Misak Tunçboyacı yazdı…/ Karanlıkta Hatırlamak


  • Gündem
  • 30 Oca 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

misaTüm tanımların neredeyse bütün olan biteni faş etmeye gayretinin, bizatihi anlatılanların, söze tanıklık edilenlerin, ötesinin berisinin cümbür cemaatin göstere geldiği bir edimdir bugünlerde karşı karşıya kaldığımız karanlık. Her çabanın behemehal devreye konulan sözün yahut da eylemin naçar bir mefhuma sıkış tepiş kıstırılmasının, bizzat yazılanın ve anlatılanın değil muktedirin hep aşina olunan belagatinin önemsendiği el üstünde tutulduğu bir mertebenin kendisidir karanlık. Şifanın değil zehirlenmenin, nihayetinde çürümenin handiyse olağan olarak savlanıp tek bir adım geriye atılmaksızın reçetelendirildiği bir aynalayıcıdır karanlık.

 

Kimi zaman dehlizler gibi mecazlarla kimi zaman günün kendisini ifade edebilmek, söyleyip kurtulmak için dümdüz cümlelerle ama hep el altında tutulandır karanlık. Dara düşüldüğünde, paralelinden düzüne devletin imdat koludur karanlık. Behemehal istifi yapılan hemen hiç ara vermeksizin yinelenen, sıkça tekrarlanan hep aklın bir köşesinde takılması beklentilenen bir uyarının kendisidir; karanlık. Kulağımıza takacağımız küpeden fazla uyaranın olduğu bir gerçeklik hâsıl olmaktadır. Her güne bir taneden çok her günü bir öncekinden de ağır/t ile dopdolu geçirmemize neden olanın kendisidir karanlık. Çok sözün eylendiği gel gelelim edilen tüm sözlerin belagatin bu hazin vesikası olan kara deliklerden, karanlıktan kaçışı / kurtuluşu değil daha da dibine çekilmemizi amaçlayan bir çabalanım toplamı olması düşündürücüdür. Her şeyin tek bir noktadan, tek bir bakışım ile damıtılmasının önemsendiği başkaca herhangi bir değini, anlatma çabası yahut da olan bitene dair kelamın önünün alınabilmesi için handiyse devletlûnun seferber olduğu bir mekanizma karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlar bir mizansen değil içinde yaşadığımızı bir biçimde anlamlandırmaya çalıştığımız oysa koşuşturmaktan, oradan oraya savrulmaktan, birinin lafını dinleyip pardon azarlarını diğerinden gelecek olan atağa göre hayatımızı şekillendirmeye başladığımız bir karanlık hasıl olmaktadır. Anlatmaya çalıştığımız az biraz bunun ispatı içindir.

 

Görünenle yaşananın arasına gerilen sis perdesinin az ötesinde, az biraz çabalanıldığında karşılaştığımız yıkımı cismanileştiren bir mefhumdur karanlık. Yaşadığımız varsayılırken, her günümüz bildiğiniz gasp edişlerle donatılırken, bir dolu suç normalleştirilirken kendi olanın / kendiliğinden ve sıradan olanın başına örülen çorapları idrak edebilmektir mühim olan. Geçip gittiğimiz güncelliğimizde sözüm ona hep geçtiğimizi düşünürken aslında yerimize mıhlanıp ta kaldığımızı ortaya çıkartan bir bileşimdir karanlık, karanlığımız. Hep geçip gittiğimizi düşünüyoruz oysa ömrü hayatımız bu ve benzeri nice hamleye maruz kalarak kendini tekrar eden bir döngü halini çoktan almakta. Topyekûn sağlamasının çokluk değil tekillik üstünden şekillendirilmesinden bir nebze anlaşılır kılınabilecek bir heyuladır içinde kalakaldığımız.

Dünümüz dar edilmişken dünümüz yüklendiğimiz acıların üzerinde per per tepişilip yerle yeksan etme telaşında alenen, uluorta yağmalanırken inatla ve hoyratça günümüzün de hiç eksisinden ayrı olmadığını ortaya çıkartan bir şecere karşımıza çıkmaktadır. Yaşam dediğimiz rutinlere bağlı bilindik bir karşılaşmalar, yıkımlar, hüzünler, sıradan tepkimeler, sevinçler ve çöküşler ve yeniden yola koyuluşlardan ibaret değildir sadece. Her defasında devletlû eliyle kotarılanla nezdinde izin verilenlerden mürekkep bir harap etme heveskârlığı ve yukarıda saymaya gayret ettiğimiz karanlık tanımının altını üstünü dolduran hazin vesikalarla bir arada ve yanyanalığıdır yaşam iş bu topraklarda. Bildiğimizi zannettiğimiz şeylerde aslen ne kadar eksik kaldığımızı dahası kendimizi korunaklı addettiğimiz o sınırları göz ucuyla fark ettiğimizde hiç de öyle olmadığını sanıldığı gibi olmadığını her şeyin bir kaç hamleye, basbayağı bir müsamahaya, münferittir kesin (!) sözüne baktığını manalı manalı dökümleyen bir utanç vesikası bütünüdür bu ülkede yaşamak.

 

Bildiğimizi sandığımız değil henüz vakıf olamadığımızdır aslında yaşamak. Tezer Özlü’nün hepimizin hatıratına bıraktığı en anlamlı cümlesi olarak belleğe kazınmış bir meseledir yaşamak, yaşayabilmek. “Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”dir. Kokuşmuşluklarını, ettikleri hayâsızlıkları bir dolu hakareti, onlarca kez yinelenen ezberlerini, her defasında halka olan düşmanlıklarını, öç almaktan gayrisini bilmediklerini inat ve izansızlıkla beraber sıklıkla yineleyenlerin yurdunda başka bir tanım bırakılmamıştır ki, Özlü’nün değindiği boşa çıksın. Bir kere de o kısa cümle kanıtlanmazsa bu ülkede diye düşünür dururuz. Bir kere de o kısa gibi görünen ömürlük tanımlama yanlış olsa diye düşünür dururuz. Oysa defaatle hakikate evirilen ve neticede hepimize paylaştırılan kimliklerimizden azade iş bu hiddeti sıramız geldiğinde yaşamaktır. Sıramızın ne zaman geleceği asla söz konusu edilmezse bile biliriz ki o sınanış bizim kapımızı yoklayacaktır. Biz dediğimiz lafın gelişi değildir işte. Sokakta yürürken bir an olsun farklı bir zaman / uzamda olduğumuzu varsayarken hakkaniyet dediğimizin nasıl iştahla önümüze servis edilen bir Azrail heveskârlığı olduğunu “ilam” eden bir çıkarsamadır. Her defasında yok artık dediğimizde tam daha fenası mı kaldı ki yahu diye düşündüğümüzde beterin daha fenanın eylendiği, rast getirildiği bir karşılaşmadır işte yaşamak ya da yaşatılmamak.

 

İnsanım diyen için vicdan sızlatmaktan öte basbayağı yerle yeksan eden, ağır bir yük haline dönüşen yüreğe çöreklendiğinde bir daha yerinden kalkmayan bir meseledir işte Özlü’nün sözünden bugün görünenler. Yaşatılanların bir biçimde toplumun dizginlerini el altında tutup / gerektiğinde sıkıp gerektiğinde gevşek bırakmak olduğu yanılgısından bir adım öteye geçmeyenlerin eyledikleri fecaatlerin ta kendisidir Özlü’nün sözünden bugün hala hatırlananlar. Gezi Direnişi sırasında kaybettiğimiz canlarımızdır uzaklara gitmeye gerek olmadan bir çırpıda sayabileceğimiz. Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Ali İsmail Korkmaz, Hasan Ferit Gedik. İsimlerden ibaret değildir 18–26 yaş aralığında yedi gençtir onlar. Kimisi bir şehrin göbeğinde, kimisi kırsalın hep o uzak bilinen bir yerleşimin kıyısında canına kastedilmiş, canı çalınmış olanlardır. Devlet dediğimizin karanlığını meydana çıkartan, haklarını, solukları kadar olağan olanı seslendirdikleri için hayatları sonlandırılanlardır. Yaşadığımız yerde hep demokrasi nutukları atılırken, haklar peşin peşin takdim edilip durulurken sözüm ona her şeyin sahicilikten uzak olduğunu meydana seren bir utançtır bütün o kıyamlar. Bir anne Fadime Ayvalıtaş’ın yüreği evladının acısını kaldıramayan, hüznüne karşı uğradığı muamele ile her gün başka bir yerde yarası deşilen insanın göçmesidir kast ettiğimiz.

 

Her gün davalar birbirini kovalarken, bulunamayan deliller, kasıtlı olarak silinen videolar, yok edilen polisler, zabıtlar, hard diskler, peruklarla saklanan katiller, bir dolusudur işte Özlü’nün yaşatmaz dediği ülke. Medeni’nin katledildiği Lice’de bundan tam yirmi bir yıl önce 22 Ekim 1993’te 16 kişi öldürüldü, çok sayıda ev ve işyeri yakıldı ve yüzlerce insan göçe zorlandı. Katliam devlet eliyle gerçekleştirilmiş olsa da üzeri hep örtüldü. Penguen göstermekten başka da bir halta yaramayan haber kanallarının meşum suskunluklarından bir başkasıyla üzeri örtülmeye çalışılan bir kıyamdı. Yıllar sonra zaman aşımına denk gelmeden görülmeye başlayan bu katliam davasının Diyarbakır’dan Eskişehir’e taşınmasında görebiliriz tekrar nasıl bir ülkede yaşadığımızı. Hangi şartlar altında hayatların ne hallere konulduğunun idrakinin değil sadece yarası kanamaya devam eden dosyaların akıbetinin nasıl sündürüldüğünün delili olan bir maskaralıktır gördüğümüz. Dahası da vardır bir kaç hafta öncesinde Roboski Katliamı davası hakkında takipsizlik kararı verilecektir. Takipsizlik kusursuz katliamın üzerini alelacele örtbas edebilmek için yaşayan / geride kalanlara bir kez daha zulmün nasıl şekillendirildiğini kısadan gösterecektir. Yeter mi yetmez bir tabii ki. Hayatta kalanlara da gözlerini açamayacak kadar baskı, katliam mekânına yol yapmak isteyen askeri makamları protestoya kurşun, ardından hükümet sözcüsü beyefendi’nin yeni Roboski’ler olabilir uyarısını müteakiben ev baskınları ve zulmün asla sonlandırılmayacak bir döngü halindeki yüzü de bu semalardadır. Gün aşırı yinelenmektedir.

Kul hakkından bahsedenlerin her Allahın günü bir kulu hayattan silme hakkını ellerinde bulundurduklarını düşünmelerinin fecaati gün be gün an be an karanlığı karşımızda yükseltmektedir. Colemêrg’de 1999 yılında DTP’nin kapatılmasını protesto eden halkın arasında bulunanlardan Seyfullah Turan’ı sıkıştırdığı açık alanda, başına dipçikle vurarak darp eden polis Bahadır Turan’ın karar duruşmasında yaşananlarda bu yaşatmaktan çok öldürmeyi üstte tutan aklı / aldığı cezaların kadüklüğünü meydana çıkartacak bir ilave olarak paylaşmalıyız. O zaman on altısındaki bir genci, öldüresiye bir hınçla darp eden zanlının 6 ay 7 günlük cezası onaylanır bugün. Mahkeme verilen cezanın süresinin 2 yılın altında olması hasebiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vererek iş bu cezayı erteler. İnsanın yaşam hakkına kast etmenin cezası da bedeli de bu kadardır devletlû gözünde. Ezcümle, yaşadığımız güncelliğin her anı başka bir acıyla, başka bir sızıyla, başka yerlerde olmayan şeylerin buralarda oldurulabilirliğiyle beraber şekillendirilmektedir. Yaşadığımızı yahut da nefes aldığımızı zannederken bir bakarız ki üzerimize çöreklenen karanlık, birimizden birisinin hayatına ipotek koymaktadır. Hayatını çalmaktan imtina etmemektedir. Davasını yarı yolda bırakmaktadır. Kesintisiz bir linçe maruz bırakmakta, acısına kayıtsız kalınmasını muştulamaktadır. Her an ve her saat ve her gün ve her hafta ve her ay ve her sene, mevsimler boyunca.

 

Karanlığın normalleştirildiği bu yerde hayat hatırlamaktan geçiyor. Artık görünmeyen aydınlığı geri kazanabilmek için ifşa etmekten. Aydınlığın ne olduğunu, yaşamın her neye tekabül ettiğini, nasıl bir karşıtlık ya da bir zapturapt ile sınırlandırılamayacak olduğunu yineleyebilmek daha fazla anlatmak geçiyor. Yaşıyorsak boşuna değil diyebilmek için, devlet dersinde katledilenleri, yitirilenleri, fenasına, daha da kötüsüne teşebbüs edilenlerin hepsini hatırlamaktan, hatırlatmaktan bir an olsun geri durmayarak yola devam edebileceğiz.

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler