İyi-kötü çatışması veya çatışmasızlığı



iyi-kotuİnsanın dünyaya fırlatış hikâyesinin başlangıcından bu yana iyi ve kötünün kutuplanması, bireylerin bu iki taraftan birine ilgi duyması-duyurulması tarih kitaplarından kutsal kitaplara dek uzanan ve edebiyatın vampir gibi beslendiği bir çatışma hikayesi olmuştur. “Kurtarılması gereken kötü”, insanın topluma ayak uyduramadığı; aile, devlet, toplum, din tarafından sökülüp atılan tarafıdır. Her defasında kötü ahlakın sonucu olarak görülen, cezalandırılan kötülük veya ucundan kesip atılan bu görünmez leke, iyinin dengeyi tek başına kuramadığı ve kötü ile savaşması gereken yanını kesip attığından bu kez onu daha büyük bir istekle geri çağırmaktadır. Nitekim yer altı edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Georges Bataille, “Edebiyat ve Kötülük” adlı çalışmasının girişinde kötülük kavramının ahlâk yoksunluğundan kaynaklanmadığını, aksine yüksek ahlâktan beslendiğini öne sürerek edebiyatın kötülük ile olan bağına da şöyle yer verir: “Edebiyat masum değildir; edebiyat suçludur ve suçlu olduğunu artık kabul etmelidir” (Bataille,1997: 10).

 

 

İyi kötü çatışmasının neredeyse artık son bulduğu, çatışmanın ötesinde kahramanlar ve desteklediği olaylar zinciri içinde “yer altı edebiyatı” ve buna paralel olarak seyreden varoluşçuluk çerçevesinde iyi ve kötünün ayrılır çizgisi kırılmaya başlanmıştır. Varoluşçuluk içinde insan kendi kendini şekillendirdiği gibi “diğerine” benzeme de insan seçiminin bir sonucudur.  “Başka bir deyişle, varoluşçuluk, insanın dünyaya fırlatılmış olduğunu, dolayısıyla onun kendisini nasıl oluşturursa öyle olacağını; insanın özünü kendisinin belirleyeceğini, bireysel insan varlığının sabit ya da değişmez, özsel bir doğası bulunmadığını öne sürer. Bu bağlamda her tür determinizm ya da zorunlulukçuluğa büyük bir güçle karşı çıkan varoluşçuluk, bireylerin mutlak bir irade özgürlüğüne sahip bulunduğunu, insanın özgürlüğe mahkûm olduğunu ve olduğundan tümüyle farklı biri olabileceğini dile getirir” (Cevizci, 1999: 890). Bu sebeple iyi ve kötü artık bir zıtlaşma olmaktan çıkmıştır. Yeni “kötülük” kavramının iyinin bir zıttı olmadığı gibi onunla iç içedir.  Bu türe ait romanlarda kötülük kavramı, iyi/ kötü karşıtlığı alanında değil, derin bir felsefî problem, temel bir insanlık eğilimi olarak ele alınır. İyinin zıttı olamayan bu yeni kötülük algısı, roman kahramanlarının sadece başkalarına değil, kendilerine de yönelttikleri bir eylemler bütünüdür.

 

 

İnsan hayatı boyunca yara alma ve iyileşme sürecinde iyi ve kötü algının ikisiyle hemhal olduğu bir durumdadır. Hepimiz anormal insanlar olarak doğarız. Tek gayemiz sıradan insanlara dönüşmektir. Yer altı edebiyatının kahramanları kendilerini anormal olarak kabul ettiği bir dünyada normalleşmeye gayret gösterirler. Kimisi kurumlarla ve kişilerle giriştiği savaşta bunu başarırken kimisi hayatı boyunca aldığı yaraların sonuncusu ile pes ediyor. Bu durum sadece düşünsel olarak değil fiziksel olarak da geçerliliğini sürdürür. Konuşamayan biri yaşamı boyunca sessiz durmak yerine işaret dili ile konuşmaya çalışarak normalleşmeye çalışır. Ya da ”Çingene” olan biri içinde yaşadığı farklı ulusun kültürünü benimseyerek normalleşmeyi seçer. Farkında olmadan normal olanlara kendini kabul ettirmeye çalışır. Hakan günday’ın “kinyas ve kayra” romanında kinyas bu durumu şöyle açıklamaktadır.“Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım” (Kinyas ve Kayra, 23).

 

 

Elbette ki dinin kendisi iyilik ve kötülük kavramını farklı gördüğü için bunların etkisindeki edebiyat da farklı işlemiştir. “Hıristiyan inancına göre, Adem ile Havva’nın işledikleri günahtan dolayı tüm insanlık lanetlenmiştir. Bu nedenle doğan her insan dünyaya bu günahla ve kötülükle gelmekte, yaşamını da bu kötülükten kurtulmak için çabalamakla geçirmektedir. İslamî inanca göre ise her kişi kendi davranışlarından sorumludur. Kimsenin günahının bedelini diğeri ödeyemeyeceği gibi, hiçbir insan da dünyaya günahkâr olarak gelemez. Bu anlayış farkı nedeniyle Batı edebiyatında kötülük algısına dayalı daha zengin bir edebiyat oluşurken, Türk edebiyatında bu yönelimin fazla gelişemediği görülür.” (Akçay, 2007: 69-70)

 

 

Bir türlü temele oturtamadığı iyilik-kötülük algısı insanın zihni ile bedeni arasındaki uçurumun büyümesine izin verir.

İnsan yaşamı anlamlandıramamanın, yaşama isteği duyamamanın ana

nedeni, insanın bedeni ile zihni arasındaki uzaklıktır. İnsan yaşama dair algılarını

çevrenin, eğitimin ve kişiliğinin harmanıyla zihninde kurar, geliştirir. Bu algı,

insanı yaşama bağlayan ana öğedir ve bu öğenin yapısı insanın yaşam içindeki

duruşunu, konumunu ve eylem alanını belirler. Böyle bir algıya sahip olmayan,

olamayan ya da “sakat” bir dünya algısı bulunan kişiler için yaşam ve onun biricik

mekânı dünya, “çekilmez ve katlanılması” gereken bir zorunluluk hâlini alır.

 

 

Toplumla uyum içinde olan, kurallarıyla besleyen kendini kabul ettiren onun isteklerine göre bedenini ve zihnini uyum içinde olan iyi, hayatı boyunca ödüllendirilen iyileştirilmiş iyilik kendini eleştirisinden ve ölümcül sorularından feragat etmiştir. Kontrolünü kaybedip topluma ve onun kurumlarına teslim eden salt iyilik onların izin verdiği kadar iyidir. Keskin manevraları gelişmiş, kendisini böyle bir formatın içinde temellendirilmiş ahlakına yaslamıştır. Bu durumda ahlak bizatihi olmaktan çıkıp toplumun vicdanına ayak uydurmaktadır. Uygun maskeyi takmadaki başarısızlık onu hızla çizginin diğer tarafına itmektedir. Diğer taraftan kötülük ise ortaya çıkmakta pek zorluk çekmez o çok da uzaklarda değil hemen yanı başındadır. Yozlaşmanın ve çürümenin farkındadır. İyilik gibi toplum tarafından ortaya çıkarılmayı beklemez. Kurtuluşu içinde saklandığı kişi ile mümkündür. Ortaya çıktıktan sonra kişinin kendi iyisi halini alırken toplumla bir zıtlaşma içindedir. İçine girdiği kişiyi toplumun gözünde ucube haline getirirken kendi bedeni ile çatışık haldedir. Bağımsız olarak hareket etmek isteyen zihni toplumun en mikro hali yani kendi bedeni onu durdurmaya başlar. Onun diyalektik rolü kesip atılmak istenir. Ama o direncini kendi içindeki iyinin zaafından ve toplumun kendisine küstürmüş bedeninden alır. Toplumun ahlaki olarak kabul ettiği bedeni, çoğu kez onunla bulanmış beynini çıkarıp kaldırıma fırlatma çabası içindeyken kurtuluşun yine onun sayesinde olduğu bilincindedir. böylesi durumlar için giderek sıklaşan bedeni ile zihni arasındaki kalmalar ya ölümü idealize eder ya da başka bir şeye “dönüşmeyi” seçer.

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

Akçay, Ahmet Sait. (2007). Vicdan Aynasında Kötücül: Haz ve Yaratıcılık. Kitaplık

Dergisi Dosya Konusu: Edebiyatımızda Kötücül, Mart, (103), s. 69-72.

Bataille, Georges. (1997). Edebiyat ve Kötülük. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Cevizci, Ahmet. (1999). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Paradigma Yayınları.

Günday, Hakan. (2009). Kinyas ve Kayra. İstanbul: Doğan Kitap.

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler