Tecridi Çizen Mimar Aynı Zamanda Ruhunu da Vermiş



 

Hapishaneyle genç yaşımda tanıştım…
Bir öğrenci gösterisinden tutuklanmıştım. Yaşım henüz 18 değil. Hapishane idaresinin girişinde işlemler yapılıyorken ben nasıl bir yere geldiğimi anlamaya çalışıyordum. Resim çekimi, sorular, imzalar, kâğıtlar vs derken başgardiyanın son cümlesiyle irkildim, “saçlarını kesin sübyana verin.”
Ne saçı ne sübyanı ben siyasiyim hocam, dedim. Gardiyanlar gülmeye başladılar. Meğer bizim arkadaşlar benim geldiğimi öğrenmiş ve hapishane deyimiyle, “kapı altına” inip gardiyanları örgütlemişler.
Allahtan yapılan tezgâha gelmemiştim, değilse günlerce kafa bulunacak mevzuya özne olacaktım.
“Biz seni sübyandan çıkardık.”

Hapishane kültürü yüzlerce yıllık deneyimin toplamıdır.
Ve esas olarak 1970 yıllara kadar adli mahkûm bir başka deyimle kader mahkûmlarının biriktirdiği, ürettiği, belirlediği bir yaşamdır.
Onların hikâyelerini yazmak yine onlara değil politik tutsaklara kalmıştır.

Sonraki yıllarda toplumsal mücadelenin gelişmesiyle birlikte “içeriye düşen” politik insanların çoğalmasıyla hapishane hayatları yeni bir şekle bürünmeye başlamıştır. Önceleri tek tek politik tutsaklar hapishanenin adli mahkûmlarından tecrit, ayrı bir yerde tutulurken sayı artmaya başladığında bir dönem iç içe, aynı ortamda, ayrı bir koğuşta ardından da birbirinden tamamen tecrit veya olanak varsa ayrı ayrı hapishanelerde tutulmuşlardır.

Sübyana düşmeden! Politik tutsakların da kaldığı büyük koğuşa, yani arkadaşların yanına gelmiştim. Arkadaşlar bana hızla nasıl davranmamız gerektiğini anlatmaya başladılar.
Bulunduğumuz hapishanenin tüm koğuşlarının çıktığı büyük bir havalandırması vardı. Sabah sayım sonrası açılan koğuş kapıları akşama kadar kapanmazdı.
O büyük havalandırmayı benzeteyim; payanır yeri gibiydi.
Bir yanda çamaşır yıkayanlar, bir yanda çay sohbeti yapanlar, diğer köşede ayakkabı tamir edenler, koğuş pencerelerine eski eşyalarını asıp işporta yapanlar ve esas olarak VOLTA atanlar.

Volta…
Bu konu çok önemlidir.
Bilen varsa itiraz edebilir ancak dünyanın hiçbir hapishanesinde bizdeki gibi volta atıldığını ben duymadım. İzlediğim filmlerde görmedim, kimseden dinlemedim.

İkili, üçlü, beşli veya daha fazla sayıdaki voltanın bir raconu vardır. Ve en önemli kural ne yaparsan yap volta kesme(!)’dir.
Arkadaşlar hapishanenin ilk dersine volta kurallarından başladılar. Ağır mahpusların kaldığı bir ortamda ağır hapishane kültürünün egemen olduğu bir zamanda voltayı doğru atmak önemliydi.
O payanır ortamında, o curcunada kimse kimsenin voltasını kesmediğini şaşırarak izledim. Öğrendim.

İlerleyen günlerdi.
Koğuşun “atarlı” abilerinden biri mahkemeye gitti. Lakâbı, Afyon Dayı. Aslında tahliye bekliyordu. Bi’ dünya eziyete rağmen suçu kabul etmemiş saygın biriydi. O gün herkes Afyon Dayı’nın mahkemesine kilitlenmişti.

Akşam erken indi hapishaneye, mahkemeciler nihayet geri geldi.
Kapı açıldı. Afyon Dayı, ceketi omzunda elinde oltu tespih ağır, gergin ama mağrur kapıdan içeri girdi.
Koğuşun ağır abileri tek tek seslendi: Geçmiş olsun Dayı…
O da herkese “eyvallah” dercesine elini kalbine götürdü ve ben bir kavramı daha öğrendim. “Muhabbete bağladılar bizi.”

Biz dört beş politik tutsak kalabalık koğuşun en sonundaki köşede altlı-üstlü ranzada kalıyorduk. Adli mahkûmlarla saygın ve sıcak bir ilişkimiz vardı. Onların sorunlarına gerektiği yerde ortak oluyor, bazen görmezden geliyor, bazen de kesin tavır alıyorduk.
Bizim abilerden biri de seslendi, “Geçmiş olsun Afyon Dayı.”
Seslendi de ben anlamadım o anda. Muhabbete bağlandık, ne demek…

Adli hapishane kültürünün kendine has bir üslubu vardır. Sanırım Osmanlıdan gelen bitirim, külhanbeyi üslubunun artılarla devam eden uzun geçmişe ait bir dil bu.
Bazı kelimeler yazılı veya resmi halinden bambaşka kullanılır.
Muhabbet dediklerinin aslında müebbet hapis olduğunu kısa şaşkınlıktan sonra anladım. Siz bakmayın, bizim yazı dilinde veya konuşmalarımızda “adli mahkûm” dediğimize…
Onların dilinde bunun karşılığı “adi mahkûm”dur. Gerçi çoğunlukla bu kavramı kullanmazlar ama kullandıklarında da adi olarak geçer.
Yıllar sonra kaldığım bir hapishanedeki gardiyanlar adlilere, “normaller”, bizi de “siyasiler” diyerek ayırırlardı.
Daha komiği de var. Bir müşadiye hücresindeyim. Adli mahkûm bir genç yanıma geldi sohbet ediyoruz. Zamanında o da siyasiymiş, şimdileri “gayrimeşru kovalıyormuş,” ama bize saygısı varmış falan falan anlatıyor.
Bir ara garipleşti, terlemeye başladı..

Sonra can havliyle benden müsaade istedi “kusura bakma abi biz federal mahkûmların bazı zaafları oluyor” dedi. Meğer uyuşturucu krizi başlamış. Bana poitik geçmişinin olduğunu hissettirmek için feodal kavramını yanlış hatırlayıp federal olarak ifade etmişti. Sonraki günlerde o arkadaşın adı Federal Seyfi kaldı.

Saz çalan, yatağa uzanıp bütün gün düşünen, acılı türküler söyleyen… Her gün kavga eden, kimsenin gülmediği yer. Genellikle bizim filmlerde ve son zamanlarda dizilerde hep aynı tema dahilinde işlenir hapishaneler. Bu durumun gerçekle ilgisi çok azdır.
Evet zaman zaman bu tür durumlar olur da, bütün hapishane yaşamı bundan ibaret değildir.

Hapishanede esas olan sessizliktir.
Kimse filmlerdeki gibi bütün gün saz falan çal-a-maz!
Kimse bütün hapisliğini tavana bakarak bitirmez.
Çoğunlukla insanlar hapse ilk düşmenin şokunu kısa zamanda atar, sonra normale döner, gerçek hayatta nasılsa hapihanede de öyle olur. Yani yeri geldiğinde ağız dolusu güler.
Bu sözkonusu hapishane tasviri o kadar klişeleşmiştir ki, hapishane hayatını hiç bilmeyen insanlar ziyarete geldiklerinde filmlerdeki insanı göreceğini sanır.
Oysa durum tersi olur… Bu koşullanmayla ziyarete gelen mahkûm yakınları üzgün ve acı çeken hatta ağlayan birilerini göremeyince kafası karışır.
Bu durum politik tutsak yakınlarında dahi vardır. İlk görüşe gelirken tablonun yukarıdaki gibi olacağını düşünürler ve o ilk görüş sonrası yılların ezgin, bitkin, yıkılmış mahpus beklentisi yerini “onlar bizden daha iyi vallahi” gerçeğine bırakır.

Küçük bir omerta.

Hapishaneye ilk girişte üst araması vardır.

Bu arama şekli özellikle son yirmi yılda adım adım kurumlaşmış, F tipi hapishanede acımasız, iğrenç, aşağılayıcı kural olmuştur. Bunun adını sorsanız “güvenlik araması” derler.

Aslında Amerikan filmlerini çok izleyen devleti yönetenlerin batıdan aldıkları bir uygulamadır.
Bir batılı için başkasının yanında kural olarak soyunmak belki çok dert değildir. Bizim gibi doğu toplumlarında doktorun karşısında bile soyunurken utanan insanlar için bu şekilde ve zorla ve onlarca görevlinin önünde soyunmak hiçbir fiziki müdahale olmasa dahi müthiş rahatsız edicidir.
Düşünün günlerce poliste, yani şubede kalmışsınız… Oradan mahkeme ve diyelim tutuklandınız… Hapishane kapısındaki rutin işlemlerden sonra (fotoğraf çekimi, kimlik tespiti, parmak izi vb) sizi bir odaya alırlar.
Başınızda 5-6 (bazen daha çok) gardiyan, “Bütün eşyalarını çıkar!”
“Neden?”
“Güvenlik araması yapacağız!”

Üstünüzde ne olabilir ki… Ateşli silah, kesici delici alet, ne bileyim cep telefonu… (Günlerdir şubedesiniz yani polis gözetiminde ve onlarca kez zaten aranmışsınız.) Onlar da bilir bir şey olmadığını ancak adı üstünde ya güvenlik nedeniyle.
Politik tutsaklar bunun anlamını bilir. Aşağılama, onur kırma, boyun eğdirmedir… Hapishaneye atılan ilk adımla direnme gücünü test etme vb.
Politik tutsaklar buna direnir. Kafa göz yarılır, ama onların istediğini yapmadığınız için daha baştan küçük bir zaferle hapishaneye adım atarsınız.
Adli mahkumlar ise genellikle çaresiz kabullenir. Utana sıkıla soyunur, ulan bu da bize yapılır mı dercesine içinden isyan eder, ancak çoğunlukla zorla boyun eğer.
Ve inanın hapishanede her şey konuşulur hikâyenin bu kısmına kimse girmez.

“Soyarak arama” adliler için bir tür omerta’dır.

Hâsılı…
Adli hapishanenin bin yüzünden küçük bir anekdot yazmış olduk.
Ancak…
Artık yukarda yazılı olan hapishaneler 2000’li yıllardan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla son bulmuştur.
Racon sona ermiştir!

Artık F tipi denilen insan öğüten laboratuarda adli kültürün esamisi okunmaz.

Hemen kapıdan girişten başlayalım. İşlemler yapılır ve hemen oracıkta dersine çalışmış bir gardiyan ilk hapishane brifingini verir.
Burası F tipi… Burada hapishanecilik yok. Burada kurallara uyacaksın. En ufak sorun çıkartırsan ceza alırsın. Görüşe çıkamazsın. Mektup göndermezsin.
Sayımda ayakta ve hazır bekleyeceksin. Burada kimseden sana fayda gelmez. Sağa sola bağırma. Etrafındaki koğuş(!)larla konuşma. Terör mahkumları haberleşmek için birbirlerine gönderdikleri notlar senin havalandırmana düşerse akşam sayımda bize vereceksin.Vs vs.

Bu konuşma biter ve yola çıkılır.
Hapishanenin yüzü soğuktur. F tipi ise kutupları anımsatır. Üstelik akşam geç saatte girdiyseniz içeriye yaz sıcağında bile bir ürperme gelir. Labirent gibi koridorda yürüyen adli mahkûmun kulağında girişteki “uyarılar” vardır. Eski hapishane olsa yanındaki gardiyana bir kaç soru sorabilir iyi kötü bir yanıt alabilirdi.
Burası F tipi konuşmak yasak!
Soru sormak da…
Hapishanede her sesin bir anlamı vardır. Ve özellikle F tipinde kulaklar kiriştedir. Gardiyanların refakatinde kalacağı hücreye giden mahkûm burada insan yaşıyor mu, yoksa bir tek ben mi varım duygusuna girer. Oysa hücresine girdiğinde o blokta kalan herkes yeni birinin geldiğini o anda anlar. Ancak yeni gelen bundan habersizdir.

Hücreye giren (diyelim ki tek kişilik olsun) mahkûm açsa… Susuzsa, sigarasızsa… Yapacağı hiçbir şey yoktur. Üstelik tembihlidir. Bağırıp çağırmak yok.

Sabah sayımında birkaç şey ister, gardiyan tersler, “dilekçe yaz.”

Küçük havalandırmaya çıkar… Birkaç adım atar, yok voltanın tadı yok.
Sohbet edecek insan yok. Sağa sola seslenmek yok. Acaba türkü söylesem mi? Tek başına türkünün tadı olur mu…

Hemen yan hücremize gelmişti. Öğlene kadar seslendim yanıt vermedi. En son kısa bir not yazıp havalandırmasına attım. “Kardeş bir ihtiyacın varsa seslen.” Neden sonra küçük harflerle seslendi.
“Abi burası nasıl bir yer, nereye geldim ben. Bir sigara, bir çay olsa yeter.”

Şimdileri zaman zaman sohbet için haftada birkaç saat bir araya geliniyormuş. Spor vs içinde birkaç saat. O kadar…
Tecriti çizen mimar aynı zamanda ruhunu da vermiş buralara.

Ve artık muhabbet cezası yok müebbete bağlandı herkes.

Ruhi Uzunhasanoğlu

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Melek Öztürk / Son Havari (Öykü)

Ah Nisan, bana bir dönsen, ne olur dönsen. Ne yaptım ben sana? Korkmuyorum, insanlar gözlerime baktığında deli olduğumu anlasınlar istiyorum. Dünyanın en masum insanı, ah Nisan, o bana bir şey yapmadı ki. Vicdan azabı çekiyorum. Ah Nisan! Bana bir dönsen, ne olur… Ne yaptım ben sana, o kadar mı kötüyüm? Boktan bir hayat. Ne yapacak...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler