Misak Tunçboyacı / Söz engelleri aşar.



Söz Engelleri Aşar

“Bugün artık her şey değişmiştir. Bundan böyle anlam bunalımı yoktur. Çünkü her yerde giderek daha çok anlam üretilmektedir – yetersiz kalan artık taleptir. Sistemin asıl sorunu da bu anlam talebi üretimidir. Talep, anlam arzusu ve anlama minimal düzeyde katılma olmazsa iktidar boş bir hayal ya da anlamsız bir perspektif olmaktan öteye gidemeyecektir. İşte burada da talep üretimi anlam üretiminden çok daha pahalıya mal olmaktadır. Sonuna kadar gidildiğindeyse bunun olanaksız bir şey olduğu görülecektir. Çünkü sistem bütün enerjilerini bir araya getirebilse bile bu işi başaramayacaktır. Çünkü mal ve hizmet talebi her zaman için yapay bir şekilde üretilebilir. Biraz pahalı olmakla birlikte herkesin satın alabileceği bir fiyata satılması da mümkündür. Bunun örneklerini gördük. Oysa anlam ve gerçekliğin yokluğu doldurulamaz. Anlam yokluğuysa kesin bir yıpranmışlıktan başka bir şekilde yorumlanamaz.

Kitle insanı bezdiren bir suskunluktur. Politik denklemlerdeki bilinmeyendir. Bu bilinmeyen, bütün politik denklemleri yok edebilmektedir. Oysa herkes bu sessizliği konuşturmaya çalışmaktadır. Ancak kitlelerdeki yanıtsızlık gücü ölçülemez. Hiçbir sondaj onu ortaya çıkartamaz. Çünkü kitleler onu anında yok ederler. Sözünü ettiğimiz hipergerçeklik içinde toplumsal ve politik alanın altını üstüne getirirler. Politika kitleleri yanıtlar alabileceği bir toplumsal simülasyon ve yankılanma odasına sokmaya çalışırken (kitle iletişim araçları, haber) kitleler tam tersine toplumsalın içinde simüle edildiği ve yankılandığı muazzam bir mekâna dönüşmektedirler. Güdümlenme diye bir şey hiçbir zaman için var olmamıştır. Her iki taraf da aynı silahlarla çarpışmıştır. Bugün savaşı kimin kazandığını söyleyebilmek imkânsızdır. İktidarın kitleler üstündeki simülasyon gücü mü? Yoksa kitlelerin iktidarı çökerttikleri ters simülasyon mu?” Jean-Baudrillard – Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya Da Toplumsalın Sonu – Ayrıntı Yayınları – Oğuz Adanır’ın Çevirisiyle…

Bir dolu cümle akla düşüyor, yazılması, düşünülmesi, soluk alınması, derman bulunması, el alınması, yön belirlenmesi daha bir dolu şey için hepsi ve hep birlikte daha fazlasına ulaşabilmek için / adına yepyeni bir soluk çabası ortaya çıkıyor. Her cümle bir geçmişe bakış. Her birisi aşıldığı sanılana dair bir tespitten fazlasını muhteviyatında barındıran cümleler. Yeri geldiğinde söylenmesi gerekenlerin katar kaçmadan, onun ardından bakakalmadan evvel yolu koyulabilmek için şans olan cümleler. Cümleler kuruyoruz, ucu bucağı aklın sınırlarıyla belirginleştirilmiş ama kısıtlanmamış olmasına bizzat özen göstererek. Yaşadığımız yerin dünde kaldığı ilan olunan eleminin aslında bizden hiçte ayrılmadığını yanımızda tam da burnumuzun dibinde olduğunun idrakine varabilmek adına cümleler kuruyoruz. Cümleleri birilerine caka satmak adına yahut okunmasa da yazalım görevimizi ifa edip huzur içerisinde yola devam edelim diye yazmıyoruz.

Epey zamandır zuhur etmiş olan huzursuzluğun kalıcılaşmaya başlayan nasırlaşmanın önemsizleştirmelerin ve dertten uzaklaşmaların bizi ne hallere koyduğu bahsinden hareketle anlatabilmek için cümleler kuruyoruz. Anlattığımızı umarak cümlelerin peşine düşüyoruz. Hemen her şeyin tek tipleştirilmiş bir bakış açısıyla dönüşümü, yeniden yapımı veya sonlandırılması söz konusu edilirken bu güncede bizim cümlelerimiz ne olacaktır bunun bahsini arşınlıyoruz. Dert edindiklerimiz, derdimizi kalıcılaştıranların halleri ve gidişatın tamamının esas durumu ortaya çıkartacağını ümit ederek notlar alıyoruz. Her not bu zaman diliminde şimdiye dair bir cümleye dönüşüyor. Şimdi vakitli / vakitsiz anlamsızlaştırılırken, benim dediğim doğru geri kalan her şey ama her şey yalan bahsiyle çevrelenirken doğrunun çeşitliliğini anlamlandırabilmek için cümleler kuruyoruz. Cümleler boylu boyunca dizilirken zamana dair güzellemeler olumsuz atfedişler yahut ta salt genellendirmeler değildir, sadece bunlar değildir.

Her anlatım çabası bir zaman unutulmuş olanı, bir zaman geride kalmış diye nakledileni, bir zaman sonra unutulanı yeniden hatırlayabilme çabasıdır. Bizim gibi her halükarda erkin müdahaleleriyle günün dönüştürüldüğü anlamın epey bir çabayla bozguna uğratıldığı, hayatın kapsamının kadükleştirildiği yerlerde cümleler derman bulabilmek adına dizilenlerdir. Gidilen rotanın keskinleştirilmesi sınırlarının tam dibinin uçurum olmasından mütevellit gittiğimiz, sürüklendiğimiz maceranın sonrasının önemine dair çıkarsamalardır cümlelerimizi kurmaya bizi sevk ettiren. Büyük kalabalıklar içerisinde bir başına konulmamız siyasetlerin sadece işlerine gelenleri kullanmayı tercih ettiği Gezi direnişinden sonra hayatın her neye dönüştüğünün idrakine ulaşabilmek adına kurulmaktadır cümleler. Ortaklaştırılması şart olanın bir yerinden başlanması gerekenin asgari müşterekler olduğu savını unutmadan hatırlayabilmek içindir cümleler.

Geniş zamanlardaki bol keseden atılan tevatürlerin, anlatımların, bir dolu tiyatral sergilemenin, teşhirin, laf ebeliklerinin bolca nutkun az kıyısında, az ötesinde her neye dert yandığımızı ifşa edebilmenin gayretidir cümleler. Sözler ortaya çıkan bileşkenin sadece insana dair eksikliklerimiz değil, doğal haklarımız bir biçimde gasp edilmesine, yaşamlarımıza müdahale edilmesine, illa hudut devşirilmesine karşı bir çıkıştır. Alternatif olanın handiyse hiç düşünülmediği, bir başka seçeneğin değil arşınlanması, seslendirilmesinde de türlü çeşit sorunların ortaya çıkartıldığı bir ülkede sözün kısıtlandırılmışlığını aşabilmek içindir cümleler. Basit olanların, zor olanlarla birlikte yerleştiği bu düzenekte gözümüzün gördüğü ile aklımızın bellediğinin bir kesişimine varabilmek adınadır cümleler. Ortak zemin, türlü çeşit çağrılarla beraber kotarıldığı varsayılan demokrasi güncelliğinde, şimdinin ileri demokrasisinde aslen ne kadar köşeye kıstırıldığımız, herhangi bir özgürlük mefhumundan bahsedebilmenin bile deli cesaretiyle eş anlamlı konulduğu bir sınavın denek bilinenleriyiz.

Denendikçe, aşındırıldıkça, yağmalandıkça, heder edilip harcandıkça, bedenlerimizin üstüne hiç ara vermeksizin kurulan tahakkümün nelere dönüştüğünü, nasıl sonuçları karşımıza çıkarttığını anlayabilmek söz konusu edilebilecektir. Masallar dünyasında, hep atfedildiği gibi güllük gülistanlık bir zamanda hep mutlu, müreffeh ve hep sorunsuz yaşamadığımızı ikrar edebilmek son kertede yalanın kendisidir. Yalanın ağza yerleşmiş haliyle gerçekliği alt etmesidir gördüğümüz geçirdiğimiz günler. Behemehal devreye alınıp, uygulanıp, alelacele kotarılan dönüştürme hamlelerinin, açılım düzeneklerinin, paketli vaatlerin, bir dolu sözün yanında hiçbir şeyin düzelmediğidir ikrar edilmesi gereken. Mükerrer olsa da mutluluğun göreceliğini ancak belirli başlı konularda / edimler ve beraberinde ortaya çıkan neticelerde doğruyu yakalayabildiğimizde, doğru kalıcılaştığında, hakkaniyet gerçek kılındığında söz konusu edebilmek mümkündür. Gerisi bir şekilde teferruattır.

Kenar süsü kabilinden değinilenin, açılan yaralara merhem olmaktan bir özen kaçındığı zamanımızda ister şenlik, ister gösteri, ister mütedeyyin bir sunum yahut ta anlatımın sonunda görülenin gerçekliğe kavuşturulanın bu daraltım bildiğiniz pespayeliğin devamlılığı olduğu aşikârdır. Pejmürdeliğin, vurdumduymazlığın miraslarına sahip çıkılarak sözüm ona barış tesis etmelerin gösterilerle sağlanmayacak kadar mühim bir konu olduğu bilinse de üzerinden geçilip gidilen, “tarihi” vurgusu hiç eksik edilmeyen şamatanın yanında yükselen avazlardır. Kimisi için Roboski’de katledilen otuz dört canın avazıdır halen açık kalan / üzeri örtbas edilmeye çalışılan davalarına kayıtsızlığa duyulan sessiz isyandadır. Kimisi için de kalekol yapımını protesto ettiği için asker kurşunuyla katledilen Medeni Yıldırım’ın annesi Fahriye Yıldırım’ın katilleri tek başına aradığı cümlelerdedir. Yalnız değildir kendi inisiyatifiyle yollara düşmüştür Fahriye Ana, tıpkı Berfo Ana gibi yıllardır kemiklerini bile bulamayan kayıp yakını annelerinin; yüreklerini dağlayanın, acıyı anlamlandırmanın kolay yolu olmadığından, başka yolu kalmadığından, adalet gelene kadar susmayacak bir çığlık olduğunu bildiğinden yollara düştüğü avazıdır.

Ülkenin her yanında demokratikleşme adımı olarak naklettirilenlerin, İstanbul’un orta yerinde on dört yaşındaki Berkin’i sokak ortasında kafasına gaz fişeği isabet ettirip, halen hayata uyanamamasının sorumlularının peşinden gidilmemesidir avazlardan birisi bir başkası. Hepsi ya da birisi gönlümüzden geçenlerin değil, yaşamanın şeklinin şemalinin enikonu bozulduğu, darp edildiği, hırpalandığı bir yere dönüşümün utanç vesikaları arasında bahsedilmesi gerekenlerdir. Hiçbiri diğerinden ayrı, öncü, ardıl ayrıştırılası değildir. Yaşamaya çalıştığımız zamanda her şeyin bir kontrol mekanizması, bir gözetim dayatması, had bildirimi çabası ve tehdit ve tenkitlerle beraber hızlı, arsızca bir özgüvenle hayatlarımızın üzerine çöreklenmesidir. Tehdit olarak algılananın vatandaş olduğunun bilincinden uzaklaşılmasıdır. Hegemonyasını sürdürmeye gayret eden erk-muktedir-iktidar için hiçbirimizin tüm diğerleriyle beraber oluşturduğumuz esas kümeden ve ayrıştırma gayretinden muaf olmadığımızın ilanıdır.

Gördüğümüz, geçirdiğimiz zaman diliminde ‘sözün’ önemi bu zamanlarda gereklidir. Sözün kifayetsizlikle hemhal edilmiş örneklerine, dayatımlara karşı, siyasal çıkarların, günübirlik söylemlerin hiçbir şeyi çözmeyeceğine dair kuşkuyu diri tutmak için gerek duyduğumuzdur. Acılarımız kendi içlerinde ayrıştırılmayacak kadar ortaklaşmışken, erkin oluşturmaya çalıştığı itibarsızlaştırma gayretinin davaları sürümcemede bırakma ve yok saymalarının ve gün aşırı tehditlerinin birlikteliğinde demokrasinin tahayyül edilenden başka bir şeye dönüştüğünün net karşılığı önümüze serilmektedir. Farkına varır mısınız? Ortaklaşmanın, çoklu sözün, lexiaların alaşağı edildiği sözün birlikteliğinden bile isteye kaçıldığı bir mefhumda gördüğümüz geçmişte kalmayan bir meseldir. Şimdi sürmeye devam etmekte olan bir sınanışın kendisidir. Geçmiş 1915’lerde, 1937’lerde kaldığı varsayılandır, oysa ne bu tarihlerde olanlarla sınırlıdır ne de geçmiştir, gitmiştir.

Hepsini bir arada, birlikte ele almayı, çözümlemeyi, sorgulamayı mümkün kılmayan acıların birini diğerinden üstün diğerini altta sözde sayan bir zihniyetin doksan yıldır sürdürmeye çalıştığı bir gayretkeşliğin utancın eksik gedik olmaksızın yansımasıdır. Göz önünde canlandırılması gereken sessiz bir imgenin, sessizlikte yoğrulan avazların birer ikişer kendini hatırlatmasıdır bu menzilde şimdi. Yaftalandığımız, yaralarımızın müsebbibi olan hamlelerin birbiri ardına kotarıldığı zamanlardan şimdiye ulaştığımızda salt erkin-muktedirin değil düzenin bir parçası olan yapısını oluşturan tüm siyasanın bu menzil daraltımında payının olduğunu fark etmek ve idrak edebilmek mümkündür. Yaşıyoruz, behemehal devreye konulan tedbirlerin garabetliğiyle korkularımızla yan yana. Cümlelerimizi yarıda bırakmaya mecbur kılınarak. Ya darpla, ya gazla, ya copla yahut ta kapımıza dayanabilecek dost kolluk kuvvetlerinin kardeşliğimizi pekiştireceği vuslat anlarının her an vuku bulabileceği imalarıyla. Ya sonrası sorgusu hep önemsiz umursanmaz bir detay savlanırken yaşamanın bayağı zor bir mesel olduğu artık anlaşılması gerekendir.

İsimsizler olarak yok sayılanlar olarak çok zamandır bu vatanın ekmeğini yiyip hain ilan edilenler olarak, bir gün bir sabah çocuk halimizle fişeklere hedef mühimmata yem edilerek, kör kurşunlarla karşılanarak ama bir biçimde yok edilme çabasının refakatinde yaşamaya gayret ediyoruz. Artık anlar mısınız? Geride bıraktığımızı sandığımız şeylerin nasıl zaman akışı içerisinde yeniden yeniden yeniden üretildiğinin, değişenin sadece doğrultulan namlunun, tehditlerin dozunun değiştirildiğinin idrakine erer misiniz? Artık anlar mısınız? Durmaksızın aynı sözcüklerden dem vurmak her defasında bir kaç kelamla da olsa yaralandığımızı gösterebilmek için bir çabanın ötesinde / yerleştirme ya da bir sanatsal yapıt olarak değil bir gerçek olarak bugünün ülkesine bakar mısınız? Sözde vurgusu yapılanların hayaletleri! Aramızda dolaşmaya devam ederken, adları anılmayanların, dosyalarının açık konulduğu yaraların / davaların / kıyamların hesaplarının sorulmadığı bir ülkede olduğumuzun hazin tablosunu artık anlar mısınız?

İş işten geçmeden geçmişte kaldığı sanılanın acısı annelerin simalarında her an canlı olduğunu her an gözümüzün önünde olduğunu önemser misiniz? Belleği orada burada arama çabasından da kurtularak şimdi utancı çoğaltan erkin, hegemonyası ile yüz yüze / bir başına kalan insanların yaşadıklarını anlama şansımız var.. Dert neymiş asıl onu anlama şansımızı düşünmeye çabalanır mısınız? Meramımızdır Kesinleştirilmiş, nihai sonuca çoktan varılmış başka bir düzenlemeye, dönüşüm ve çözümlemeye komple kapılarını kapatmış sözün neden eylendiğini, nasıl yola çıkıldığını çoktandır unuttuğunu yineleyen bir erk- muktedir algısı ve tahayyülü ile hayatlarımız şekillendirilmeye devam ediliyor. Şekillendirilirken, hamuru karılmaya devam edilen muhafazakârlığın simyasında taşıdığı, asla değişmez kuralları olarak resmedilenler üzerinden geçit yok anlayışıyla hemhal bir biçimde birbiri peşi sıra güne ekleniyor.

Hayat zapturapt altına alınırken bütün bunların birer başlangıç olduğundan çekincesizce dem vuruluyor. İyi lağvedilirken, yoktan beter tahrif edilirken geriye kalan bed / fena her ne varsa onun ambalajı değiştirilerek bu hayat olumlandırılmaya çalışılıyor. Sözün tükenmesi diğer her şeyden çok daha fazla önem atfedilerek, bizatihi bunun için çabalanılarak gün kapkara bir sinizm ile yükseltiliyor. Evde, işte ya da sokakta her şey gözetlenen, bilinip kayıt altına alındıkça daha fazlasının beklentilendiği bir efendi / köle meseline dönüştürülüyor. Sonuçların hep kenar süsü eylendiği bütün kararların (deneme yanılma yoluyla da olsa) her an yoldayken alındığı, onca yıkım bir dolu vahamet sergilenirken hayatın olağan ve son derece normal olduğunun duyurulduğu bir deneyim kotarılıyor. Ayrıştırmaların, daha en başından çatlak ses olarak bildirilen hemen tüm önermelerin, işin doğrusu budur çağrılarının işitilmediği işitilse bile kale alınmadığı her şeyin ayrıştırma ve eskisinden de çok sessizleştirme olarak değer bulduğu bir yerin hayalden gerçeğe serüveni sürdürülüyor.

Çözümlemeler dosdoğru yapımın bu beklentinin hayata en ufak bir katkı sunmayacağından dem vurulurken ihtimal, ya tutarsa denilerek yeni Türkiye eskisinin pervasızlıkları üzerinden yükseltiliyor. Yadsınan ve umursanmayan hemen her şeyin bunca kepazeleşmesine, iyiden iyiye çürümenin “normatif” bir durum tespiti olarak kullanılmasının yolunun hazırlanmasına, adaletin ancak rica minnet gelebilirliğine varan / uzanan bir hal toplamıdır pervasızlıklar. Hayat dönüştürülmeye devam ederken bütün bunlardan türetilebilecek hemen her şeyin disipline edilmesinin, otokratizme kayıtsız şartsız teslimiyet reçetelenir, durum budur. Yergilerin kazandığı meşruiyet müşterekin hemen her vakıada kıyasıya hırpalanmasının yolunu açmaktadır. Yaralarımız bunca çoğaltılırken yapılanların özü budur. Dönüşüm bir olumlama yahut ta iyi olarak nakledileni derleyip düzenlemek olarak değil tam tersini yıkımı ve fecaatin çoğaltımını uzak bir tahlilden gerçeğe evirmektedir. Yaşıyoruz mamafih gözetlenmekten hemen hiç imtina edilmeksizin.

Yaşıyoruz beynelmilel bir düzenin en onulmaz dayatımlarının çat kapı yoklamalarında. Yaşıyoruz azap bu kadar çokken devreye konulan resmi masallardaki tozpembeliği hiç görmeyerek. Hayat basit sorulardan, bir dolu yanıtı alınamayan tespitlerden, her defasında kapı duvar eylenen dış kapının mandalı belletimlerinden ve daha fazlasıyla erk-muktedir tahayyülüne göre şekillenen bir cehennemin kendisidir. Aklın hakir görüldüğü her acının daha çok kanatıldığı, izandan yoksunluğun normal addedildiği buna çabalanıldığı derdin aslen ne olduğunun hemen hemen hiç işitilmediği bir yere dönüşmektedir bu ülke. Katillerin korunup kollandığı, ağır sözleri, sinkafları ağızlarından eksiltmeyenlerin el üstünde tutulduğu adam bilinip vali, bakan edildiği, yedirilmeyeceğinin beyanını dakika sekmeksizin işittiğimiz, her aksamanın failleri olarak bunların! gösterildiği, hedef tahtasına konulduğu bir ülke.

Atatürk olmasaydı isminiz Hasan Hüseyin değil Yorgo, Dimitri olurdu diye hiç bitmeyen bir türlü nihayete erdirilmeyen, her sene devri daim eden bir ırkçılık çıkışının bilmiyoruz kaçıncı kez tekrar edilebildiği bir ülke bu ülke. Menzilde yansıyan yok artıklara binaen, içimizde yaşayanlar değil arkamızdan hançerleyenleri kastetmiştim diye daha da abuk sabuk açıklamaların dile getirilebildiği bir ülke. Yaralanan, yarası kanatılanın kendi yurttaşı olduğundan bihaber olunan laf çakmanın siyasi kazanımlar için her şey mubah bilinen bir ülke, bu ülke. Her defasında bu da son kez olsun denilerek sineye çekilenlerin gemiyi azıya almaktan artık hiç çekinmedikleri bir ülke. Yeninin eskiye ait tüm pejmürdeliği halen sahiplendiği bir ülke. Yeninin ardımızda bıraktığımızı varsaydığımız konuları acı bir tecrübe kabilinden yeniden canlandırdığı bir ülke.

Üzerinden iki koca hafta geçmiş olmasına rağmen Behzat Özer’in her ne yüzünden ve her ne sebeple katledildiğinin muallâkta bırakıldığı, cerahatin boyutunun her yeri kapsadığı bir kurgu hakikate evirilendir. Hakikat tüm pejmürdeliğin içerisinde bile kendini göstermektedir. Üzerimizde biçimlendirilmeye çalışılan bütün bu yoksunluklarla kotarılmış bir hayattır. Terziyi mahir sanmaya devam ederken her makas, her teğel, her iğne canımıza batmaktadır. Ustaların ustasının yapa geldiği, sürdürebildiği bütün bu karayı karmakarışıklığı daimi kılmanın gayretidir. Her tahayyül her çıkış olağanın alaşağı edilmesi ya da unutturulmasının teminatı haline dönüştürülür. Bildiğimizi sandığımız pek çok geçmişin bugün halen aramızda eksik gediği olmadan tam kadro bulunduğunu bildirendir. Eylenen fecaatler, dile getirilenler netice olarak paylaşılanlar bir tercih olarak cehaleti ileri sürmektedir. Kabul edilmeyecek, üzerine düşünülmeyecek nasıl olsa sıra bize gelmezlerle geçiştirilecek tenkitlere karşı oluşturulan duymazlıktır bu cehalet.

Tepkimelerin yadsınarak, duyumsanmayarak, önemsenmeyerek sıradanlaştırılmasının genele sirayetidir cehalet. Yergiler bir hışımlar dönüştürülürken bunca hızla bu zamanda dün konuşulanı yarına unutturmuş, unutturulmuş olarak çıkartmaktır paylaştığımız cehalet. Kentlerin ortasında, Nisebin ile Qamişlo arasında örülmeye yeniden başlanan duvarın / setin / engelin hepimizi bağladığı idrakinden uzaklaşmaktır cehalet. Acınası tutumların, yara bere içerisinde bırakan hallerin geneline uyanmamaktır cehalet. Her günün bir öncesinden daha da vahime evrilirken, yol buna çıkartılırken, izlerin, sözlerin, belleğin yok edilmesine karşı otuz iki kısım tekmili birden sağırlıktır, görmemektir cehalet. Gün yeniden uyanış, bütün bu prangalandığımız karanlık / kör ya da cehaleti normalleştiren hamlelerden kurtulabilmek için bir başlangıçtır oysa. Mümkünatları sınırlandıran, asgariyi uygulanamaz kılan, kendisine benzemeyeni, benzetemediğini hemen düşman diye belleten erk-muktedir birbiri ardına sahneye koyduğu ya tutarsalar oyunu gerçek bir tragedyadır.

Dönüştürmeye tepeden aşağı doğru yapılan her müdahalede olduğu gibi iradeyi tastamam felç edendir. Sözün basbayağı biganeleştirildiği, mühim değil, meselemiz bunlar değil bahsinde bile yöneteni korkutan bir sayıklama, haykırış söz konusudur. Tutsak edilmiş mahpuslardan, yakınlarından, özgürce yaşadığını zanneden oysa dev bir fanus içerisinde bir aşağı bir yukarı hep aynı rutinde hemhal olanların haykırışları saklıdır. Yitip giden, katledilen, kaybedilenlerin, Cumartesi Annelerinin, Ahmet Kaya gibi canlı yayınlarda linç edilenlerin had bildirilenlerin haykırışları gün yüzüne çıkmaktadır. Doksan sekiz yıldır vardı, yoktu, oldu, olmadı bahislerinin mirasçılarının kılıç artıklarının felaketten akıllarına kazınan inatla yaşama iradesi vardır o haykırışlarda. Ortak belleğin acı / elem / yastan hiçbir zaman ayrıştırılmadığı hallere karşı çıkıştır haykırışlar. Ceylan Önkol, Behzat Özer Uğur Kaymaz’ın suretlerinde bedenleri çocuk / genç / yetişkin yada yaşlı katledilenlerin davalarını unutmamak adınadır her haykırış.

Yaşıyoruz tüm dönüşümler sadece bu bir kaç söze sığdırılanlardan çok daha fazlayken, acı her yandayken, delip geçerken hepsi üst üste bir arada. Suskunluğun tam ortası artık seslenişlerin gerekliliğini hatıra düşüren karşılaşmalar, anmalar, davalar ve daha pek çoğunun refakatinde, sesleri arıyoruz. Yaşıyoruz derdin aslen ne olduğunu, meramın her neden ortaya çıktığı elbet bir gün anlaşılacaktır ümidini koruyarak yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz? Telaffuz edilen her kelimede şeklinin şemalinin enikonu dönüştürülmeye devam edildiğini artık bildiğimiz hayatımıza dair birer kesidi paylaşırız. Unutturulmaya çalışılan, lanetlendiğimizi düşündüren kimi tahlillerin köşesinde soluk alma gayretinde kotarırız. Nefes almak kadar olağan olan kelimelerin birer ikişer elimizden dilimizden çekilip çalınmasına karşı hala unutulmaması gerekenler olduğunun idrakine ulaşırız. Biz buralarda bu ülkede tekinsizliğin tüm tereddütlerine açık açık rehin edilirken, bilakis umursanmazken umudu aramaya devam ediyoruz. Bir gün, bir şeylerin insana yakışır hale dönüşebilmesini, özgürlüğü, hürriyeti, adaleti bütün bunların çatısı hayatı eksiksiz yaşayabilmek, seslenebilmek için.. yaşayabilmek için..

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler