Misak Tunçboyacı/ Yol nereye


  • Gündem
  • 18 Mar 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Yaz─▒lamaNeredeyse tam donanımlı hiçbir eksiği gediği bulunmayan, kusurun hemen hiç bulunmadığı, lekenin adının bile geçmediği, hilenin söz konusu bile edilmediği, ağza dahi alınmadığı, adının anılmadığı demokrasi güncesindeyiz! Görenin ya da duyanın da geriye tanık olarak numune kabilinden konulmadığı, tartışmaların kısır bir döngüye hapsedildiği demokrasi nam mefhumun basbayağı ayarının bozulduğu ve dengesinin şaştığı bir uzamdayız. Gerçeklik iri puntolarla hep devleti haklı çıkartan, meydan okumasını, tehdit etmesini kolaylaştıran, müsaade eden ama demos’un tek bir sözünün bile işitilmediği, asıl derdinin hiç umursanmadığını bütünleyen bir kurguya teslim edilmektedir. Muhafazakârlık doğrunun zikredilmesi, hakikatin meydana çıkartılması ve asla yalandan medet umulmaması olarak zikredilirken, her sözün o dolayımlarda boğuntuya konulduğu bir demokrasi bina olunmaktadır. Muhafaza edilen kuyruklu yalanlarla savunulan yağma, rant, çıkar, maddiyat ve çok daha fazla hükmetme çabasıdır. Hep düşünülen budur. İktidar olmanın, muhalif kalmaktan tek farkının, icraatta önünde engel teşkil edilmeden yol alabilmek olduğu bugünlerde bir kere daha ayrıntılarıyla kanıtlanmaktadır. Bu ülkede o engelsizliğin, dokunulmazlığın asıl bambaşka fecaatleri türetebilmek adına başvurulan bir mekanizmaya evirildiği kesindir. Hiçbir gizli saklı yoktur denilirken, her şey şeffaf, aleni ve uluorta eylendiği zikredilirken, hemen her şeye müdahil olunup engellenemezse de önüne set kurulan, tiratların hep aynı ezberlerden birleştirildiği, duyurulduğu komplike bir perdeleme söz konusu edilir. Bir perde iner ömür billâh bir daha kalkmayacak bir karanlığa tekabül eder, ettirilir. Bugünün ülkesi yalanlarıyla gizlide, kuytuda sakladıklarıyla, belgesi olsa da ona da inanan çıkmayacaktır özgüveniyle, onun avuntusuyla, her şeyin paçavraya dönüştürüldüğü siyasanın mabedi yapılır.

 

Sistem çoktan çökmüşken, yıkıntıların arasında halen en güçlü, en muktedir, en çok sözün kural olduğunu duyuran, sağlam iradenin insafına terk edildiğimiz ortaya çıkmaktadır. Kesintisiz bir biçimde yapılan edilenin toplamında bu durumu teyit edebilmek mümkündür. Doğrudan demokrasi tercihinin, şansının her zamanki gibi ihtiraslara, ali çıkarlara kurban edilmesinin de daimiliği sağlanmakta işte bu deney laboratuarı ülkede bugün ve şimdi. İleri demokrasi güncesinde hayat biteviye rutinlere mahkûm edilmektedir. Sorgusuz, sualsiz, biat, biat ve daha çok biat dillendirilmektedir her an. Deneyin birisi bitmeden bir başkasına geçilmektedir. Erdoğan yargısının, nihai sonuçlarından birisi olan tahliyelerden bunu görebilmek mümkündür. Herhangi bir örgüt bağlantısına ihtiyaç duyulmayacak kadar kadar kendileri has suç örgütleri olan Kemal Kerinçsiz, Atilla Uğur, Levent Göktaş, Şener Eruygur, Doğu Perinçek’lerin tahliye edilmeleri,hem deneyin tükenmezliğini hem de erkânın en zor şartlarında kimlerden el aldığını gösteren bir aynalayıcıdır haddizatında. Nefretin, kinin, linçin, hıncın asil ‘vatan savunuşu’ olarak zikredildiği bu yerde Veli Küçük’ün de aramıza katılması gözdağının belkli de en resmi makam tarafından bir imdat kolu olarak bellendiğini ortaya çıkartmaktadır. Yanalım.

 

Korkuyu diri tutmak adına bu tahliyelerle, bedeni kurban olarak kullanmayı sıradanlaştırmak bu iktidara nasip oldu! Çıkar çıkmaz icraatlarına devam edeceklerini bildiren o meşum tayfanın cümlelerinden bunu okuyabilmek, anlayabilmek bir ihtimal değil hakikattir. Ufuk hizasından ölümün, kıyamın eksik edilmediği bir yerde başka söze gerek var mı? Her gününün hırsız arsız ve katillerin karanlığına teslim edilmiş bir ülke var mıdır? Bu kararlılığın her günü nasıl bir azaba dönüştürdüğü anlaşılabilmekten hala uzak mıdır? Çok uzaklarda mıdır idrak edebilmek, nasıl ve niye? Gündüz matem gece terör diye çıkan gazeteler var mıdır? Paramiliterlerin ortalıkta cirit atmasını nasıl yorumlamalıyız pekiyi? Matemin, elemin üzerini başka ölümlerle, onları kutsayıp sıvışıp gidilebilecek olan bir yerde söz var mı? Yıkıntıları arasında kala kaldığımız ahir zamanlar böylesi bir çiğlik ile dönüştürülürken hayat diyebilmek ne zaman söz konusu edilebilecektir? Üzerine basılıp geçilenin toprak değil bedenler olduğu ne zaman anlaşılacaktır? Bütün paramparça edilmişken geriye toz duman ve irin ve karanlıktan başka ne bırakılmıştır, sorgular mısınız? Karanlık cismanileştirilmişken, uluorta seslendirilenlerin, cümle diye ortaya çıkartılanların şeytanın aklına düşmeyecek şeyler olması vicdanınızda hiç yaralamaz mı? İktidar tüm donanımıyla hep taarruzda, söze bedene güne ve geleceğe kıyarken hiç aklınıza düştü mü yol nereye sorusu? Yaşıyoruz! Mamafih devlet dediğimizin her günü apayrı bir kıyamete dönüştürdüğünü bizatihi yaşayarak tecrübe ettiriliyoruz. Duraksamaksızın taarruzlar bunun daimiliği adına yineleniyor. Cümle ya eksik kalıyor yahut ta bir sonraki gün tamamlanıyor daha büyük acılarla. Hiçbir şey sonsuz değilken bizim ülkemizin demokrasisinin yenileme-düzenleme süreci nihayetlenmiyor. İş oraya getirilmiyor, gelmesi istenmiyor. Sorun işte burada hala ve hala. Provokasyonların teşkilatlı örgütlü yüzleri bunun temsilcisi düzenin sorumluları olarak lal kalıyor ol bahiste. Hayatın sizli bizli kıyaslarının uzamında her hedefleyiş, her saptayış bir kıyama dönüştürülüyor. Bitmeyen süreçlerse kalıcılaştırılıyor. Çocukların katledilişi siyaset sahnesinde argümanlara, polemiklere meze ediliyor. Lağım ağızlıların dillerinde her katledilen çocuk bedeni, ismi, geride bıraktığı annesi babası büyüğü küçüğü ayrı konulmadan, ayrıştırılmadan hedefe konuluyor hala. Biteviye cümleler kuruluyor biteviye yüksek perdeden terör örgütlerinin içine aldığı, yüzü poşili, eline sapan verilmiş, cebinde demir bilyesi olan bir çocuk diye cümleler kurulabiliyor hala. Bir mezara atılmış bilyeden medet umuluyor, bilye değil misket derseniz de bir şey değişmiyor o cihat hiddetini çoktan kuşanmış adamların, kadınların zihninde. Ne ekmek alması ne alakası var? gibi bir dolu cümle geçiyor! Anne hedefe konuluyor. Bir çocuk henüz yedisi çıkmadan, kırkı çıkmadan, yasa saygı duyulmadan hedefe bunca kolay konulabiliyor. Diğer yanda bir başka çocuk iyi kötü o bu değil onun acısından nefret kusuluyor, oysa babalar henüz konuşabilen, halen bu düzenin hışmında birbirleriyle karşı karşıya konulmak istenenler, oyuna gelmeyeceklerini söylüyor. Barışa ne kadar da çok ihtiyacımız olduğunu zikrediyorlar. Aradaki farkı görebilen hiçbir kimse, devletlûnun, kıyım çağrısını, linç kültürünü onaylar mı? O sözler, karşılıklı konuşmalar sizlere bir şeyleri hatırlatır mı? Bir anneyi yuhalatan katledilişinin sorulmasına, borsada iniş çıkış yok deyip geçiştiren, daha önce kadın mıdır kız mıdır bilmem lafının arkasına sığınmış olan, biber gazının katlettiği Metin Lokumcu’yu tanımayan, ne geziden ne de öncesindeki Reyhanlı’dan ve Roboski’den özür dilemeyen üzerinin örtülmesine gizli, açık çabalayan bir insanın suretidir karşılaştığımız.

 

Korkunç gerçek ,insanların ölümünü siyaset sahnesinde linç için arz edilmiş şeylermiş gibi onca kıyam bir dolu zulüm tekrar edilebilmesindeki inattır. O inada sahip çıkmaktır. Millet ile halk ayrışımından, bizim ile sizin vurgulamalarından, oncu, buncu, beriki yaftalamalarından el almaya, her şeyin bunca, bu kadar ağır sorgulanası şeyi bir sandığa mahkum edip gerisini umursamayan bir körlüktür yaşaya durduğumuz. Linç kültürünü bir kez filizlendirip uygulamaya, kendi tabanına her şeyi olur bildirdikten sonra yaşanacak şeylerin hesabını sandıkta mı soracağız bu mudur bu kadar mıdır? Balkon konuşmalarında herkesin başbakanı olmaktan öte her yurttaşın özgürlüğünü, yaşam hakkını, zulme! karşı sözünü yedirmemek için bir uzama çok var mıdır? Daha uzaklarda mıdır o ihtimallerin gerçekliğe evirilmesi nasıldır? Erkânın bekası, hangi acının bunca çok kanırtılabilmesini gerektirmektedir niye? İçişleri bakanlarının sırasıyla her üçünün rezillikleri, her şeye müdahil olurken başbakanı referans gösterip, onun talimatıyla hareket ettiklerini ilan ettikleri bir yerde hayat katliamlar, zulmedişler, nefret suçları, yaftalamalar vd.nin karşısında yenilip yutulabilir ve önemsenmeyebilir bir mesele midir? Nasıl yaşayacağız, bunca kör, vicdansız, eyvallahsız bildiğini nalıncı keseri gibi tekrar eden yönetenin ülkesinde. Hangi seçim ve hangi galibiyet çabası, insanların ölümlerini alaya alma hakkını reva gösterebilir ki niye? Yaşadığımız yer bir ülke, bir sınır, bir topraktan ibaret değildir artık. İnsanlığın sınandığı bir laboratuar her şeyin lime lime edildiği, iktidar için, hükmetmek için, devletin sabitliği için, güç için yıkımın daim ettirildiği bir menzildir. Anaların yüreğine indirilen, babaları yasta kendilerini savunmak zorunda bıraktırılan yasından alıkoyan, değişmeyen devlet kutsalları için, adına hemen her şeyin ayaklar altına alındığı bir menzil. Güce tapanların müteahhit’inin milletin a. koyduğu, içişleri bakanlığı yapmış zatın Gezi direnişi zamanı her şeyin başında tutup kulaklarından ‘s.’ attığı, bir başkasının mahkemeye ne hacet at gitsin görevinden savcıyı dediği bir menzil burası. Güce tapınırken her türlü şiddeti meşru görenlerin bütün bu irine rağmen asla değişmediği hep o tutumda kararlı oldukları bir menzil burası. Genellemelerin birer ikişer yaftaya iktidarın denetimine yaren edildiği bir menzildir işte burası. Bir köşe kadısının kalkıp evladını yitirmiş bir anneye, dile getirdiklerinin bu memleketin itikadı değerleriyle çeliştiğini yumurtlayabilmesidir işte bu menzil dediğimiz. Hoyratlıkta sınır tanımayanların, acıya saygı duymayanların her şeyi iktidar, güç sahibi olmak için nasıl eğip bükmekten kaçınmadıklarını gösteren bir aynalayıcıdır bahsettiklerimiz.

 

Dengemiz şaştı, rotamız belirsizleşti bunca şeyden sonra, her şey silikleşti ve sis perdesinin ardına rehin edildi. Bile isteye, kafeslere, balyozlara, giyotinlere, yedirmeyizlere korunaksız teslim edildik. Az biraz değil handiyse rehin edildik sonsuz kadar uzun bir süreliğine. Söz bu bağlamda iktidarı yeniden tanımlandırmayı, yermeyi, yerin dibine sokmayı değil, onun kendisi olmayı çabalanmayı değil hala sıradan olanın sözüne daha çok sahip çıkmayı gerektiriyor. Bir dolu bir sürü sonu gelmeyen kara delik güncesinde her fecaatten sonra yine bir başımızayız. Yalnız başımızayız bu menzilde. Birleştirebilecek miyiz tekrar bu sessiz çığlıklarımızı hiç ama hiç kimselere benzemeyen yaralarımızda, yaşamlarımızda ortak olmayı becerebilecek miyiz bu körler dünyasında, vicdansızlar pazarında! Dert budur?

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler