Misak Tunçboyacı / Yeni, Eskinin Tekrarı Mı?


  • Gündem
  • 11 Kas 2013
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Menino No Mural

“Etkilenmek her zaman iyi bir şey değildir. Duygusallık, iyi bilindiği gibi, vahşilikten ve daha kötü şeylerden zevk almakla tamamen bağdaşan bir şeydir. (Kanonik bir sembol olarak, akşam olduğunda evine dönüp karısını ve çocuklarını kucaklayan, daha sonra da akşam yemeğinin hazırlanmasını beklerken piyanonun başına geçip biraz Schubert çalan Auschtwitz kamp komutanı örneğini hatırlayın.) İnsanlar, üstlerine boca edilen görüntülerin miktarından dolayı kendilerine gösterilen şeylere alışmak durumunda değillerdir (neler olup bittiğini anlatmanın tek yolu bu olsa bile). Atalet, ahlaki ya da duygusal uyuşma gibi haller baştan aşağı duygu yüklüdür; burada söz konusu olan duygular da öfke ve hayal kırıklığıdır. Ancak hangi duyguların iyi olduğunu düşündüğümüzde de, sempatiyi seçmek fazla basit kaçmaktadır. Başkalarına çektirilen ve bizim görüntüler şeklinde izlediğimiz acılarla kurduğumuz düşsel yakınlık, uzakta (televizyon ekranında yakın plan çekimle gösterilen) ıstırap çeken insanlar ile ayrıcalıklı izleyiciler arasında düpedüz gerçekdışı bir bağ olduğunu akla getirir ve bu bağ, iktidarla gerçek ilişkilerimizi düzenleyen mistifikasyonlardan biridir. Ne kadar çok sempati duyarsak, acılara yol açan gelişmelerde bir suç ortaklığımız bulunmadığı duygusuna kapılmamız da o ölçüde kolaylaşır. Sempatimiz, acizliğimizin yanı sıra masumiyetimizin de ilanıdır. Bu şekliyle, küstahça değilse bile saygısızca bir tepkiye dönüşebilir. Bizim sahip olduğumuz ayrıcalıkların onların çektikleri ıstıraplarla aynı haritada cereyan ettiğini ve bizim ayrıcalıklarımızla onların ıstırapları (hayalimizde canlandırmaya bile yanaşmayacağımız yollarla) arasında bir ilişki bulunduğunu (bazılarının zenginliği, başkalarının yoksulluğunun sebebidir) düşünerek; savaşın ve caniyane politikaların bela getirdiği başka insanlara duyduğumuz sempatiyi bir tarafa koyup fazla ciddiye almamak, acılı ve kışkırtıcı görüntülerin ancak ilk kıvılcımı çakabileceği bir görevdir.” Susan Sontag – Başkalarının Acılarına Bakmak / Osman AKINHAY’ın Türkçe Çevirisiyle – Agora Kitaplığı

 

Bir bildiren gösterici olarak, boyumuzun ölçüsünden de fazla hatta onu da en az ikiye üçe hatta beşe katlayan kademe kademe arttıkça, daha büyük fecaatlerin ortasında kaldığımızı anlamlandırabilmemize vesile teşkil eden bunu çözümlemeyi mümkün kılan bir yapının içerisindeyiz. Sığ sulardaymışız gibi görünse de derinlerin en dibindeyiz her zamankinden de uzak. Nereye uzanacağını ve nerede sonlanacağını hemen hiç kestiremezsek de bir seyrüseferden daha zorlayıcı olan her tecrübenin bir evvelinde başımıza getirilenlerden daha beterlerinin yolunu oluşturduğunu imleyebileceğimiz bir dünyada yaşamaktayız. Ne nefes alışımız normal ne düşündüklerimizi sınırsızca paylaşabilme ihtimaliz söz konusu. Ne acının bir tek tanımı mevcut ne de çektirilenlerin sadece görüntülerdeki o hallerindeki kadar kıssadan kestirilip atılacak ve unutulacak yanları mevcut. Ne gidilen yol yol, ne çektirilen azaplar son. Ne kelimelerin şefaati veya sözcüklerden yaygınlaştırılmaya çalışılan anlama gayretkeşliği – benzeş olanların birbirlerinin derdini anlaması son kertede artık mümkün.

 

Babil Kulesi modern zamanda yeniden bina edilirken anadillerimiz unutturulurken, küresel dilin o pek matah ortak dilin hiçbir sorunumuzu duyumsatmadığı, önemsemediği bir kere daha tecrübe ettirilmektedir. Yaşadığımız yerin basit çıkarsamalar, söz edişler, hakkaniyetle üzerine gitmeye gerek duyulmadan satırların arasına sıkıştırılan mecazlarla açıklanması son kertede mümkün olmayanlardandır. Bir doğrudan mürekkep, sadece tekbir anlamdan türetilebilen bir söz dağarcığının idrak ettirmesi bütün bu pespayeliği şimdi söz konusu etmemektedir. Salt düşman yaratımının, düşman düşman her yer düşmanların kontrolünde yaygarasının, dört tarafımız deniz üç yanımız duvarlarla örülü hallerimizde iş bu gerçeklikte gördüğümüz, bildiğimiz sadece duyumsatılanların azı, pek azıyken durum böyledir. Yargıların had bildirme seviyelerinin her yeni gün yeniden sınırının belirginleştirildiği bir yerde nefessizliğimizi kesinleştiren sadece körlük değil aynı zamanda biatin nasıl ve hangi şartlarda geldiğinin afakiliğindendir.

 

Bunca kıyametin dolu dolu tedbir alıyoruz biz sonrasına diye duyurulanların hepimizin geleceğini ipotek altına alabilmek için gerçekleştirilen hamleler olmasındandır. Nefessizlik zaruriyetten değil yahut bir meseli unufak etmek kestirip atmak için değil tastamam nerede olduğumuzu idrak edebilmek için bir anahtardır. Kilit çözücü vazifesi gösteren kelimelerin ardı arkasına dizildiği metin yığınlarından ulaşabildiğimiz, anlamlandırabildiğimiz henüz başına bir şeylerin getirilmediği insan hallerine karşı eylenenlerin boyutunu anlamlandırabilecek muhteviyatı belirginleştirmektedir. Plastikleştirilen duygulanımın yerle yeksan edildiği, her şeyin satılabildiği sürece o denklikte değerlendirildiği bir yerde yaşamanın nelerden / nasıl koşullardan geçilerek kotarıldığını hatırlatacak olandır. Her şey dönüştürülürken tüm imgeler yeniden yazılırken yeni olarak tanımlananın eskinin bir kopyasından farksız ama ondan daha acımasız olduğunu göstere gelen bir sonuç karşılaştığımızdır.

 

Yaşıyoruz vesselam her günümüze ayrı bir tahakkümün denk getirildiği güncellikle hemhal olarak. Yaşıyoruz bir biçimde ama hep aynı sözcüklerle kurgulanan bir tiyatronun bizatihi trajedinin figüranları olarak sınırlarımız daha da kısıtlandırılarak. Yaşıyoruz devlet aklının halkın tahayyülüne karşı eyleyebileceğinin fenalıkların hiç tükenmeyeceğini tekrar tekrar görerek, hissederek. Her durumda vardır bir bildiği devletlûnun bahsi ortaya atılmasından, o çıkış kapısının el altında tutulmasından bu yana günler eskisinden de zor, yaşamak eskisinden de önemli bir mesel haline dönüşüyor. Derdimiz kendi başımıza getirilenler, mimlenmeler, haddin hududun gösterilmesi, boyumuzun ölçüsünün bir tek başımıza getirilmesinden ileri gelmemektedir. Ol bahiste biteviye tüm toplumun komple delirtilmesi, komple dönüştürülmesi, suskunlaştırılması ve daha fazlasının hepsinin hepsinin birden güne dâhil edilmesi çabasındandır.

 

Bir deney sahası gibi görünen yapılanı, edileni hep bu doğrultuda denetlenebilir bir toplumun tahsisi için yola koyulduğu artık aleni olan bir ülkede mesellerin çokluğudur dert olan. Meseller sürekli güncellenirken, olan bitenden hep bihaberlik bırakma gayretidir dert olan. Orası, burası yahut ta kapımızın eşiği değildir sadece her an ve her yerde bu tahakküm vesikasının, adam olacaksınız ama öyle ama böyle yola geleceksiniz diklenmesinin bir dayatım iki azap haline dönüşmesidir dert olan. Yadsınamayacak bir biçimde toplumsal dönüşümü önce bedenler üzerinde hâkimiyet kurmakla eşdeğer tutan ve bu doğrultuda hamlelerini gerçekleştiren bir ülkenin siyasetinin hiç eksik gediği olmaksızın biyopolitikanın canlandırıldığı bir saha olarak addedebilmek mümkündür. Yola çıktığımız andan kendi korunaklılığımızı görece sağladığımızı düşündüğümüz dört duvar arasına geri dönüşümüze kadar yaşadığımız kamusal alanın her zerresinde bu duruma istinaden çıkarsamalar, haklayışlar, payımıza düşürülen bedeller talep edilmektedir.

 

Durmaksızın yinelenenin sınırlarımızın hakkının ve hukukunun devlete ait olduğunun cismanileştirilmesidir. Nefes almanın bir kural kaide düzeneğinde belirli zamanlarda serbest bırakılacağı sonrasının hep nefes tutmak olarak resmedileceği günlere varma yolunda az değil basbayağı yol kat ettiğimizden bu yana sürekli yinelenendir. İbadetin keskin kurallarla bağlantılanması, atfedilen önerilenlerin nedense toplumsal müşterekin değil de hep birilerinin hassasiyetlerini göz önünde bulunduran bir çıkarsamadan ortaya çıkartılmasından görülebilir. Yalnız konulduğumuz, yalnız bırakıldığımız inancımızı yaşamak isterken bile belirli yerlerden derdest edilişimiz halen bundandır. Ayrı yahut ta başka bir tecrübeye gereksinim duymaksızın herkesin inancına dair söz söyleme yetkinliğinin muktedirin elinden olmasıdır düşündürücülüğünü koruyup dert olan.

 

Tahakküm şekillendirilirken Tuzluçayır’ın yine yeniden savaş alanına çevrilmesidir. Dayatımlar katarında bir başka evre olarak oraya o bina / ucube dikilecek önermesinin yinelenmesidir. Ne de olsa halkını düşünen bir erk-muktedir-iktidar ve değerleri! Sonradan anlaşılacak bizim yerimize karar veren sivillerimiz mevcuttur. Sözün kesintilere uğratılması bırakınız tartışmayı daha doğru düzgün üzerine gidilmeyen nice sorun varken halen aynı argümanlar ile benzeşi kotarma gayretkeşliğini, bu evrelerin, kumpaslar düzeninin devamlılığını sağlamaktadır. İyiliğimiz düşünüldüğünden aynı evlerde kızlı, erkekli kalmamızdır kimilerine dert / keder olan. Her şeyi erotik bir akılla her şeyi pornografik bir tahayyülle keskinleştirme ile kotara kotara sonunda evlerin bir terörist yetiştirme yurdu olmasından öte kerhaneye dönüşmesinin de yolu alınmak istenmektedir. Hazin her yerdedir. Rezaletin ise ne haddi, ne hududu kalmıştır.

 

Sivilleştiğimiz vurgusunun akla zarar her şeyde, her vakıada deneyimletildiği, durmaksızın yinelendiği bir yerde yaşam tarzlarına müdahale edilmemeye devam ederken bir yerin, bir başka zeminin durmadan kayganlaştırılması, ayaklar altından çekilmesi, sınırlarının yeniden daraltılması ve doğrunun ne olduğunun bildirilmesindeki bu acelecilikle daha çok fırın ekmek yenmesi gerektiğini en ufak bir şüphe taşımaksızın belirginleştirmektedir. Akla düşenin ertesi gün karar hükmünde kararname haline dönüşmesinden, uygundur yapıla yahutta değildir yasaklana bahsiyle apar topar şekillendirilmesi her günü apayrı / nesnel bir sınanışa dönüştürmektedir. Bu ülkede akla hakaretin boyutunun bunca çoğaltıldığı, çözümlemenin, müşterekin önemsizleştirildiği pek çok zaman olmuştur, olmasına da bugünlerdeki vuku bulanları üst üste koyduğumuzda o tanımların çoktan kırılmış olduğu, aşıldığı anlaşılabilecektir.

 

Tahakkümün utanç vesikaları kameranın / vizörün gösterenin kadrajından yansıyanlardan daha uzaktaki, bir yerlerin dolaylarında her an yinelenmeye devam ederken ses etmelidir bir kez daha bu yol nereye? Açılmış yaraların kanatılmasından gayrisinin bilinmediği, adalet bahsinin sürekli yokuşa sürüldüğü, önemsiz bir teferruat haline dönüştürüldüğü bu yerde unutursak kalbimiz kurusun dediğimiz nice davamız daha kaç zaman ortada kalmaya devam edecektir. İkinci sene-i devriyesine ulaşacak devletin halkını kendince gerekli gördüğü kimi hallerde öldürebileceğini ayan beyan ortaya seren Roboski kıyamını ve arkasından kotarılan tiyatroyu / görmedim, duymadım, bilmiyorum / unutmak nasıl mümkündür. Tragedyanın en doğrudan, açık seçik gösterimi sürdürülürken, geri kalanların burunlarından hayatın her an getirilmesinin vahameti ne yana konacaktır.

 

Canlarını yitirenlerin adalet tecellisinin tahrifatının, engellenmesinin vebali her ne olacaktır! Bunca kolay mıdır orada katledilen yurttaşların bahsinin örtülmesi için ikide bir söylenip durulan parası neyse onu verdik, bombalama talimatını biz vermediklerle kurtulabilmek bütün bu felaketin sorumluluğundan bir an evvel, hızlı sonuç ne olacaktır. Karayı zifiri kılan orada katledilenlerin bir başka adı olan ötekileştirilenlerin bu ülkede her an ölümle burun buruna konulmasının hazinliğidir düşünmemiz gereken. Haziran Direnişi sırasında Lice’de katledilen Medeni Yıldırım’dan, bir sabah oyun zannettiği temizlenmeyen mühimmat ile katledilen Behzat Özer’e uzanan geniş bir isim listesi çıkacaktır. Her ilave olunan isimde, her ilave olunan merkezde, yerde insan canına kastın ne hallerde olduğu bir kere daha yinelenmektedir. Biyopolitiğin bedenler üzerinde kurmaya çalıştığı tahakkümün, iktidarın kendi muktedirliğini korumasındaki hırsının ölümlerden yola çıkılarak kotarıldığını anlam ve bağlamıyla kesintisiz bir biçimde özetleyendir.

 

Devlet büyüklerinin her sözlerinde, her cümlelerinde kendilerine konduramadıkları bu caniliğe karşı sessizleşmeleridir. Her sessizleştiklerinde bir yerlerde bir kaç canın daha yok edileceğini, insan, hayvan yahut ta doğanın katledilmeye devam edileceğinin ilam olunmasıdır. Düşündükçe, düşünmeye kani oldukça, yetebildikçe karanlıklar düzeneğinin, güncelliğinin bütün tözü basit bir kaç tecrübeyle kendi doğrularınız / görüşleriniz doğrultusunda teyit edilebilecek kadar açıktır. Politik tahlillerin, siyaseten doğrucu tavırların vakti geldiğinde değil iş işten geçtikten sonra devreye girdiği o da hasbelkader bir kaç satır ile geçiştirildiği menzilimizde yaşamak neye dönüşmektedir hiç düşündüğünüz olmuş mudur? Hiçbir konuda hesap vermenin söz konusu dahil edilmeyeceği, sade ve sadece rızanın sürekli kılınmasının yollarının arşınlatıldığı, potansiyellerin doğrultusunda hınç alınacak nefret kusulacak yeni yaşamlar / inançlar / halkların arandığı yahut ta bulunduğu bir ‘sinizm’ bugünün ülkesinin üzerinde kara bulut gibi çökmektedir.

 

Güneşimiz elimizden (ç)alınırken, günümüz her durumda müdahale edilebilir uyarılarıyla donatılırken sokakta işte yahut ta evde güvencesizlik daimi kılınırken sözün kerametine değil kulak vermek ya da anlamak basbayağı linç etmek üzerine konuşlandırıldığı bir ülkede hayat ne demektir hiç sorguladınız mı? Yaşam biçimlerimiz, inançlarımız, doğrularımız her an böyle gözetim altında tutulurken, bir yerlerde kontrol edilip biteviye düzenlenirken “demokrasi” dediğimizin, özgürlük bahsinin ana akım siyasetin kör vicdanından ayrıştırılması, halka inmesini talep ederek yol kat edebiliriz. Kamusal alanların hemen her köşesinde, bir özenle sunumlandırılan kontrolden özenle geçirilmiş olan tasavvurlardan, gösterilenlerden öteye varabilmek gerçekten bir şeyler tersine doğru gidiyormuş ona da ancak şimdi uyandık kısmına ulaşabilmek çok daha fazla sınırları zorlamaktan geçiyor. Her zorlanacak / aşılacak olan sınır tahakkümün kıyısında belki de hiç ummayacağımız o ümit kıvılcımlarını beraberinde getirecektir. Bir ihtimal.

 

Bir yola evirilecek geleceğimizi doğru kotarabilmemize ve söze sahip çıkmamıza da vesile olacaktır. Hayırlısıyla, maşallahlar ve inşallahlar ile yolumuz tıkanırken bütün o neşriyatın bir sorgusuzluğun devamlılığından öte bir şey olmadığı nihayet anlamlandırılacaktır. Tıkanan hacamat etme kültürünün söz birliğinin tezahürleridir ve müsamaha göstermeyeceğiz demesidir ne etmeli sorusu ise capcanlı önümüzde, bir vesikadan çok daha geniş bir resim olarak görünmektedir. Farkında mısınız? Gösterilmeye çalışılan, görülmesine çabalanılan illa ki arada bir yerlerde öyle ya da böyle biteviye tekrarların yeterli gelmediği düşünüldüğünden çok sık güncellenen odağın hep aynı yeri işaretlemesine karşı bu başka bir hikâyedir diye yutturulmaya çalışılan bir zaman diliminde kaybettiklerimizi arıyoruz. Erk elinde kayıp edildiği hiçbir zaman münazara konusu edilmeyen, yalan / yanlış sözlerin tekrar türetildiği bir yerde sözün bütün gerçekliği alt üst etmesine karşı ayakta durmaya çalışıyoruz.

 

Bildik aşina olunan tevatür ve tespitlerin nasıl kolayca hedef haline basbayağı dönüştürmek için yardımcı bellendiği konusu netlik kazandığından bu yana söz ile erkin kullandığının birbirinden ayrılığına tanık yazılıyoruz Görünen her merhalede algı çok daha sınırlandırılırken sahnenin tam da dibinde eylenenlere kafa yoruyoruz ve bunun kayıplarının hayatlarımızdan neleri çaldığını artık biliyoruz. Her menzilden çıkartılan, her şimdi sorunumuz bunlar değil bahsiyle geçiştirilen, her görmezden gelinen bir başkamızın yarasını yinelerken bir başkamızda yaramızı derinleştirirken asıl derdin her ne olduğunu unutmamaya çalışıyoruz. Doğal bir tecrübenin karşılığı olarak söylenenlerin ardılını hemen her defasında başka bir kıyıma zemin sağladığını artık akıldan hiç çıkartmıyoruz. Özgürlük, eşitlik ve adalet bahislerinin kadükleştirilmesi, bunun olağan bir sonuç olarak addedilmesinin utancının daha ne kadar ötelenebileceğinin, her halükarda ötekisinin derdi olarak karşılığının buldurulmasının sonlandırılacağını düşünürken buluyoruz.

 

Düzayak mevzuların üstünkörü ve hep genel geçer çözüm paylaşımlarından, temennilerinden öte, ileri hangi zaman hakikatle aşılması çabasına düşüleceğini tartıp duruyoruz. Görüyor ve biliyoruz son kertede bu vuku bulanların nihai olmadıklarının tam tersine birçok şeyin henüz başlangıcında olduğumuzu ikrar ediyoruz İzole edildikçe, tek başına bırakıldıkça ve yalnızlaştırma bir seçenek olarak gerçekliğe kavuşturuldukça, el altında tutulurken, hep o çıkarsamadan medet umulurken ne yapmalı sorgusunda buluyoruz kendimizi. Kaybettirilenlerin sadece zaman değil düşünsel tüm imkânlarıyla beraber insan olduğunun farkındalılığında yollar aramaya çalışıyoruz. Başımızın üzerindeki giyotin timsali olan tehdit diri tutulmaya devam ederken bizler asgari müştereklerde buluşanlar halklar olarak nasıl çıkmalı körlükten sorusunu sormaya devam ediyoruz. İtaatten başkasını düşünmeyen ve düşündürmeyen bir yerde biatlerin kör karanlığa mahpusluktan gayrisi olmadığı bunca belliyken ne yapmalı sorusu düşüveriyor zihinlere?

 

Ne yapmalı ki bunca fecaat nihayetlendirilsin. Yaşamı onarılmayacak bir biçimde tahrif eden, korunaksız dımdızlak ortada bırakan bu gerçeklik ne feylezofiktir ne de bilgece bir çıkarımdır. Her ana denk getirilenlerin topyekun bir yok etme hamlesi / edimi olduğu çıkarımından hareketle kotarılan bir periferidir. Tüm değerlendirmeler naçar biçare konulurken, siyasetin kendisi söyler kendisi ancak inanır bir raddede rutinlerle hemhal edilirken ortaya çıkan resim tahlilin ta kendisidir. Sözün önemsenmemesi, derdin aslen ne olduğunun bilinmemesi, mesajın bir türlü alınmaması, her şeye karışılırken hiçbir şeye müdahalede bulunulmuyor fasılasıyla norm / normal yok edilmeye tüm hızıyla devam edilmektedir. Söyledim, söylemedikler, yaptım yapmadıklar havada bir bir uçuşurken tıpkı Uğur gibi, Ceylan gibi, Behzat’ın da adı anılmamaktadır. Unutturulmaya çalışılan çocukların katledildiği bir ülke olduğumuz utancının örtbas edilmesidir.

 

O mühimmatın orada ne aradığını yanıtsız konulmasıdır delirtici olan. Bir haftayı aşan süresine karşın hiçbir soruşturmanın gerçekleştirilmediği pusun / gizin hemen hiç aşılamadığı bir yer olduğumuzun ilamıdır. Malumun ilamı şekillendirilirken, ses ve avaz halinde yaygınlaşırken meramdır satırların dışına sürüklenip bırakılan. Kaybettirilen canların bunca korunaksız bir biçimde, katledilmelerinin göstere göstere eylenmesinin sorgusuzluğu olağanlaştırılmaktadır!.. Van’lı depremzede ailelerin durumlarını bir kere göz önüne getirdiğimizde yahut ta bir sınırı hepten kalıcılaştıran bir duvara, onun yapımına karşı tekil direnişin ortasında, öğrencinin hakkından mahrum emekçinin geleceğini daha fazla ipoteklemenin yollarının deneme / yanılmalar ile sökün ettiği bir hamleler yekunudur olağanlaştırılanlar. Her atılan adım, yapılan hamle sonrasında nabzın kolaçan edildiği tepkimelere göre bu kaybın oranının düzenlendiği yerde geleceğe dair bir olumlama söz konusu edilebilir mi? Hiç böyle bir şey yapılabilir mi?

 

İçimiz dışımıza çıkartılırken Legolarla oyun oynar gibi dönüşümleri sağaltmanın eksiksizliği her ne hallere konulduğumuzu sağınızı, solunuzu kolaçan ettiğinizde meydana çıkacaktır. Uluorta cismanileştirilen utancın çoğaltılmasıdır. Yüklendiğimiz, sırtlandığımız acılarımız beynelmilel değil bütün hesaplı ve kitaplı alış verişlerin neticelerindendir. Yol Nereye (deja vû). Kör karanlık kuyunun dipsizliği daha da belli olurken, erk-muktedir-iktidar imecesiyle hiçbir şey yokmuş bahsine tutuşulması, sorunların hep göz ardı edilmesi, teferruat bellenmesi bizatihi buralardan yola çıkılması yaralarımızı kalıcılaştırmaktadır. Gözün önünde cereyan edenler hiçleştirilirken sistemin çarklarına müdahil olunması, siyaseten değil hayat için belli başlı hamleler yapılabilmesini, savunulabilmesini yokuşa sürmekten uzakta tutmamaktadır. Eksiğimiz varmış gibi, öğrenci evleri polemiğinin tek başına gündem oluşturması (önemsiz bir mesel olmamasına karşın!)  pek çok şeyin kenarda kalmasını, ucu dokunduğunda ancak ayırtına varılan meseller haline dönüştürülmesine yol açmaktadır. Kamusal alanda neyi nasıl yapabileceğimizin sınırlarının, şartlarının her gün yeniden belirlendiği, hiç azıyla yetinilmediği hayatın tastamam bir tımarhaneye dönüştürüldüğü herkesin bir sonrasından korktuğu bir yer reva mıdır?

 

Biçimsizleştirilen, anlamından kopartılan tenkit ve tehditlerle biçimi hep muğlâklaştırılan yüzleşmenin değil hınçla ötekileştirmenin, inkârın ön plana çekilmesi daha ödeyeceğimiz kaç diyeti ihtiva etmektedir, işaret etmektedir. Her günü zulümle bütünleştiren gayrisini ne önemseyen ne de fark eden, biteviye öfkenin kaybettirdiklerini anlamak için kaç sınanış lazımdır? Kaç kere daha yıkıntısı altında kaldıktan sonra bu yapının / düzeneğin hepimizin kıyameti olduğu net olarak anlaşılacaktır. Hiç durmaksızın çalışmaya devam eden neoliberal makinenin sessizlik arttıkça hepimizi yutacağını anlamak için kâhinlik lazım değildir. Sürdürülen her hamle bunun kanıtlayıcısıdır. Arif Dirlik’in yazılarından bir alıntı yaparsak “modernizme sarsılmaz bir bağlılık görüşü ve onun endüstriyel, teknolojik ilerlemedeki maddi temele, ekoloji, toplum ve yabancılaşmayla ilgisi olan ve sessizce kapitalizmin tek başına sorumlu tutulmayacağı, modern sorunlara karşı bir kötülük / körlük yaratır”. Her kötülüğün bir sahnesi kayıplar/ımız/dır.

 

Meramın gayreti olan lexiaları (metin yığınlarını) birbirine denkleştirdiğimizde / okumaya çaba sarf ettiğimiz bu durum daha da belirginleşecektir. Yoksunlaştırmaların önemsizleştirmelerin hemen paralelinde çat kapı çıka geldiği yerde vahametin büyüklüğünü anlayabilmek meselenin hayat dediğimiz işte bu uzun maratonun mihenk taşlarındandır. Günü bildiğini okuyarak, sürekli olarak kendi haklılığına vurgu yaparak bir dolu mağduriyet icat edip duyurmakla geçiren muktedirin meselinin bizlerin dertlerimiz olmadığı kısmı bu bağlamda çözümlenebilir. Kaybediliyoruz geniş kalabalıklar içerisinde etkisiz elemanlar kabilinden yok sayılmaktan bir adım geri bırakılmıyoruz. Gelişigüzel bir rahatlık vaadinin, sorunu çözeceğiz lahzasının az ötesinde hayatlarımıza yeni ipotekler konulmaya bu anlatmaya çalıştıklarımızın paralelindeki hamleler birer hayaldi şimdi gerçekliğimiz haline dönüşüyor.

 

Düşüp kalıyoruz olduğumuz yere bu ister içeride isterse dışarıda dört duvarımız dışında adını andığımız kaybedişlerimiz / kaybettiklerimiz onulmaz yaraların teminatı halinde türetilmeye / çoğaltılmaya devam ediliyor. Dört duvarın korunaklılığının artık geçersizliğinin de ilanıdır. Her hamle yarınlarımızın ipoteğinin yeni habercisidir. Modernizm çarkları dönerken her yer unutuştur, her yer ve zaman kayıp. Ekranlarla, kameralarla, dijital gözlerle sürekli gözetlendiğini bilirken, iş bu denetim toplumunun başkaca evreleri gün aşırı devşirilirken uyanmaya kaç vardır. Kaybettirilenler sadece söz değil, sadece ses değil, her an biçimlendirilmeye çabalanılan yaşamlarımızın enikonu yoksunlaştırılıp ıssızlaştırılmasıdır.

 

Tecrübe ettirilen, yolumuzun kesiştirildiği bizatihi bu ve benzeri gayretlerden çoğalanlarladır. Yoksunlaştırıldıkça had hudut çekildikçe birey / yaşam ve töz kuraklaşmaktadır. Kuru kuruya her daim o rutinlerden değme saçmalıklardan mürekkep bir bileşke layığımız diye sunumlandırılmaktadır. Ya akla fikre hakaret, ya yaşam biçimlerine müdahale, ya her şeyin en doğrusu budur siz bilmezsinizlerle müdahale ve tenkitler ve yönlendirmeler ile bu çaba müspet bir tanım addedilmektedir. Yanlışın yanlış olduğunun idraki için kaç tecrübeye ihtiyacımız vardır. Yerle yeksan olanlar insanlığın, düşüncesi, tahayyülüyken mezarımız bunca hızlı ve bir o kadar da derin kazılırken bir çıkış bulacak mıyız? Şarkıdaki gibi var mıdır son bir ihtimal, son bir şans, son bir umut, bir kez daha. Her kayıp bir yok oluşken, unutacak mıyız yoksa hatırlamaya çaba sarf edecek miyiz? Birlikte bir arada ve bir olmaya özen göstererek.. şimdi..

Misak Tunçboyacı

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler