Misak Tunçboyacı/Altında imzası devlet olan bir uyarı…


  • Gündem
  • 28 Mar 2014
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

Güvercin ve Özgürlük

Eksik gediğin çok olduğu, her şeyin açık seçik talana terk edildiği, riya ile terbiye edildiği, hızar gibi hakaretlerin havalarda uçuştuğu hedefin çarkıfelek gibi durmaksızın değiştiği bir yer burası. Sorumluların sorumluluklarını pek kaile almadan, günlerini gün ettikleri bir yer burası. İşitmek bir yana sessizliği daha da yaygınlaştırabilmek için neredeyse otuz iki kısım tekmili birden muktedirin seferber olduğu bir menzilin ta kendisi burası. Öylesine kesin, öylesine keskin bir ayrıştırma rutini içerisinde buluyor ki akıl verenler, yönlendirenler geriye zift karasını çağrıştıran bir menzil kalıyor hepimizin hanesine. Aşina, tanıdık olanın tahakkümün koca bir karanlığı artık daha da fazla belirginleştirdiği, resmen ayrıştırmazımız kıldığı bir zamandan geçiyoruz. Önümüz ve arkamız, sağımız ve solumuz her baktığımız ve her gördüğümüz yerde tahakküm kendini belli ediyor açıkça. Eski usul sinsice, usulca değil artık gümbür gümbür göstere göstere birbirine lehimlenen hınç, linç, yağma sacayaklarıyla yek vücut tahakküm keskinleştiriliyor. Kesintisizleştirilen hak gasplarıyla dünden yarına bugün üzerine konulanlarla artıyor tahakküm. Zulüm ile abadı olunmaz derken zalimlik sıradanlaştırılıyor. Her gün fark ettiğimiz istikbalimiz, eğilmez, yenilmez olanın bu kaskatı kop koyusunun ayrışmaz milli mutabakat olduğu gün yüzü buluyor. Dert az değil, dert bir değil, binlerceyken üzerine eklenen sıfır sorunlu politik tahayyül sırf soruna eviriliyor. Tahakküm bendini yıkıp da ilerlemeye devam ederken olan biten sıradana oluyor. Her şeyi gören ve bilenin siyaset lügatinde ağza sakız edilmiş olanın doğruluğun tek belki de yegane sahibi, otokontrol mekanizmasının üzerini çizerek, bilerek isteyerek, her yer tahakkümün doymak bilmeyen oburluğuna kurban ettiriyor. Korkusu en azından çekincesi olduğu hep dillendirilirken o gözetenin, bakışlarından kaçabilirmiş gibi yeni felaketlere yol ve zemin oluşturuluyor. Gözler perdeli, kulaklar sağır, zihin çoktandır rehin tutuluyor. Durmaksızın süre giden bir karabasan döngü nihayetinde bugün gerçek kılınıyor. Politik dille tavır, hepsi ve her şey bunun teminatı için olduğu artık aleniyete kavuşuyor.

Süregiden heyula bir sandık ile kararın alınacağı netleştirileceği bir sınava çoktan dönüşmüştür. Sığdırılan, sıkış tıkış şehirlerin geleceği başta olmak üzere her şeyin muallâk, muamma konulduğu bir yerde süreç tıkır tıkır işlemektedir. Süreç dediğimiz bu düzenin devamlılığı için daha büyük zorbalıkların modernlik, yeni takısıyla beraber anıldığı yaralardır bir eksik bir fazla cümle budur. Gördüğümüz ile yaşadığımız, söylenenler ile gerçeklik kendi içlerinde çarpışmaya devam ederken tahakküm bulduğu her boşluktan istifade ederek hem dünü, hem günü, hem de yarını alaşağı etmektedir. Bildiğimizi sandığımız sözcükler ile çokluk üzerine bahisler açmak ikinci bir emre kadar çizginin dışına ötelenmiştir. Tek adamın dilinden dökülenlere göre hayatta ya varız yahut da yokuzdur, yok sayılanlardanız. Bildiğini okumaktan kaçınmayan bir erkân için elinde ekmek almaya gidiyordu sanki ile başlayıp kadın mı kız mıdır bilmemlere uzanan bir nefret sarmalıdır ol tahakküm dizininin elebaşının sözleri. Bugünün ülkesi masalların değil hakkaniyeti bir biçimde bölük pörçük eyleyebilmiş olanın sınırlandırdığı bir kâbusun ta kendisidir. Hiçbir şeye açıklık getirilmezken her şey ortalıkta yani açıkmış gibi sözcükler bütün bu kepazeliğin devamlılığı için kaldığı yerden sündürülmeye devam etmektedir. Böyledir müesses nizam için bu ülkenin şimdisi. Tıkır tıkır işleyen, devlet aklının kendini aklama konusunda ataleti ve hantallığı çoktan tarumar ettiğidir. Hızlandırılmış olan salt akla değil hayata kastediyor behemehal. Dünün tutarsızlıklarına el verip medet umup yeni biçarelikler kotarılıyor. Korku bugün öylesine derinden ve sık yineleniyor ki akla kazınıyor. Ya o ya bu seçeneksizliği asıl dertleri değil konuşmayı, cümlesini bile kuramamayı gerçek kılıyor.

Öfkenin satın alındığı, kimin ne olduğunun ilanının, akıbetinin her ne olacağının hedef göstermelerle şekillendirildiği, sözün tam karşılığı ucube bir süreçtir şu içinde cinnete ramak kalan yaşadığımız. Nefreti körükleyen, harını yükselten ve yeni hedefler gösteren, işaretleyen, dışlayan bir akıl silsilesidir bahsettiğimiz. Akıl tutulmasından siyaset devşirilmesidir netice itibariyle. Ezberlenmiş olan sözlerle beraber her şeyi birbirine kırdırabildikten sonra hala kuyruğun dik olabileceğinin yumurtlanabildiği bir sahnedir. Soy kodu uygulamasının ardından çıka gelen düzenlemeler ile bu tertibatın fişlemenin süreklileştirilmesidir. Bir pazar günü Kazlıçeşme’deki Rum, Agia Paraskevi Ayazması’na saldırıya dönüşmesidir. Sözüm ona münferittir, saldıranlar kolektiftir ve hazır o gün de oralarda bulunanlara ihale kesilebilir onlara atfedilebilir diye bildik provokasyonun tekrarlanmasıdır işte bahsettiğimiz. Newroz kutlamasında halkların kardeşliğine bizatihi en kuvvetli vurgunun yinelendiği bir yerden ayrılan bir güruhun saldırdıklarına inanmamız yinelenmektedir. Oysa hakikat bile isyan etmekte, bu kadarına da pes artık demektedir. Yok sayılan zümrelerin, orada bulunan insanların zaten başlarından eksik olmayan hıncı başkaları için reva bulacaklarını düşünmenin kendisi abesken, bunu devlet aklıyla yutturabileceklerini sananların varlığıdır canlı provokasyonun taa kendisi. Devletin teşviki ile Vakıflı Köyü’nün akrabası, karşı köşesi olan Kessab’da saldırıya dönüşmesidir. Eli kanlıların beslendikleri ve destek buldukları bir yerden karşıya, Suriye’ye geçmeleri, bir yerde gözetim altında bulunan, savaşın her yanı kapsadığı bir ülkede belki en sakin olan sığınaklardan birisi olan bir kent bir günde yağma edilir. Binlerce insan yerlerinden yurtlarından edilir, kiliseler tıpkı ayazma baskınındaki gibi dini motiflerin tahrip edildiği, kutsal olarak değer bulmuş her şeye karşı bir hakaretin, iki tahrifatın gerçekleştirildiği bir başka kıyıma sahne olur. Yüz yıl aradan sonra korkulan, bu topraklarda hissetmiş oldukları buraya ait değilsiniz sözünün yinelenmesinin hazin izdüşümü, tekrar gösterimidir karşılaştığımız. El koyma ve yıkım bir kez daha cismanileşendir.

Bir başka tape dökümünde devletin dışişleri mensuplarının milli istihbaratçılarının sahne gerisinden nasıl oyun kurmaya çalıştıklarını, pardon onun adı oyun değil adı ve sanıyla kıyam için kılıf aradıklarının dökümü karşımıza çıkmaktadır. Öyledir, böyledir büyük ihtimalle dinlemeler suçtur. Çağımız dâhilinde ihanet ya da hainlik dolayımlarında pek çok şey atfedilebilir. Gel gelelim elenmiş, didik didik edilmiş olan kayıtlardan sadece ortaya salınan bir kısmında bile bu kadar açık ve seçik bir biçimde hedefin insanlık olduğu kendini göstermektedir. Eee nereye kadar bu zulüm diye inatla sorgulanansıdır. Bu mudur büyük devlet dediğimiz, yeni Türkiye diye böbürlenip durulan. Sıfır sorun politikasından sırf sorun politik iklimi içerisine yatay geçişin bunca hızlandırılmışlığı da mı esef vermemektedir. Sadece Ermenilere ait değil Alevilere, Süryani, Türkmenlerin de yaşadıkları bir kente karşı basbayağı hıncın kıyama dönüşmesine ramak kalmasının hesabı ne olacaktır. Sınırın dışı böyleyken sınırın bu tarafında da Başbakan’ın dilinde hedef tahtasına her gün birilerinin konulduğu bu menzilde Barış’ın bugün adının giderek daha silik anılıp, konuşulduğu bir ülkeye meyil etmemiz düşündürücü değil midir? “Kardeşlerim Barış ve Demokrasi Partisi’nin derdi başka. Adlarındaki barışa bakmayın, bunların barışla alakası yok. Demokrasiye bakmayın demokrasi ile alakaları yok. Bakıyorsunuz 15-16 yaşındaki çocukları dağlara çıkarıyorlar. Bizim dağlarda ne işimiz var.” cümleleriyle bunu bir kere daha fark etmek, asıl vahametin nerelerde, nasıl kotarıldığı görebilmek bu kadar zor mudur? Otuz beş yıla yaklaşan bir türlü çıkış yolu bulunamayan sorunun ulaştığı, çözüm sürecinin de başlı başına yok edilmesi gayretinin, diğer adıyla barış sürecinin bir kez daha nihayetlenmesi kime ne fayda getirecektir? Genç, yoksulları bedenleri toprağa düşürecek olan savaş çağrısının, hedef göstermekten bir adım öte, barışa dair özleme kulağı kapalı tutmanın hazanlığı, kötülüğünü ne yana koymalıyız nasıl okumalıyız? Daha geçtiğimiz salı günü Silvan’da düzenlenen Barış ve Demokrasi Partisi’nin mitinginin ardından polis saldırısı sonucu 10 (yazıyla on) yaşındaki Mehmet Ezer’in başına isabet eden gaz fişeği ile bir kez daha yüreğimiz ağzımıza gelmişken üstelik. Bir başka Berkin’i kaybetmeye ramak kalmışken, yakacak ağıtımız kalmamışken bunca kolay dile dolanıp, sille tokat girişilebilen bir çağrının karşılığı bir kez daha silah olursa geleceğimiz hepten kaybedecektir, farkında mıyız, önemser miyiz?

İçerisi dışarısı fark etmeden hemen her günün başka bir zulmün davet edildiği bir tragedyaya ulaşmış olması bundan sonrası için de karanlığın daimi olacağını ihbar ederken biz halklar olarak sesimizi gerçekten birleştirebilecek miyiz? Seçim diye bir sürecin, sandık diye bir makamın adı demokrasi olanın zikredilip durulduğu bu yerde bütün bunların artık aleni bir biçimde detaya dönüştüğü, esas önemsenenin çok daha fena şeyler olduğu gün yüzü bulmuşken ciddi ciddi ne yapmalıyız? Siyasetsizler, ana akımın göstermediklerine haiz olanlar, yasakları delenler, söz hakkının peşinde koşanlar, kimisi partili kimisi sempatizanlar, flamalılar, öngörülüler, vicdan sahipleri, Cumartesi Anneleri, Beyaz Yemenililer, savaşın çocukları, yetimler hepsi bir arada hepimiz aynı gemide ne yöne koşturulduğumuzu, nasıl bir hazanın kıyısına itildiğimizi fark edebilecek miyiz? Müştereklerimiz hayatı bu başkalarının, bugünün siyaset erkânının çemkirip, sündürüp, üzerinde tepinebileceği bir makamdan çok daha aleniyette önemli, hakikat sahibi ve nesnel ve gerçek bir meseledir. Yaşayabileceksek yinelemekten kaçınmadığımız, kimisi teferruat olarak değerlendirilenlerin aslında güvercin tedirginliğinin hepimizin kapısını yokladığının özetlenişidir. Altında imzası devlet olan bir uyarı… Farkında mıyız?

Fotoğraf: Güvercin ve Özgürlük – Ozan Ozan via Flickr

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Misak Tunçboyacı /Çürümeden Önceki Son Çıkış

“Görmüyor Muyuz, Bocalıyor insan, aranıyor hep, Yer değiştiriyor, yükünü atmak ister gibi.” Titus Lucretius Carus   Gidişata dair bir portreyi oluşturabilmek, esas resmin detaylarına vakıf olmak ve bu bahisleri genellendirmelerin sığ sularında dolaşmadan bütünleştirebilmek, hakkaniyeti hatırlayabilmek haddizatında önemli sorunlarımızdandır. Olan biten her şey, bugünün sınırlarını zapt ederken, dönüştürmeyi aralıksız sürdürürken, erk nizamının gerçekliği sıradan için...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler