Tecridi çizen mimar ruhunu da vermiş / Ruhi Uzunhasanoğlu yazdı…


  • Edebiyat
  • 08 Eyl 2013
  • admin
  • Okunma
  • Yorum Yok

tecrit

Hapishaneyle genç yaşımda tanıştım..

Bir öğrenci gösterisinden tutuklanmıştım. Yaşım henüz 18 değil. Hapishane
idaresinin girişinde işlemler yapılıyorken ben nasıl bir yere geldiğimi
anlamaya çalışıyordum.

Resim çekimi, sorular, imzalar, kâğıtlardan vs vs derken başgardiyanın son
cümlesiyle irkildim “saçlarını kesin sübyana verin”

Ne saçı ne sübyanı ben siyasiyim hocam, dedim. Gardiyanlar gülmeye başladılar.

Meğer bizim arkadaşlar benim geldiğimi öğrenmiş ve hapishane deyimiyle
“kapı altına ” inip gardiyanları örgütlemişler.

Allahtan yapılan tezgâha gelmemiştim değilse günlerce kafa bulunacak mevzu ya
özne olacaktım.

“biz seni sübyandan çıkardık ”

Hapishane kültürü yüzlerce yıllık deneyimin toplamıdır.

Ve esas olarak 1970 yıllara kadar adli mahkûm bir başka deyimle kader
mahkumlarının biriktirdiği, ürettiği, belirlediği bir yaşamdır.

Onların hikâyelerini yazmak yine onlara değil politik tutsaklara kalmıştır.

..

Sonraki yıllarda toplumsal mücadelenin gelişmesiyle birlikte “içeriye
düşen ” politik insanların çoğalmasıyla hapishane hayatları yeni bir şekle
bürünmeye başlamıştır.

Önceleri tek tek politik tutsaklar hapishanenin adli mahkûmlarından tecrit ayrı
bir yerde tutulurken sayı artmaya başladığında bir dönem iç içe ardından aynı
ortamda ayrı bir koğuşta ardından da birbirinden tamamen tecrit veya olanak
varsa ayrı ayrı hapishanelerde tutulmuşlardır.

Sübyana düşmeden! Politik tutsaklarında kaldığı büyük koğuşa yani arkadaşların
yanına gelmiştim.

Arkadaşlar bana hızla nasıl davranmamız gerektiğini anlatmaya başladılar.

Bulunduğumuz hapishanenin tüm koğuşlarının çıktığı büyük bir havalandırması vardı.
Sabah sayım sonrası açılan koğuş kapıları akşama kadar kapanmazdı.

O büyük havalandırmayı benzeteyim; panayır yeri gibiydi.

Bir yanda çamaşır yıkayanlar..bir yanda çay sohbeti yapanlar,diğer köşede
ayakkabı tamir edenler koğuş pencerelerine eski eşyalarını asıp işporta
yapanlar ve esas olarak VOLTA atanlar.

Volta…

Bu konu çok önemlidir.

Bilen varsa itiraz edebilir ancak dünyanın hiç bir hapishanesinde bizdeki gibi
volta atıldığını ben duymadım..izlediğim filmlerde görmedim..kimseden
dinlemedim.

İkili..üçlü..beşli veya daha fazla sayıdaki voltanın bir raconu vardır.

Ve en önemli kural ne yaparsan yap volta kesme! dir.

Arkadaşlar hapishanenin ilk dersine volta kurallarından başladılar. Ağır
mahpusların kaldığı bir ortamda ağır hapishane kültürünün egemen olduğu bir
zamanda voltayı doğru atmak önemliydi.

O panayır ortamında, o curcunada kimse kimsenin voltasını kesmediğini şaşırarak
izledim, öğrendim.

İlerleyen günlerdi.

Koğuşun “atarlı” ağabeylerinden biri mahkemeye gitti. Lakabı; Afyon
dayı

Aslında tahliye bekliyordu. Bi dünya eziyete rağmen suçu kabul etmemiş saygın
biriydi.

O gün herkes Afyon dayının mahkemesine kilitlenmişti.

Akşam erken indi hapishaneye mahkemeciler nihayet geri geldi.

Kapı açıldı..Afyon dayı , ceketi omzunda elinde Oltu tespih ağır , gergin ama
mağrur kapıdan içeri girdi.

Koğuşun ağır ağabeyleri tek tek seslendi ; Geçmiş olsun dayı..

O da herkese “eyvallah” dercesine elini kalbine götürdü ve ben bir
kavramı daha öğrendim ” Muhabbete bağladılar bizi ”

Biz dört beş politik tutsak kalabalık koğuşun en sonundaki köşede
altlı-üstlü ranzada kalıyorduk..Adli mahkumlarla saygın ve sıcak bir ilişkimiz
vardı.Onların sorunlarına gerektiği yerde ortak oluyor bazen görmezden geliyor
bazen kesin tavır alıyorduk.

Bizim ağabeylerden biri de seslendi “geçmiş olsun afyon dayı”

Seslendi de ben anlamadım o anda..Muhabbete bağlandık ne demek..

Adli hapishane kültürünün kendine has bir üslubu vardır. Sanırım Osmanlıdan
gelen bitirim külhanbeyi üslubunun artılarla devam eden uzun geçmişe ait bir
dil bu.

Bazı kelimeler yazılı veya resmi halinden bambaşka kullanılır.

Muhabbet dediklerinin aslında müebbet hapis olduğunu kısa şaşkınlıktan
sonra anladım.

Siz bakmayın bizim yazı dilinde veya konuşmalarımızda ” adli
mahkum” dediğimize..

Onların dilinde bunun karşılığı ” adi mahkum” dur.Gerçi
çoğunlukla bu kavramı kullanmazlar ama kullandıklarında da adi olarak geçer.

Yıllar sonra kaldığım bir hapishanedeki gardiyanlar adlilere
“normaller” bizi de “siyasiler” diyerek ayırırlardı

Daha komiği de var.

Bir müşadiye hücresindeyim.Adli mahkum bir genç yanıma geldi sohbet
ediyoruz..Zamanında o da siyasiymiş şimdileri “gayri meşru
kovalıyormuş” ama bize saygısı varmış falan falan anlatıyor..

Bir ara garipleşti..terlemeye başladı..

Sonra can havliyle benden müsaade istedi ” kusura bakma ağabey biz
federal mahkumların bazı zaafları oluyor” dedi.

Meğer uyuşturucu krizi başlamış.

Bana poitik geçmişinin olduğunu hissettirmek için feodal kavramını yanlış
hatırlayıp federal olarak ifade etmişti.

Sonraki günlerde o arkadaşın adı Federal Seyfi kaldı.

Saz çalan..yatağa uzanıp bütün gün düşünen..acılı türküler söyleyen..her
gün kavga eden..kimsenin gülmediği yer.

Genellikle bizim filmlerde ve son zamanlarda dizilerde hep aynı tema dâhilinde
işlenir hapishaneler.

Bu durumun gerçekle ilgisi çok azdır.

Evet, zaman zaman bu tür durumlar olur da, bütün hapishane yaşamı bundan
ibaret değildir.

Hapishanede esas olan sessizliktir.

Kimse filmlerdeki gibi bütün gün saz falan çal-a-maz !

Kimse bütün hapisliğini tavana bakarak bitirmez.

Çoğunlukla insanlar hapse ilk düşmenin şokunu kısa zamanda atar sonra
normale döner, gerçek hayatta nasılsa hapishanede de öyle olur. Yani yeri geldiğinde
ağız dolusu güler.

Bu söz konusu hapishane tasviri o kadar klişeleşmiştir ki, hapishane hayatını
hiç bilmeyen insanlar ziyarete geldiklerinde filmlerdeki insanı göreceğini
sanır.

Oysa durum tersi olur..Bu koşullanmayla ziyarete gelen mahkum yakınları
üzgün ve acı çeken hatta ağlayan birilerini göremeyince kafası karışır.

Bu durum politik tutsak yakınlarında dahi vardır.İlk görüşe gelirken
tablonun yukarıdaki gibi olacağını düşünürler ve o ilk görüş sonrası yılların
ezgin,bitkin.yıkılmış mahpus beklentisi yerini ” onlar bizden daha iyi
vallahi” gerçeğine bırakır.

Küçük bir omerta.

Hapishaneye ilk girişte üst araması vardır.

Bu arama şekli özellikle son yirmi yılda adım adım kurumlaşmış F tipi
hapishanede acımasız, iğrenç, aşağılayıcı kural olmuştur.

Bunun adını sorsanız ” güvenlik araması ” derler.

Aslında Amerikan filmlerini çok izleyen devleti yönetenlerin batıdan
aldıkları bir uygulamadır.

Bir batılı için başkasının yanında kural olarak soyunmak belki çok dert
değildir.

Bizim gibi doğu toplumlarında doktorun karşısında bile soyunurken utanan
insanlar için bu şekilde ve zorla ve onlarca görevlinin önünde soyunmak hiç bir
fiziki müdahale olmasa dahi müthiş rahatsız edicidir.

Düşünün günlerce poliste , yani şubede kalmışsınız..oradan mahkeme ve
diyelim tutuklandınız..

Hapishane kapısındaki rutin işlemlerden sonra (fotoğraf çekimi, kimlik tespiti,
parmak izi vb) sizi bir odaya alırlar.

Başınızda 5-6 (bazen daha çok) gardiyan.

“Bütün eşyalarını çıkar ”

Neden?

Güvenlik araması yapacağız!

Üstünüzde ne olabilir ki..Ateşli silah,kesici delici alet,ne bileyim cep
telefonu..(Günlerdir şubedesiniz yani polis gözetiminde ve onlarca kez zaten
aranmışsınız)

Onlarda bilir bir şey olmadığını ancak adı üstünde ya; güvenlik nedeniyle.

Politik tutsaklar bunun anlamını bilir. Aşağılama..onur kırma..boyun
eğdirmedir..Hapishaneye atılan ilk adımla direnme gücünü test etme vb.

Politik tutsaklar buna direnir.Kafa göz yarılır..ama onların istediğini
yapmadığınız için daha baştan küçük bir zaferle hapishaneye adım atarsınız.

Adli mahkumlar ise genellikle çaresiz kabullenir..utana sıkıla soyunur ,
ulan bu da bize yapılır mı dercesine içinden isyan eder , ancak çoğunlukla
zorla boyun eğer.

Ve inanın hapishanede her şey konuşulur hikâyenin bu kısmına kimse girmez.

“Soyarak arama ” adliler için bir tür omerta dır.

Hasılı..

Adli hapishanenin bin yüzünden küçük bir anekdot yazmış olduk.

Ancak…

Artık yukarda yazılı olan hapishaneler 2000 li yılardan itibaren kelimenin
gerçek anlamıyla son bulmuştur.

Racon sona ermiştir!

Artık F tipi denilen insan öğüten laboratuarda adli kültürün esamesi
okunmaz.

Hemen kapıdan girişten başlayalım.

İşlemler yapılır.

Ve

Hemen oracıkta dersine çalışmış bir gardiyan ilk hapishane brifingini
verir.

Burası F tipi..Burada hapishanecilik yok.Burada kurallara uyacaksın.En ufak
sorun çıkartırsan ceza alırsın.Görüşe çıkamazsın.Mektup göndermezsin.

Sayımda ayakta ve hazır bekleyeceksin. Burada kimseden sana fayda gelmez.
Sağa sola bağırma. Etrafındaki koğuş(!)larla konuşma. Terör mahkûmları haberleşmek için birbirlerine
gönderdikleri notlar senin havalandırmana düşerse akşam sayımda bize vereceksin.
Vs vs.

Bu konuşma biter ve yola çıkılır.

Hapishanenin yüzü soğuktur. F tipi ise kutupları anımsatır.

Üstelik akşam geç saatte girdiyseniz içeriye yaz sıcağında bile bir ürperme
gelir.

Labirent gibi koridorda yürüyen adli mahkûmun kulağında girişteki
“uyarılar” vardır. Eski hapishane olsa yanındaki gardiyana bir kaç
soru sorabilir iyi kötü bir yanıt alabilirdi.

Burası F tipi konuşmak yasak!

Soru sormakta.

Hapishanede her sesin bir anlamı vardır. Ve özellikle F tipinde kulaklar kiriştedir.
Gardiyanların refakatinde kalacağı hücreye giden mahkûm burada insan yaşıyor mu
yoksa bir tek ben mi varım duygusuna girer.

Oysa hücresine girdiğinde o blokta kalan herkes yeni birinin geldiğini o
anda anlar. Ancak yeni gelen bundan habersizdir.

Hücreye giren (diyelim ki tek kişilik olsun) mahkum
açsa..susuzsa.sigarasızsa..yapacağı hiçbir şey yoktur.

Üstelik tembihlidir. Bağırıp çağırmak yok.

Sabah sayımında bir kaç bir şey ister gardiyan tersler “dilekçe
yaz”

Küçük havalandırmaya çıkar..bir kaç adım atar..yok voltanın tadı yok.

Sohbet edecek insan yok. Sağa sola seslenmek yok.

Acaba türkü söylesem mi. Tek başına türkünün tadı olur mu?

Hemen yan hücremize gelmişti.

Öğlene kadar seslendim yanıt vermedi.

En son kısa bir not yazıp havalandırmasına attım.

“kardeş bir ihtiyacın varsa seslen”

Neden sonra küçük harflerle seslendi.

“Ağabey burası nasıl bir yer nereye geldim ben? Bir sigara bir çay
olsa yeter”

Şimdileri zaman zaman sohbet için haftada bir kaç saat bir araya
geliniyormuş,spor vs içinde bir kaç saat,.O kadar ..

Tecridi çizen mimar aynı zamanda ruhunu da vermiş buralara.

Ve artık muhabbet cezası yok, müebbede bağlandı herkes.

RUHİ UZUNHASANOĞLU

 

 

 

Benzer Yazılar

En güzel Beşiktaşın çocukları sever / Bulut Küçükartal

Bugün hayatta olan milyonlarca insan potakalda witamin bile değilken , biz katranla 32 evlerin duvarına BJK yazmıştık.O öyle bir yazıydı ki , 2 askeri darbe , 1 Turgut Özal vs silemedi.Baktılar olmuyor lojmanları BJK yazan duvarla birlikte komple yıktılar. Siz bilmezsiniz ! İtalya fatihi kaleci Sabriyi.… Ahmet II , Nico,Zekeriya,Sanlı kaptanı. Vedat,Yusuf,Kör Tuğrul’u. Ben neden...

Akın Kaya … BİR EYLÜL TRAJEDİSİ

Arnavut kaldırımlı, dar sokaklı İstanbul’un en eski semtinin birinde giriş katında ne ararsan bulabileceğin derme çatma, birazda pasaklı, estetikten uzak ağır nem ve plastik kokulu dükkâna girdik. Leğen ve içinde ne olduğunu hep merak ettiğim ve sonradan kuşyemi olduğunu öğrendiğim çuvalların arkasından yetmiş yaşlarında ki Hacı Arif bizi görünce, olduğu yerden doğrulup göz ucu ile...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler