Söz Tahlilin Başlangıcıdır / Misak Tunçboyacı



“O kendi başına iktidardan çok özellikle iktidar ilişkilerinden sözedilmesi, ilişkinin terimlerinden çok-bunlar nedenler değil yalnızca etkilerdir- ilişkinin takendisinin vurgulanması gerektiğini belirtir. Onun ‘sonsuz küçük, akışkan, tersine çevrilebilir oynak’ bir iktidar oyunu olarak iktidar nitelemesi zaten 70’lerde de sözkonusuydu. Yeni kip, aşk, öğretmen ve öğrenci, karı- koca, çoçuk ve ebeveyn gibi ilişkilerin içsel’indeki iktidar pratiğini ifade eder ki, Nietzche’nin ‘güçler’ kavramı zaten bu anlamda Foucault’un stratejik ilişkiler kavrayışının öncülüydü. ‘Bir eylem üzerindeki eylem’olarak tanımlanan bu kip‘başkalarının etkinliğini kontrol etme isteği’ dolayımında yayılır.

Bana öyle geliyor ki, özgürlükler arasındaki stratejik bir oyun olarak kavranan iktidar ilişkileriyle –ki bu durumda bazıları başkalarının davranışını kontrol etmeyi dener, o halde ya kendilerinin kontrol edilme imkanını savuşturmaya ya da başkalarının davranışını kontrol etmeye çalışırlar- genellikle iktidar olarak addedilen tahakküm halleri arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Bu perspektiften iktidar başkasının eylem alanını bütün olarak düzenleme ve başkasının olası eylem sahasına nüfuz etme yetisi olarak tanımlanır. Bu yeni iktidar kavramının gösterdiği şey savaş ve çatışma modelinde zımnen varolsa bile yine de tutarlı biçimde açıklanmamıştı. Bir başka deyişle iktidar pratiğini anlamayla ilişiklendirilmiş güçlerin fiili ‘özgürlük’ünü önceden varsaymak zorunludur. iktidar ‘etkin özneler’ üzerinde, özgür, olabildiği kadar özgür olan özneler üzerindeki bir eylem modelidir.

Öte yanda bir iktidar ilişkisi, eğer bir iktidar ilişkisi olacaksa, bu yalnızca zaruri iki öge temelinde söylenebilir; “öteki” nin (iktidar uygulamasına tabi olan kişinin) bir özne olarak belirli bir gayeye göre hareket ettiği ve bunun bir iktidar ilişkisiyle, bütün bir yanıtlar, etki ve tepkiler ve olası türetimler alanıyla birlikte açığa çıkabileceğinin kabul edilmesi gerekliliği. Ancak bu şekilde, modelin koşullarına uygun olarak öznelerin durumu değiştirme olanağı şayet varsa ve bu olanak daima mevcutsa özgür oldukları söylenebilir. Bu iktidar pratiği kipi, çalışmalarının iktidar üzerine yoğunlaşmasıyla başlayarak Foucault’un kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt vermesine de olanak verir: ‘Bu yüzden söylediğim şey daima kapanın içinde olduğumuz anlamına gelmiyor, ama daima özgür olduğumuz-öyleyse, her koşulda, her zaman için değiştirme olasılığının varolduğu anlamına geliyor.’

Tersi biçimde, stratejik ilişkilerin kurumsal istikrarıyla nitelendirilen egemenlik halleri, ‘eylem üzerindeki eylemler’le, iktidar ilişkilerinin değişken, oynak ve tersine çevrilebilirlik potansiyelini içeren gerçekliğiyle sınırlanır. Her toplumsal ilişki içindeki asimetrik ilişkiler, stratejik ilişkilerin tersine çevrilebilirliği ve ‘değişken’liği, özgürlüğü kristalleştirir ve kaybeder. Foucault ‘iktidar teknolojileri’ni, başka deyişle bireylerin kendi özgürlükleriyle birbiri arasındaki ilişkilerde kullanabilecekleri stratejileri oluşturan, tanımlayan, örgütleyen ve kurumsallaştıran pratikler kümesini, stratejik ilişkiler ve egemenlik halleri arasına yerleştirir.

Foucault’a göre iktidar teknolojileri iktidar ilişkilerinde merkezi bir rol oynar, çünkü bu teknolojiler dolayımında stratejik oyunların açılış ve kapanışı olanaklıdır; bunların uygulanması sayesinde stratejik ilişkiler asimetrik kurumsallaşmış ilişkiler (egemenlik halleri) içinde kristalleşir ve sabitlenir ya da tersine çevrilebilir ve akışkan ilişkiler içinde biyoiktidardan kurtulacak öznelliklerin yaratımına yolaçılır.

Etiko-politik mücadele tam anlamını iktidar teknolojilerinin arazisi üzerinde, ‘stratejik ilişkiler’ ve ‘egemenlik halleri’ arasındaki sınırda kazanır. O halde ‘etik eylem’ stratejik ilişkiler ve yönetimsel teknolojiler arasındaki düğüm noktasında yoğunlaşır ve başlıca iki amaca sahiptir: 1. kendi (ben) ve diğerleriyle ilişkileri yönetecek kural ve teknikler sağlama yoluyla, stratejik ilişkilerde tahakkümü en aza indirgeyecek bir etkileşim olanağına yolaçmak, 2. onların özgürlüğü ve hareketliliğiyle iktidar pratiğindeki tersine çevrilebilirliği artırmak, çünkü bunlar direniş ve yaratımın önkoşullarıdırlar.” Biyopolitika – Maurizio Lazzarato – Kutlu Tunca’nın Türkçe Çevirisiyle.. / Kaynakça: Sınırdan http://sinirdan.blogspot.com/2009/11/biyopolitika_07.html)

Her yanımız her yöremiz durmaksızın ve bir yerde de hiç sonlanmayacak bir biçimde etkinliğini, dönüşümünü sürekli güncelleyen bir tahakküm şeceresiyle dönüştürülmektedir. Her gün bir öncekinden ağırlaşan, kalıpların daha da fazla sıkıştırılarak tektipleştirme hamleleriyle beraber son şeklinin verilmeye çalışıldığı bir tahakküm mefhumu kotarılmaktadır. Yerle yeksan edilen aklın doğrusunun, erkin kitabında yazanlarla değiştirilmesinin neticesinde yanlışların giderek normal sayılması bu tavrı görünür kılmaktadır.

Erk-muktedir-iktidar için keskin sınırlarla ayrıştırılmış bir doğru mevcuttur. Bir adet doğrunun da zerrece hata payını barındırmadığına olan özgüvenle beraber tahakkümün temelleri de yavaş yavaş atılmaktadır. Eğreltiliğin sözün önemsizleştirilip, itibarsızlaştırılmasının zemini de böylelikle kotarılmaktadır. Ne düşündüğünüz, nasıl bir tahayyülünüzün bulunduğunun erk için herhangi bir önemi / önceliği yoktur.

Kendi bildiğinden şaşmanın en büyük felaket olduğunu bildiğinden bu yana güncelliği içinden çıkılmaz bir gayya kuyusuna evirmeye çalışan, belirli bir açıdan da bunu başaran yapı günümüzü, dünümüzde gördüklerimizden daha fenalarıyla donatmaktadır. Artık sözün tükenmesini beklentilemek gibi teferruatlar bize bırakılmıştır. Korkularımızın, çekincelerimizin neden bunca çoğaldığının yansıması bizlere bırakılmıştır.

Dönüşüm nam tahakkümün eyleye geldiği yegâne şey yukarıda alıntılamaya çalıştığımız biyopolitik hamlelerin, bedene karşı türetilen sınırı afakî bir netice değil şimdinin sonucu, kaçınılmazı olarak değerlendirmesi bundandır. Boylu boyunca, enine boyuna anlamlandırılması gereken açık yaraların çoğalmasının da hesabı, üzerine düşünülmesi halka bir kazanım olarak değil, şimdilik göz ardı etmelerin mümkünatıyla terk edilmiştir.

Bizler güncelliğin sınırlarında gündem diye önümüze çıkartılanların, gündeme ait olduğu vurgulanan, oysa birçok şeyi görmememiz / bilemememiz için apar topar kotarılan vakıalar ile hemhalken tam da sınırında başlayan bir edimdir tahakküm. Gözün gördüğünün, aklın bellediğinin umursanmazlığı bir yana, lime lime ve paramparça etmelerle olan mesainin sürekliliği, aralıksızlığı bu aralıkta gün yüzü bulmaktadır. Dert bir tane değildir, her olan biten de dert değildir.

Gel gelelim bir kurgu masaldan çok daha hakiki olan ve hemen her günü bambaşka bir pervasızlık ve çürüme ile donatılan bu yerde meseller kendi özgünlükleri korumaya devam etmektedir. Adları hiç anılmayanlar, bir özenle kenara çekilenler silinmeye gayret edilenler bir aralıktan güne karışmaya devam etmektedir. Tahakküm amanvermezliği işaret ederken, hep bunu işlerken başka bir şeye dönüştürmek için engellerin arasından bir yerden yeni okumalar beraberinde gerçekliği de getirmektedir.

Siyasal zeminin kaypaklığının, al gülüm ver gülüm muhalifliğin, adamına göre muamelelerin, olurların havada uçuştuğu bir deryada sınırların, menzilin dışında olanların ettiği kelamlarda bunu okuyabilmek ve anlamak hala mümkündür. Yok yere değildir bunca tahakküm. Hiçbir şey beklentilemeksizin gerçekleştirilmemektedir çünkü. Sinizm yerelleştirildikçe, korku ayrışmaz belletildikçe, dur bir o eksik kalmıştı diyerek hiddetin de eksiksizliği bu sahneye eklemlendiğinde George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü olağanımızın / günümüzün gerçekliği haline dönüşmektedir.

Avazlar ve çağrılar ve çoğaltımlar sözün birlikteliği gibi unsurların daha en başında kafasına vurularak, dizleri bükülerek tıpkı bir canlıya muamele eder gibi hınçla, linçle, şiddetle galiba en önemlisi de sirayet eden belagatli sözlerle beraber yok sayılmasıdır yıkımın kendisidir Orwell referansına bizleri sürükleyen. Biyopolitika meselinde devletçe bu sisteme uyumsuzluğu en asgaride tutmak, bir ihtimal değil kesin sonuç olarak yok etmek için kullandığı hangi enstrüman varsa onun bizatihi bu mekanizmada, bu güncellik dahilinde görebilmek mümkündür.

Gözetim ve denetimin en üst seviyede tutulduğu, işe yarayacağı tahmin edilen sözcüklerin açılımlar, paketler, yaklaşımlar şatafatlar arasında duyurulurken bir kenarda denetim ve gözetimin yeni eşikleri, hem tahakkümü kalıcılaştırmaktadır hem de biyopolitika ediminin içeriğini yeniden zihinlere kazımaktadır. Uyumsuzsan, yoksundur. İtirazlar ile hemhalsan, sözünün arkasındaysan sen yoksun.

Bir ihtimal gözden kaçtın söze karıştın, varlığını görünür kılınmayanlarla bir olmaya adadın daha ilk cümleden ensene birikecek bir linçin karşısında tek başına bırakılırsın. Genelin sorunları bunlar değilmiş gibi zikredilirken her gün başka bir masal anlatılırken ekranlarda gösterilenlerin acaba bu ülkede mi oluyor diye düşünedurduğunuz bir yerde keşke o zannetmeler bir netice olsaydı. Genel geçer bir tahayyül olarak kalsaydı.

Oysa bugünün şartlarında adı anılmayanların, gösterilmeyenlerin içine çekildiği sınırların karanlığı çok uzaklardan, menzilin dışında bile olsa kendini ısrarla göstermektedir. Biyopolitika meselini her yanda serimleyebileceğimiz tavırlar birbiri peşi sıra günün her anında vuku bulmaktadır. Yaralar öylesine içeriğimize, içimize işlemiştir ki tek bir göz korkutmanın, sade ve sadece bir uyarının bile nelere kadir olduğunu görebilmek için muktedirin yol arkadaşlarına! eylediklerine bakabilmek ile çözümlenecek bir yanıtta kendini bulmaktadır.

Yanıtlarımız silinmeye çalışırken bizatihi o erkçe gerçekleştirilenlerin ne menem şeylerden ibaret olduğu vurgusu yalın ve çırılçıplak önümüze dikilmektedir. Kral gerçekten çıplaktır. Her yanımızı darp etmek, bedenlere uzaktan kurduğu tahakkümü hayat akışının ayrışmazı haline dönüştürmek için aralıksız çalışmalarından görebilmek mümkündür. Velev ki sözcüklerinizle itiraz ettiniz, en başta anlaşılmaz bulunursunuz. Bir ihtimal ne diyor diye bakılan olursunuz bir sonrası anlaşılmaya başlandıkça, tehdit oluşturduğunuz vurgusu devreye sokulur.

Anlatılanlar dönüştürüldükçe, eğilip büküldükçe bu vurgu giderek hedefin kendisi olmayı kolaylaştırmaktadır. Hedef tahtasındaki suretlerimizden öte artık insanlığımızdır. Bugünün şartlarında erkin anlattıklarının, uyguladıklarının veyahut ta reva gördüklerinin hiçbir özrü yokken o elinin altında sakladığı sopaların tastamam özetidir tahakküm. Özetleyen bir mefhum olarak hayatı hangi koşullarda yaşadığımızı bildirendir.

Fahriye Yıldırım’ın kirli bir savaşın devamlılığı için yapılacak karakola karşı isyanını canıyla ödemesine karşı sorumlulardan tek birini bile ortaya çıkartmayan, soruşturmaları gizli olarak tanzim eden ne haberdar eden ne de yanıt veren bir sistematiğin kendisidir tahakküm. Bir kadının her şeyden önce bir ananın yüreğini daha fazla yakandır işte o tahakkümün yanıtsızlığı. Medeni Yıldırım, kanıtlar peşinde koşuluyor intibası uyandırılsa da sumen altı edilen dosyalardandır, her dem devletin bildiğini okuduğu.

Açık olarak söylenmese de yok olanlardandır, varlığı bu biyopolitika meselinde adı anılmayacak olanlardandır. Tıpkı ikinci senesine doğru ilerleyen Roboski Katliam’ının akıbetinde tıpkı Ceylan Önkol’un, Sera Yavuz’un, Mazlum Akay’ın Behzat Özer’in ismi cismi devlet için bir istatistikten ötesi olmayan, kitlesel tepkisizlik yüzünden sadece zaman aşımlarının beklentilendiği, elbet bir gün gündem olmaktan çıkar diye bildirilenlerin ortaklığındadır.

Hayatlarımız şeklinin, şemalının mütemadiyen dönüştürüldüğü, erk neyi tahayyül ederse ona göre düzenlendiği, biçimlendirildiği, sadece bir zamanlar o da kerhen, temcit pilavı gibi kaşıklatılan bir kardeşlik masalının çeşnisi olaraktan anılandır. Yaralar her yanımızı sarmışken, yaralar olur olmadık zamanlarda yeniden çoğalırken bir Kürd ilinde, bir Ankara’nın ortasında, bir İstanbul’un hep bilinen denetlenen, gözetlenen arka sokaklarında yine ve yeniden çoğaltılmaktadır. Dert midir bütün bunlar diye bir kalemde silinip atılacak şeyler değildir.

Ne yaşadığımızı ve neden bu sonuçlarla hemhal olduğumuz, nasıl bu yaralarla yaşatılmakta olduğumuz eksiği gediği olmaksızın sorgulanmasıdır. Biyopolitik tanımlandırmalar, biçimlendirmeler, Gezi Direnişi’nden bu yana gün be gün artan, hiddeti, yerle yeksan etmeyi, talanı ve tahrifatı anlamlandırma çabasında görünenleri fark etme meselesidir. Gezi Direnişi boyunca hayatları çalınanların varlıklarına neden kastedildiğini anlayabilmenin sacayaklarındandır.

Günler günleri kovalarken, zaman hızlıca koşar adım ilerlerken aslında esasın ne olduğunu bilmek hepimizin sorgulaması gerekendir. Dün sadece buralarda, dün sadece mahallemizde eylenenlerin, reva görülenlerin bugün uluorta menzili / sınırı olmaksızın her yerde yeniden yapılandırılması, bir kez daha tekrar edilmesi için çabalanılan bu denetim, gözetim ve baskılamanın bir başka evresidir bilelim.

Yargısızlığın, bertaraf etmelerin bunca arsızlığında yaşadığımız karanlığın kuvvetle muhtemel solukları kesmekten öte, artık yaşamı tastamam başka bir şeye dönüştürmek için ortaya çıktığı ve geliştirildiğini anlamak artık mümkündür. Bugünün dünyası yaşamı bir makine rutininde, dakikliğinde, hissiyatsız v sadece potansiyel seçim süreçlerinde efendilerine biat eden / ses çıkartmayan, sıradan ayrışmayan, her türlü yıldırmanın komşusuna, tanışına denk geldiğini bilse de sessizliğini korumaktan ayrışmayacak olmalar içindir. Bu menzilden bunca gün sonra görünen budur.

Basitleştirilmesine çabalandığımız yaşama çabasının, yaraları iyileştirme gayretinin önce yüzleşmelerden, önce hesabı verilmeyen şartlanmışlıklara karşı söz birliğini yeniden kotarmaktan geçtiği yinlenesidir. Şimdi! mefhumunu konuşurken yazarken söze karışmak halen mümkünken bir yerlerde kendi oyununu sürdürmeye devam eden muktedire karşı başka bir şansımız yok olmayacaktır.

Yaşayabilmek iş bu neoliberal düzenin çarklarına hayatımızı kaptırmadan, çalınmasına müsamaha etmeyeceğimizi artık yüksek sesle bildirerek, gösterilmeyenleri savunarak bir arada mümkündür Gizlisi saklısı olmayan özgürlükleri parçalanabilir, bir şekilde koz olarak elde tutulan, gerektiğinde tehdit olarak elinizden alırım diye ortalıklarda gezinen muktedirliğe karşı ‘sözün barikatından’ başka bir çıkışımız yok.

Günü karanlık ile zapt eden, tahakkümünü bir fiil türlü çeşit sansür ile saklamaya çalışan, göstermeme gayretinde olan bu menzilin içerisinde yaşama gayreti ancak böylesi bir çabalınımdır. Gerisi bildiğimiz, gerisi hep yaşamak olduğumuzdur. Sınırlar daraltılırken, çoğunluk, çokluk mefhumları siyasette sinsice sündürülürken kamusal alanı yeniden geri kazanabilmek sözü önemseyerek mümkün olacaktır. Meram bu sınırlardadır.

Toplumun tastamam dönüştürüldüğünde artık adım atacak söze karışacak yeniden yola çıkacak bir olanağa sahip olmayacağı birçok şeyi açıklayacaktır. Neredeyse tek bir doğrudan tek bir bakış ve söylemden hemen her durumda tektipleştirme dayatımından gayrisinin düşünülmediği, söze katılmadığı son derece aşikar olan bir sürecin hemen her gün yeniden kurulduğu, stratejilerini geliştirip öne sürdüğü, boyunduruğu altına almaya çalıştığı bir güncelliğin içerisinde ilerliyoruz. Bir aşağı bir yukarı.

Yolumuz enikonu daraltılırken sözün geçersizliğinin yolları temellendirilmeye çalışılırken güncelliği paylaşıyoruz. Dertler ortada koca bir yığıntıya dönüşürken, birikmeye devam ederken sorun yokmuş, sormadınız ki hiç yok olduğunu ikrar / beyan edelim söylemleriyle tam da erkin beklentilediği bir biçimde vasatlıkta nefes almaya çalışıyoruz. Tektipleştirmelerin belirli kalıplara kuralsız biatlerin zikredildiği bu yerde dönüşümün değil yıkımın tanıkları arasındaki yerimizi alıyoruz.

Çizilen imajın ve öne sürülen fikrin gerçekte hasıl olanla bağları kesildikçe, bağlantılar muğlaklaştırıldıkça her defasında gün, bir öncekinden de ağır bir sınav haline dönüşmektedir. Artık o bahsi ezberimizde tutuyoruz. Gördüğümüz devletlûnun gözünden tarafımıza biçimlenen değerin her ne olduğunun, nasıl düşmüş kaldığının teyididir ikrar ediyoruz. Normal, yıkıma böylesine açık terk edilirken her şeyin tek bir menzilde, hepimiz için hayırlısı budur denilerek tektipleştirilmesine bir tek vurgusunda şekillendirilmesi gayretinde kenara itilmeye devam ediyoruz, artık biliyoruz.

Yergilerin, yaftalamaların hep bir avazdan aynı sözcüklerin dizildiği cümlelerin ezber ettirildiği bu yerde yaşamın sadece, salt kural kaidelere uyumluluk ile değil erkin iki dudağı arasından dökülecek hemen her şeye kayıtsız şartsız itaat ile şekillendirildiğini öğreniyoruz yeniden. Ne kadar eskiyen, eskide, geçmişte kaldığı savunulan, otokratik hamle varsa hepsinin ambalajı değiştirilerek reçetelendirilmesi, yıkımı kalıcılaştırmakta biliyoruz.

Bugünün şartları bunu gerektiriyor onun içindir ki sakıncalı sanılan kelimelerimizi, adlarımızı, simalarımızı başlangıçlarımızı dillerine monte etmeye çalışıyorlar görüyoruz. Dün yasak edilenlerin bugün başka yasakları kotarmak adına el altında tutulduğunu, sufleyi beklediklerini figüran addedildiğimiz bu “demos” oyunu dâhilinde idrak ediyoruz. Korkularımızla, kederimizle bir başımıza, sorgularımızda hep işitilmeyenler olarak tasnif edilmeye alelacele devam ediliyor biliyoruz.

Mesnetsizliğin bir boyutu / katmanı olarak henüz adı bile anılmayan, anılmamış bir birlikteliğin bir zamanların linçini tertip edenler olduğu bahsinin zikredilmesine içerleniyoruz. Düzenek başka şeylere kafa yorulmasını, dikte etmeye hep devam ederken yaraları epey bir dikkatle kanatmaya devam etme gayreti içerlenmemizi kalıcılaştırıyor. Sözün tükettirildiğini biteviye aynı vurgulamaların / benzeş çıkarsamaların layık görüldüğü bir yerde bir Ahmet Kaya’nın isminden ‘siyasi’ rant elde edilmemişti. Bir o bahis eksikti.

Özlemi, Kürtçe şarkıyı yaparak anadilinde meramını söylemeyi istemesinin karşılığı / yanıtını çatal bıçaklar / linç uğultusu / onuncu yıl marşı ile alana devletin şefkatli kollarının yalandan açılmasının kepazeliğidir ol bahiste. Sonrası ise herkesçe malum hayatının gaspında / sorumluluğunda gezi eksikti, eksik kalmıştı ki devletlûmuz her zamankinden de atik bir biçimde meseleyi birleştirmeyi, gezinin ardından ortaya çıkacağı zikredilen bölüp / parçalamanın devam ettirilmesi için olmamış şeylerin bile vuku bulduğu, gerçek olduğu savı türetilmektedir.

Hala gözlerin içine baka baka yalanla gerçek kotarılmaya çalışılmaktadır. Başbakanın yapmaya çalıştığı çekincelerin / kırmızıçizgilerin / haddin hududun söz konusu devletin bekası ise her gün kanırtabileceğine itimat ve beklentidir. Arsızlık diz boyu hicap çok eskilerde kalan bir edimdir. Hicap söz konusu yalanlarda önemsiz bir detaydır devlet aklında. Şimdiden kopukluk, cumhuriyet tarihi boyunca önemsenmiş ve biteviye sümenaltı edilmiş tüm sorunlarda da olduğu gibi yok sayılmış insanlar üzerinden gıybet etmektir.

Hiçbir yaraya merhem olmadan bildiğinden şaşmamazlık, burnunun dikine gitmektir. Fahriye Yıldırım’ın tek kişilik avazının yanıtı olarak bir dolu bir dolu abukluk savunulur muydu? Kıyamlara dair hesap verilmezlik üzerinden yükseltilen her saptama var olmayı azaptan hemen hiç uzağa kondurmazken daima sapla samanın karıştırılmasının elma ile armudun bir bellenmesinin, yoktan var etmelerin, kuru iftiraların bunca açık yara varken, meseli ne yana koymalıyız?

İktidar makamının bir çukur olduğunun başkası olmadığının idrakine ulaşmak için kaç fecaat lazım gelendir Nasıl okumalıyız, görüp geçirilen delip te geçenin bu körlüğü sürekli devam ettirilmesinden gayrisine müsamaha gösterilmemesinin kıyısında yaşamak nedir? Görüp geçirilen kalıcı yıkım / tahrifatın sürekli kılınıp olağanlaştırılmasıdır. Sönümlendiği sanılan ayrıştırıp / had bildirme / hudut devşirmelerin sabık bir biçimde tıpkı bir kâbus gibi yeniden kotarılmasıdır.

Sözcükler yutulmaya devam edilmeye ve halimizin pejmürdeliğini daha da vahim kılmak adına genelleştirmelere devam edildiğinde bugünkü manzarayla karşı karşıya kalırız. Rehin kılınan akıl, durmaksızın hakarete korunaksızca teslim edilen fikir manzaramız kalıcı fonumuzdur hayat sürdüğümüz. Yadsınan, duyumsanmayıp kale bile alınmadığı sıklıkla zikredilen, devlet eliyle gerçekleştirilmiş kaybedişlerin, kıyamların, tehditlerin tecritlerin ve bir dolusunun sözde! kanıtlanabilir örneklerinin de pekliğidir.

Mehmet Ayvalıtaş’ın davasında ailesini yalnız bırakmamak için toplanan kitleye uygulanan şiddette bunu serimleyebilmek mümkündür. Devletin şefkatli kolunun, kapsayıcılığının kameralar tanıklar her halükarda bulunsun ya da bulunmasın devamlılığıdır. Tam da gözler önünde cereyan eden öylesine bir kapsayıştır ki biber gazı ile müdahaleden kaçınılmamaktadır. Öylesine bir şefkattir ki o katillerin hamisi gibi duruşmaya getirilen polislerin bellerinde silahları ile mahkeme salonuna girebilmektedirler. Nüfusun ekseriyetine pek ulaşmayan bakar körlüğün yaygınlaştırıldığı bir güncede görmek hâkimin dilinden düşürmediği oğlum kalıbındaki gibi sinir sınayışlarını da fark ettirecektir. Dümdüz soruyu yineleyelim adalet nerededir?

Açıkta konulan her yara, bir öncekinin üzerine eklenen vahametler ile çoğalandır. Bir öncesinden beter tahayyüllerin dile dökülmesiyle icat olunandır. Her yeni adette eskinin hıncının, kininin iyice derinleşmesidir.”-Önümüzdeki görev görünüm alanı içerisinde insan olanın çığlığına cevap verebilecek kamusal görme ve duyma usullerini tesis etmektir” diye yazmıştır Judith Butler. Kırılgan Hayat başlıklı makalesinde satır satır detaylarla beraber. Bugünün dünyasında fikre önemin, duyurulmasından önce görülmesi elzemliliğine bir işarettir.

Her oradaydınız ulan diye bahsin Gezi Direnişinde ortaya çıkan kitlelere mal edildiği fenalıkların asıl kimin elinden çıktığı bu kadar açık olarak ortaya dökülürken örtbas etmenin bir yolu olarak kabul gören bir devlet tahayyülüne karşı sözcükleri denk getirmektedir Butler’ın fikir olarak paylaştığı. Birbirlerine lehimlenen kelimeler kolay kolay birbirinden ayrılmaz. Roboski’nin suretinden görünen Lice’nin kırsalı sınırlarında, Şemzinan’da da Kadıköy, Taksim, Kızılay’da da ceberutluğu gizlemeye ihtiyaç duymayan devletin pratiklerinde / hayatlarımıza müdahalelerinde kendini uluorta sergileyenin vahametini anlayabilirsek yol alacağımız kesindir.

Hemen her şeyin muktedirin doğrusu / bakışı neyse ona göre şekillendirildiği bir yerde yaşamak meseledir. Meselin özetiyse görünmez bilinmez denilen şeylere karşı söz birliğidir. Yarının seremoniler, şatafatlı gösteriler, düğün dernekler, bol yaldızlı vaatler, açılımlar, paketlerin gözetiminde her anın denetim altına alındığı, suç teşkil ettiğinin düşündürülmesine çalışılan bu yerde söz tek sığınılacak limandır.

Bu ve daha fazlasını eylemekten kendini hiç geri koymayan aklın götürdüğü yer uçurumdur. Dipsizliği, karanlığı kıyısına varıldığında anlaşılan bir yok ediş meskenidir. Büyük ve Yeni ülke tanımının asıl hallerini / gerçeğini ortaya seren vesikaları barındırandır. Zulüm ile abad olunmaz beylik cümlesinin önü ardı içeriği durmadan devam eden hamlelerin tam da dibinde yeniden yazılmaktadır. Her yeni yazımda bir kez daha kapanmaya yaralara dokunduğumuz bir deneyimle karşı karşıyayız.

Tekdüze bir rutinin dâhilinde ne önümüzü ne şimdiyi ne de yarınlarımızın ne hallere koyulacağını kestirebiliyoruz. Bir bilinmezlik sarmalıyla çevrelenmişken, hiç bilmemeniz en hayırlısı bahisleri aralıksız yinelenirken siyasanın görmekten bir özenle kaçındıklarını fark etmemek yıkımı / bu kötürüm hali derinleştiriyor. Kalıcılaştırılan hayal kırıklığı değil taşımakla yükümlü olduğumuz can kırıklarının çoğaltılmasıdır.

Hegemonya tahakküm muktedir elinden çıkan adına her ne derseniz o fenalık / bedlikler silsilesi bütün bu menzili kapkaranlık bir tahayyüle rehin bırakmaktadır. Hepimizi yutmaktadır. Dimağın alabileceğinden, kapasitesinden fazlası yaşamı heder, kötürüm kılmaktadır. Duyumsar mısınız, anlar mısınız? Kaçarımızın olmadığı bu cehennemi replikanın bir yerinde yolu / hayatı bulmak ve geri kazanmak için çabalanacak mıyız dert budur. Henüz yaşadığımızı varsayarken mesel az biraz da budur…

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler