiriliyor, birleştiriliyor gibi görünürken, böylesi bilinirken; tam tersi istikamet uzamında her şey olmakta yapılmakta ve hakikate ulaştırılmak için hınçla linçle teşvik edilerek önemsenmektedir, üstelenmektedir.

 

Ezberlerin bu ülkede her hangi anlama çıka geldiği az çok görülen ve bilinen bir hadisedir. Yeni olarak aksettirilen işte o yarım ağızlılığın dile döktüklerini tamamlayan, naçarlığı el üstünde tutan, dert yokmuş gibi davranan bir sonucun kendisidir. Kelam, söz dizimi, meram, belki hiçbir şeyi değiştirmese de dünden bugüne erkanın, devletlunun güç istenci üzerinden yaptıklarını örnekleyecektir. Güce sahip olmak için gözden çıkarttıklarını gösterecektir. Sıradan olanlar ile onun sahibi, sonsuz hükümdarı olduğunu duyuranların karşılaşmalarında bu tahlilin izleri yer almaktadır. Bahsettiğimiz bir muamma değil insanlık tarihinin başlangıcından bu yana süre giden bir heyuladır. Geçmişin göçerliğini yerinden yurdundan ettirmeyi savaşı öne sürerek, ilhak edilen yerde yeni bir ülke kuracağız diyerek eyleyenin modernleştikçe tehcirden, mübadelesine, oradan sürgününe, fişlemesine soy kodu uygulamasına sanal hedef gözetimlerinden, canlı yayında ithamlara her şeye ve her konuya müdahilliğe varan öncekiler kadar ağır sonuçların artık düğmelere, komutlara bağlı olarak şekillendirilmesidir.

 

Gerçekliğin bahsi şudur hayat ipoteklenip, belirli bir bedel karşılığında satın alınabilip, üzerinde her hakkın değerlendirilebildiği bir akış toplamına evrimidir. Eskiden; saklı gizliymiş gibi olanlar, yapılanlar bugün her yanımızda gözetleyen gözlerle, analiz kasan yazılımlarla, durmadan kaydeden kameralar, fiber optik kablolar ile göstere göstere eylenmektedir. Mutluluk veri araştırmasından, hiç kimselerin kullanmadığı materyallerle ölçülen enflasyon oranlarından, ekranlardan arasız, essiz gösterilmeye devam eden kimi mesajlar ihtiva eden kurgulamalarla bu pekiştirilmektedir. Resmi söylem, devletlû dili pespayeliklerden kendine mağduriyet çıkartmak konusunda yarışırken olan biten eksiği gediği değil tastamam halka kesilmesi gayretidir bunlar. Defolu sistem itinayla dönüştürülmektedir. Defolu sistemdeki açıklar artık göstere göstere kanatılmakta, bir seyirliğe dönüştürülmektedir.

 

Her seyirlikte olduğu gibi miadı dolana kadar, kullanım ömrü geçene kadar bir heyula süre gitmektedir. Gerçek böyle midir, böylesi bir sığlıktan ibaret midir? Defolar dökülmeye, yerine dikilen yamalar sökülmeye terzinin bile şaştığı icraattan icraata koşulurken sorulması gereken, yol nereyedir? Durmaksızın kendini tekrar edenin tözü tastamam yıkımın yeniden paketlenmiş haliyken yinelenmelidir – yol nereyedir? Biteviye tekrarlarda sıklıkla değinilen, Gezi Direnişi’ne dair göndermelerin sonuncusunda yine hazretin dilinden dökülen nefret bir kez daha kapımızın eşiğinden içeri girmişken yol nereyedir? Doymak bilmeksizin insanları kırdırmak, onları birbirlerine düşürmek, ayrıştırmak için nifak arayıp duran zevatın başının yine yeniden bir çocuğu diline doladığı, muhatabı olduğu bir yetişkini eleştirmek için onun adından, sanından, ailesinden, sapanı ve hayattaki konumundan cürümler ortaya çıkartmaya çalıştığı garabetlikler varken cidden yol nereyedir?

 

Yetmemiş midir, kanıksatmaya çalıştığı tahakkümünü kabul ettirmek adına daha kaç kez, bugünkü anneler günü olduğunu da göz ardı ederek söyleyebildiği şeylerle insanım diyeni yerin dibine sokacak lafazanlıkları yinelemekten kaçınılmamaktadır. Nereye kadardır, Berkin Elvan’ın katline dair örtbas çabası kamuoyu sayesinde aşılmaya çalışılırken birilerine, o çok dillendirilen paralellerde olduğu gibi işaret-mesaj mı verilmektedir. Lağım çukuruna dönen reel politiğin haddizatında ki kepazeliklerinde siyasi çekiştirmelere konu edilecek kaç çocuk vardır, kaç anne, kaç baba. Dile getirilenler, bahsedilenler bunca kolay cümle haline dönüştürülebilecek şeyler midir? Hiçbir şeyin hesabının verilmediği bilinmesinden midir, Berkin gibi diğer Gezi Direnişi sırasında kaybettiğimiz canlarımızın davaları muammada konulmakta, belirsizlikten belirsizliğe sürüklenmektedir. Varsa yoksa darp, harp biber gazı, cop, soruşturuyoruz, yapıyoruz, aldık mesajları mamafih nato kafa nato mermer! ee nereye kadar?

 

Her güne gündem belirleme konusunda, her güne kendine karşı bir cephe açma, afişe etme konusunda eşikleri, rekorları kırmaya doymayan muhteremin acaba Mülkiye Kılınç’tan haberi var mıdır? Korkuyu kaç kuşak daha taşıyacak, sırtlanacak yükü bilecek. Haddi hududu kaç kuşak daha belleyecek, böyle böyle öğrenecektir. Kitaptan bomba suçun temeli, yakılması gerektiğinde mümkün bir şey olarak bahsedilebilirken bir de sattığı kitaplar yüzünden bir kadının, ikiz bebekleriyle beraber mahpus edilmesinin izanı, izahatı var mıdır? Var mıdır acaba böylesi bir korku yaymak hayata başka bir yerde, uzamda. Mülkiye Kılınç’ın sesi kendi aramızda, sokaklarımızda, yanı başımızda yankılanmaya devam ediyor, biteviye hala ne olacak halim diye soruyor haklı olarak, ne olacak halimiz ve ahvalimiz, hepimiz mi içerideyiz, hepimiz mi mahkûm edilmişiz.

 

Bunun böyle olduğunun, devletlûnun ağzına sakız ettiği, had bildirmek için isimlerini kullandığı kadınların, çocukların, haklarının gasp edilmesinin bir başka hamlesi, iki ve dört yaşındaki çocukların annesi Nazan Dikici’yi mahkûm ederek kendini göstermiştir. Amed’deki 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları ve sağlık durumuna dikkat çekmek için yapılan bir gösteri ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde düzenlenen mitinge katıldığı gerekçesiyle, “örgüt propagandası” yapmaktan yargılanan Dikici’nin suçu ihsas edilerek on aylık bir mahpusluğun yolu açılır, çocuklarıyla. Gökyüzü yetişkinlerden çalınırken, şimdi sıra çocuklara, bebeklere de gelmiştir. Karanlık kendini güncellerken bu menzilde yaşamanın direktiflere uyup her bir şeye itiraz etmeden yaşamaktan geçtiği yeniden hatırlatılmaktadır. Ana akımın neredeyse önemsemediği böylesi derdest edişler, mahpusluklar, soruşturmalar, bitmeksizin terörist bunlar imalatının akıbetini öngörebilmek mümkün müdür? Yineleyelim yol nereyedir, gidişat nasıl bir ülkedir.

 

Açılımlar, süreçler, ilave tedbirler, hiç bitmeyen ötekileştirmeler, yaftalamalar vesair unsurlar tek kelime karşılığını bulur; rezalet. Kepazeliğin, arsızlığın, hadsizliğin kural tanımazlığın götürdüğü yer laf olsun diye değil böylesi bir sonuçtur işte. Sırtta taşımaya devam ederken yükler, benlikte taşınmaya devam edilirken ağıtlar ve ağrı bir akılda yer ederken her daim ve cevapsız sorular rezilliğin düzeni denilenin elini neden bunca hızlandırdığını da anlaşılır kılacaktır. Yoksunlaştığımız yer maddiyat değildir işte üzerimizde kalanların, gidenlerin, hesaplarının her yöne bunca çok sıkış tıkış keşmekeşe konulmasıdır. Yok, sayılmaların sıradan bildirilmesidir, inlerine gireceğim dediklerinin kendi halkı olduğunun, sapan, misket, taşısa da taşımasa da kitap satmış olsa ya da sadece görünmüş olsa da bir yerlerde insanların bu ülkede rehin edilmesinin, korkuya mutlak teslimiyetinin sağlanabilirliğinin ilan edilmesidir yoksunluğumuz.

 

Wan’ın Xaçort mahallesinde, henüz on yaşındaki bir çocuğun hayatına kast edişin sorgulanmamasıdır yoksun kaldığımız. Sindik mi hep beraber!  Her güne sıkıştırılan, lebalep doldurulanlar öylesine çok ki hangisi acı, hangisi ağrı, hangisi dert ve kalıcı yanıtlar beklenen konular birbirine karışmaktadır haddizatında böyle böyle. Laf değildir işte işin içerisinden çıkabilmenin o zor halidir yoksunluk. Dertlerin ihmal edilebilir bir mesele sıkıştırılmasıdır yoksunluk. Dünün ve bugünün fecaatinin yarına taşınma gayretkeşliğidir ol yoksunluk. Demokrasi tabeladaki bahse dönüşmüşken tek bir sözün, eylemin yaşa dışı bilinmesidir yoksunluk. Zamanda geri dönüşlerin ülkesidir burası. Geri dönüşüm kutumuz lebalep dolu tıka basa sayelerinde, eyledikleriyle. Hiçbir şey eskimemiş gibi yeniden karşımıza çıkıyor o tıka basa dolu olandan, bu ülkeden. Bir yerlerde unuttuğumuzun resmigeçidi, tekmili birden paylaşılmakta o aralıkta geri dönüşüm kutusundan.

 

Kervana düzülen, hızlandırılıp ilerletildiğinden dem vurulan medeniyetimizin nasıl kadük kaldığının aynalayıcısıdır haddizatında. Her şey makul karşılanabilir, mubah sayılabilir ve tabi ki mübalağasız örtbas edilebilir, kanıksanabilir şıklarının hazin gerçekliğidir karşılaştığımız. Ne derinde bırakılan iz, ne yaşanan sarsıntı, ne boyumuzdan büyük tahrifat ve yıkım varsa yoksa erkanın refahı, mutluluğu ve huzurudur dert diye önümüze çıkartılan, bu mudur bahis? Unutturulmaya çabalanılanların refakatinde, hayatımızdaki ayrışmazlığında, her erk müdahalesinin aynı zamanda kabağın başımıza her daim patladığı bir menzil olduğunun bilinciyle her gün tekrarlıyoruz, hatırlıyoruz, kanıksamıyoruz, unutmuyoruz. Yeter artık anlamlı gelene kadar, işitilene kadar, çocukların, kadınların, erkeklerin, onun bunun hepimizin derdinin yaşamak olduğunun idrakine ulaşana kadar anlatacağız bu gayya kuyusunda.

 

Gözyaşlarımız birleştirmişti o aralıkta bizleri. Sözüm ona sıkıştırıldığımız yerde görünür olmuştu derdimiz, tasamız, nedenlerimiz, sızılarımız! Ne erkânın hiddeti, ne boyuna söyleye geldiği ahkâmları, ne de bu ithamları. Akıttığımız gözyaşları hep o unuttuğumuz sanılanları hatırlatmaktaydı, eksiksiz noksanız. İşittirinceye kadar, yetti artık duyuluncaya kadar, o hesaplar sökün edinceye kadar. Direniyoruz… Susmuyoruz… Hesap Soruyoruz.

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler