Misak Tunçboyacı yazı… Her yer karanlık


  • Gündem
  • 19 May 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

TURKEY-MINING-ACCIDENT “Devlet, devlet olmaklığıyla, hakikatlere temas eden herhangi bir siyasi yönelimin varlığına kayıtsız ya da düşmandır. Modern devlet sadece belli işlevleri yerine getirmeyi ya da bir kanaat mutabakatı imal etmeyi amaçlar. Tek öznel boyutu, ekonomik zorunluluğu -yani Sermaye’nin nesnel mantığını- teslimiyete ya da hınca dönüştürmesidir. İşte bu yüzdendir ki adaletin herhangi bir programa ya da devlete dayalı olarak tanımlanması onu tam tersine çevirir: Adalet çıkarların etkileşiminin uyumlu hale getirilmesi olur çıkar.” Alan BADIOU – Sonsuz Düşünce

Salt bir görünüm, imgelem çıkarsama ya da tahlilden ibaret sırf o bağlarla konuşulup, yazılabilecek, nakledilip tartışılabilecek, uzun uzadıya etraflıca önü arkası sorgulanabilecek bir yurt değildir burası iş bu ülke. Ezberlenmiş olanların yeknesak bir tavırla biteviye tekrar edildiği, boyuna çekiştirildiği gel gelelim o tatavadan sonrasında neticenin hep sıfıra sıfır elde var sıfıra iliştirildiği, bugün alenen zamklandığı bir yer burası bu ülke. Doğruluğundan kati suretle emin olunan bahislerin, değinilerin dibinde, esasında her şeyin tastamam gerisin geriyi gidişi işaret ettiği ayyuka çıkarttığı bir yerde eğri ve yanlışlardan mürekkep yarınların icat olunduğu bir ülke burası, garabetlikler resmigeçidi. Tekrar edilenler sayesinde rıza üretiminin kolaylandığı bir şeyleri dayatmanın erkin tahayyülü dâhilinde ve asıl her ne olduğunu göstere gelen karşılaşmalara ev sahipliği yapılmaktadır bu ülkede.

Mağdurun kimliği hemen hiç değişmese de failler çoktur çeşitlidir. Hep duyumsanmış isim, kimlik yahut ta tanımların sıkılmaksızın yinelendiği bir gösteri icra olunmaktadır. Had bildirilecek, hudut gösterilecek başlarına çorap örülecek, hayatlarına kastedilecek, doğasına kıyılacak, hayvanına eziyet edilecek kendisine tüm bunlar yetersizmiş gibi cehennemî bir yeri ‘cennet’ diye yutturacak hamlelerin atıldığı bir menzildir bu ülke. İşkence hanenin tabelası, mevzisi artık her yerdedir. Bir zamanlar okunan, kulak kabartıldıkça, ortaya döküldükçe devlete kahırlanılan, beddua edilen, yok artık bu kadarı denilenlerin çat kapı dört bucağı sarması, hiç kimseyi sarsmamasıdır ol menzilde olan biten. Tek bir itirazın uyarıya, tek bir eylemin fişlenmeye, bundan daha fazlasını düşünmenin alenen mahpusluğa gidecek yolu temellendirildiği işlenip durulan bir siyasa mekânı burası.

Korkulardan medet umulan bir coğrafya, hep daha fazla kork, sin, yok ol diye çabalanılan, neticesinde o umulan bir yer. Derdin asla anlaşılmadığı erk ve avenesinin yüzdeler ile açıklanıp durulan o güruhun hayatlarının stabilliği, sterilliği, akçelerine zeval gelmemesi tek bir hesap vermeden hayatlarını sürdürmelerinin konforunu sağlayabilmelerin dışında hemen hiçbir şeyin önemsenmediği bir dolu yaranın her an, halen açıkta konulduğu bir yerdir burası. Devletlû aklının aman vermezliği, patavatsızlığı bir yana bir de onların değirmenine su taşıyan yozdillerin varlığıdır böylelerini kolaylıkla, zahmetsizce öne sürüp duranların sözüm ona kavgalarının sürdüğü, gerisinin hep aynı olduğu bir muammalar şaibeler yurdudur bu ülke.

Yaralar bizatihi erk eliyle kanatılmaya devam ederken bütün bu olan bitene karşı sağırlığın itinayla önemsendiği bir yurt bina olunur. Ne ki bina olunan bu söylemlerden ibaret ülke bir eksiklikler toplamıdır. Eksiklerinin hiçbir türlü giderilmediği varsa yoksa tedbirlerin, hayâsız, edepsiz, elinde misket, kadın mıdır – kız mıdır, şu mudur bu mudurlar ile geçiştirildiği güncellikte sınanış kalıcılaştırılmaktadır. Sınavların aralığı birbirine çok yakınlaştırılırken hiçbir şey yokmuş izlenimi, vurgusunu görebilmek mümkündür. Yakıştırılan yaftaların, edilen ifşaat görünümlü değinilerin tortusu bir milli irade teşebbüsüne, hayat duruşuna entegre edilir. Zihne yerleştirilen kalıplar belirli bir sayıda, defa zikredildikten sonra ol bahiste değinilenin konusu her ne olursa olsun milli irade gömleği giydirilmektedir. Kamuflaj milli irade ile sağlanmaktadır tıpkı bir parhessia gibi.

Müesses nizam dünden kalan azap veren vesayetleri işte o çatı altında güncellemektedir. Derdin tasanın değil de devlete ve milli olan iradeye karşı fenalıklar kervana diziliyor, başımıza getiriliyor denilerek o tahayyül yeniden gösterime sokulmaktadır. Ezcümle, vesayet kafamızın üstünde bir giyotin, sırtımızdan kovalayan bir gölge gibi her gün yeniden ambalajlanmaktadır. Biçimlendirme, bütün sorunun milli iradeye karşı gayrı millilerin, milletten sayılmayanların kalkışması olarak değerlendirilmektedir hal ve gidişat ortadadır. Her durumda suçlunun milli irade demesi, hırsızın milli irade demesi, katil olduğu afişe olanın milli iradesi erkânın en tepesinden, en altında yer alanların tümünün milli irade söylemleriyle buluştuğunda üst üste okunduğunda o kalıcılaştırma hamlesi anlaşılacaktır.

Bugünün ülkesi dünü yeniden öğrenerek, yüzleşme bahsi ile haşır neşirken sessiz sedasız, o aralıktan yarım kalanları tamamlayarak yoluna devam etmektedir. Tamamlanmaya çalışılan şey hayatın kesintisiz bir biçimde müdahaleye açık, korunaksız bırakılan bir mesel haline dönüştürülmesidir. Müdahale edebildikçe, zapt-ı rapta alıştırabildikçe bu kahredici güncelliğin sorgulanamayacak bir tabuya evrimi söz konusudur çünkü. Yaşıyoruz böylesi bir uzam dâhilinde mamafih bir şeyler karşımızda o rutine müdahale etmek için bütün bunlar olağan şeylerdir mefhumuna takılı, rehin bıraktırılıyor. Erkânın doğrusu, düzü zaman ve mekândan bağımsız hiç onlara ihtiyaç duyulmaksızın yıkımı olağanlaştırıp, her şeyi kanıksanabilir kılıyor. Ne olağan, hangi konu kanıksanmalı, sineye çekilmeli ve nereye kadar sorgusu belirsizliğe teslim ediliyor, prangalanıyor.

Hiçbir şey doğru değilken hala kahır bela yaşamlara sahip olduğumuzu sorgulamaksızın onu kanıksamamız beklentileniyor ve bütün bunlar olağan şeyler diye geçiştiriliyor. Hiçbir cümle kolay kurulmuyor böyle bu kadar, her anında olağan bir şeyler olağanüstü bir dakiklikle hayatımıza karışırken daima vuku bulurken üstelik. Korumalardan, kolluk kuvvetine, müşavirden, başbakana kadar uzanan en alttan en üste gidip gelen daima yükseltilen bir şiddet retoriği ol bahiste olur öyle şeyler ile başa getiriliyor. Görülmesi gereken sorgulanması elzem, örtbas edilmesi imkânsız, ardının peşinin mutlak surette takipçisi olunması gereken şeyler otuz iki kısım tekmili birden yaralara dönüştürülüyor bir kez daha. Öfkesine hâkimiyetini yitirenlerin, öfkenin bir hitabet sanatı olduğundan dem vuranların halka, görünürde bile olsa sorumlu olduklarına karşı eyledikleridir yaralardan en yenisi o halkaya eklenen.

Devletin sesinin ve uzattığı elinin merhem için değil yaraya basılacak bir karşı hamle evet o bildiğiniz kezzap olduğu aleniyete dönüşüyor bir kez daha. İstemsizce değil neredeyse göz göre göre azabımızın sureti, müsebbipleri ile beraber ortaya çıkmaktadır. İzan, izahat, anlama, gayret ve yasa ortak olmak göstermelik değil birileri görsün diye değil sessiz ve usulca yapılırsa, gösteriye dönüşmediğinde aladır, bir şeye benzeyendir. Acıya ortak olmak için gidilip! Her yeri alt üst etmek, kolluk kuvvetiyle bir şehri zapt etmek insanları bir kez daha acılarının derinliğinde yalnız başlarına koyup bir şamar, bir tokat, yerde tutulana bir tekme, gelene fırça gidene posta koymak değildir. Bir kaç gün evvel yapılan tahammülsüzlüğün, hiddet seremonilerinin devlet babanın sever de döver de kadüklüğüne kestirilmesidir ortaya sıkıştırılıp gündemden düşürülmesidir bahsedilmesi şart olan.

Oysa devletin temsiliyetini gerçekleştirenlerin orada o raddede, o yas evinde yaptıklarını çok değil yetmiş iki saat sonra tomalar icra edecektir. Soma’da, İstanbul’da, İzmir’de tepkinin görünür kılındığı her yerde ve her zaman diliminde baskılama cismanileştirilmektedir. Yasa kulak tıkayıp madeni görünürde işletenlerle kol kola pozlar verenlerin, ulaşılamayan galerilerde bir çeşit toplu mezar yapımının dillendirildiği bu yerde, kayıpların akıbetlerinin mutlak bir sessizliğe rehin edilmesidir o bahis. Bir dolu iddia, bir dolu cevapsız soru dururken havaya kalkan ellerin, sorgulamaların, sual etmelerin karşısına it sürüleri ile cop, toma, her an daha ağır bir yıkımı kalıcılaştırmak gayretidir erkin tahayyülü gerisi laf-ı güzaf.  Acının ortasında kalkıp tv’de kendini türlü çeşit kelime oyunlarıyla aklamaya, paklamaya çalışan holdingin sahibinden, müdürüne bir umutta tek bir kırıntı bile olsa hayata dönebilecekleri umudunu taşıyanların gözlerinin içine bakıla bakıla yalanlara talim, zulme devam, mühim olan çarklar dönsün para akışı bir avuç kömürün daha fazlasını, daha erken, daha ivedi istifleyebilmek olduğu yinelenen bu yerde dert hiç tükenir, açılan yaralar onarılır mı?

Yaşam odasının varlığı muammayken, işçiler bile bilmezken oradan söküldü, yeni yerine taşınıyordu ki işçiler öldü kepazeliğin daniskası bir savunuşla yas sönümlenebilir mi? Devletlûnun kayıtsızlığının bir başka benzerini gizli bir elin değil neoliberalizmin bu en dişli şeytanlarına yol verildiği bir uzamda bir şirket sahibinin sözleri hiçbir yaraya merhem olabilir mi? Yeniden işleteceğim o madeni özgüveni olan katillerin, saplantılı bir biçimde hayatı göz ardı edebilmesinin sacayaklarından birisiyken böyle aleni o yas dindirilebilir mi, acı susar mı hiç? Gözaltına alındılar haberi düşerken ajanslardan sosyal medya’dan boyalı basınına istimlak edilen, yok sayılan, yaşamları sadece birer rakamdan, aldıkları maaşlardan, ekranlarda bir satır anlatılacak ibreti âlemlik vecizlerden ibaret sanılanların hegemonyasında bu Karun düzeni bir gün sonlanır, o yağır bağlayan, ellerinde kan olanların insan canına kastetmekteki iştahları kesilir mi, nihayetlenir mi acaba?

Cinayetten kurtulan bir madenci işçisinin “Bize patlamanın mesai saatleri dışında gerçekleştiği yönünde ifade tutturuldu. Maksat şirketin tazminat yükümlülüğünü düşürmek.” sözü ortadayken kalıcı olan “yas” hiç anlaşılır mı? Yakınlarını, dostlarını kaybedenlerin, bu mezarlık aday adayı olan madenlerde ivedilikle işlerinin başlarına geri dönüşlerinin öncelendiği bir yerde, hiçbir psikolojik destek, yardım önemsenmezken asla, bütün bu fıtratlar, itirazlar Gezi’ci icadı diye yazılamalar yapılırken acı kanatılmaya, ölüm aralıksız gösterilip sıtmaya razı getirmelere devam denilen bu yerde “yas” hiç diner mi? Yasın karşısında yükseltilen bu kepazelikler arsızlıklar diner mi hiç biter mi? Potansiyel ya da garanti oy denilerek her şeyin tehditler, ikazlar ve ekmeğinizden olursunuz maazallahlar ile gerçeğin örtbas edilmesine, Holding’in modern zaman köleleri eylenmiş emekçilerine göre susturucuların devreye girdiği Soma’da o yas tükenir mi?

Erkânı devletlu, müesses nizamın müseccel azabın tedarikçileri yine yeniden sahnedeyken acı susar mı? Adaletsizlik diz boyuyken bu ülkede, yaşam pamuk ipliğindeyken daima ona rehin söz hep boğaza tıkılırken, her şey eksik gedik ve yarım yamalak hayat nerededir şu yedi yüz seksen üç bin beş yüz altmış iki kilometre karelik sathı mahalde var mıdır öyle bir ihtimal. Hayat denilenin yerin dibinde de yerin üstünde de bunca korunaksız, böylesine biçare konulabildiği bir yer var mıdır ola? Acında bile hizada durmanın zikredildiği, itirazların önünü alma fazla ses çıkartan olmaması için her ihtimalin değerlendirildiği başka bir yer var mıdır ola? Yeknesaklaştırılırken akıl tutulmalarıyla çizilen, sınırları paramparça edilip gerçek hayat hikâyeleri diye neşredilen azaba hep komşu, hep iç içe yaşayan insanlar var bu ülkede. Hepimiz o sınırların dâhilinde birbirimizle yan yanayız, kimliklerimizden azade, bunca delirten faktöre karşı bir arada birlikte.

Biçimsizleştirme için dönüşüm acının bağında o yeni ülkeyi simgelemektedir, başında hep zorbaların olduğu bir yeri tanımlandırmaktadır. Kesintisiz bir biçimde vurgusunda zerre tereddütsüz kıyamlar yurdu, özellikle varsılların hırsları için daha büyük ihmallerle kotarılan bir yurt özetlenmektedir. Tokat yiyenin özür dilediği, olayların montaj olduğunu zikredebildiği, her şeyin kontrol altında olduğu duyumsatılırken bir yerde on beş denilen naaş sayısının o sayı olarak zikredilenin ne üçü ne beşi on katı kadar canın!, insanın toprağa karıştığının zikredildiği ama kimselerin duymadığı, görmediği bir ülkedir o simgeleştirildikçe, sivrilen. Sivrildikçe daha fazla bedbinliğin katara; katran karası, kömür karası yazgıları kader kader diye yutturmaya devam ettiği bir ülkedir bu bahsettiğimiz. Henüz on beşinde kıydığı çocuklara üzülürken, davaları bilerek muammaya terk edilmişken o devletin kolluk kuvvetinin “yeter gaz atmayın çocuğum var!” diye isyan eden bir kadına “yansın, kör olsun çocuğun!” diye sözü tükettiği yanıttır inşaatın kanlar, canlar üzerinden yükseltildiği o ülke.

Dahası da var dahası eklenebilir sadece Ali İsmail Korkmaz’ın davasında yaşanan kepazelikler silsilesi bile bu kör şiddetin nelere yol verdiğini gösterirken, Reyhanlı’da, Roboski’de kendini gösteren devlet şiddetinin terörün ta kendisinin Soma’da neoliberalizmi anlaşılır kılan suretinde, bir şirket kimliğiyle yanı başımızda icra edilmesinde fark edilebilir. Özetlenebilecek her ne varsa onu yekten tanımlandıran şey bu sathı mahalde şiddettir bizatihi muhatabı olduğumuz. Durduğumuz yerde her yer yası işaret ederken, her yer Soma’yı her şey karanlığı gösterirken aman yıpratmayalım aman sorgulamayalım kıssalarında olduğu gibi haksızlık karşısında susanların dilsiz şeytanlar olduğunu göstermekte, hafızamıza kazımakta, iyice belletmektedir bu ülke. Katil kimdir, hata nerededir düzen düzen denilen nasıl böyle başıboş bırakılıp hayatların rehin edilebildiği bir uzam olduğu sorgulanmaz bu nasıl bir ülkedir?

Gelecek nerede hangi düzlemde soruları kimileri için klişe gibi görünse de yankılanmaktadır avaz avaz! işte hiç durmaksızın. Durmaksızın yinelenenler can kırıkları arasında görünen bunca fay kırığı ortadayken, yerin altında yerin üstünde hayat nerededir? Şehrin göbeğinde “omurga” nam müstearla dikilen o hançerdeki gibi nefes kesilirken sorgunun önü alınırken hemen her şey bildiğin hilkat garibesi yapımlarla simgelenirken, linç edilirken bu yeni ülke!, her şeyin bir bedeli var diye dile dökülürken, taziye cehennemi aratmazken her şey meydandayken. Sıfıra sıfır elde var sıfırlardan biri yakalamaya çalışıyoruz. Saklananların, yok, etkisiz eleman sayılanların sessiz ortaklığında, çığlıkları, ağıtları birleştirip bir yol arıyoruz. Çoğunlukla kalabalıklar içerisinde yapayalnız. Her şeyimiz garabetlik ve refakatçisi karanlığı tümleyen bir kararlılık arasında bir o yana bir bu yana fırlatılıp durulurken sözü arıyoruz.

Duvardan duvara, mekandan uzaman bir dönüşüm gerçekleştiriliyor kanıksayabilmemiz için, alışıp da çıt çıkartmamamız, kurallara riayet, bu düzende iş bu sürüde kalmamız için. Kötülüğün sıradanlığının her evresini yaşamakla yükümlü kılınıyoruz, damgalanıyoruz. Sizli, bizli çoktan seçeneklerin def edildiği, kapı duvar eylendiği bir yerde, yokluğu, mahrumiyeti, zulmü ve bunlara, hizmetkarlıklarını geçtik sözünü eğip halen bükenlere, hırsızlara ve uğursuzların iktidarına mahkumiyeti tecrübe ediyoruz. Tarih, kepazeliklerin mükerrerliğinden mülhem ucubeliğe doğru enikonu dönüştürülürken hakikatte olan bitenlerin, yaralarımızı nasıl kalıcılaştırdığına şahitlik ediyoruz bugün bu ülkede.

Yerimiz yurdumuzda, hayatımız her şeyimiz, her anımızda “sıfırı” bir eyleyebilmek için çabaların birlikteliğinde ilerliyoruz yapabilecek miyiz, ulaşabilecek miyiz, aşabilecek miyiz dert az biraz da budur! Her şeye müdahil olan devletin kompleksli, her şeye kılıfı önceden ayarlanmış yok etme çabalarına, sıfırlama gayretlerine, üzerine çöreklenme örtbas etme ve en çok tutunduğu unutturma ısrarcılığına karşı hatırlayabilecek miyiz? Hiçbir şeyi unutmadığımızı, eksiksiz gediksiz ifşaa edebilecek miyiz dert az biraz da budur! Laletayin bir bahis değil yaşayabilecek miyiz, hesabını sorabilecek miyiz, takipçisi olacak mıyız bu rezil kepaze düzenin her bir aktörüne günü dar edebilecek, yaptıklarının cellâtlık olduğunu ve oyunun bittiğini ilan edebilecek miyiz? Her Yer Karanlık, Hey Orada Mısınız – Hayatta Mısınız?

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler