Yaşamak / Misak Tunçboyacı



Yaşamak…

Yaşam bu ülkede sonu her daim muallâkta konulan, sorulan soruların cevaplarının eksik konulduğu hallerde olduğu gibi muğlâklıkla örülen bir edimdir. Muğlâklık öylesine derinlerimize nüfuz ettirilmiş ki yaralarımızın her nereden, nasıl bir şekilde bu kadar çoğaldığını anlamlandırabilmek epey uzak bir ihtimale eviriliyor. Sözü, sesi ve soluğu birlikte bir uzamda birleştiren, lehimleyen ve yaşama dönüştüren tüm etmenlerin birer ikişer; ama az ama haddinden de fazla ve basbayağı linç edilmesine tanıklık edilen bir güncelliktir bu bahsettiğimiz.

Yaşamak rutinlere bağlı ve bağımlı olarak ezberletilmiş olan masallara kanmaya devamlılık göstererek, bir sınır olarak belirginleştirilmiş hudutlara riayet edip onlara uygun davranarak şekillendirilmiş / sınırlandırılmış bir heyulaya dönüştürülüyor. Birbirimizde gördüklerimizin ne nedenleri sorgulanıyor ne de kimin elinden bunca bedbinliğin geldiğinin telaşesine düşülmesine izin veriliyor. Her şey alışılageldik, artık tanıdık kaotizmin dâhilinde birbirinden ayrıştırıldıkça, meselleri sorgulamaları rafa kaldırarak ancak nefes alabileceğimiz bir mefhuma indirgeniyor.

Sorgusuzluk daimi kılınırken muktedirin seçici olduğu direktiflerle ve yönlendirmelerle yaşamdan başka her şeye benzeyen bir kâbus bina ediliyor. Tecrübe ettirilen yaşamın şartlar her ne olursa olsun sınırlandırılabileceğinin bildirilmesidir. Erkânın elinde hamurunun hemen her gün yeniden karılıp, yeniden bozulup, yeniden ama asla son kez değil yine heba ettirilmesidir. Dönüştürülen şekli ve şemalı çoktan bozulmuş içeriği çoktan darmaduman olmuş bir paylaşımdır.

Her şeyin alelade ve rastlantısal bir birliktelikte kendiliğinden değil basbayağı matematik hesabıyla ince elenip sık dokunarak bütünleştirildiği bir resmi tahayyül haline evrilir. Yaşam aşina olunanın sınırlarını aşabilmek için merak barındırsa da bu meselde değineceğimiz gibi özellikle düşünme sorgulama ve talep etmenin bir türlü gerçekçi kılınmadığı bir hale dönüştürülür. Hayatta nasıl bir yerimizin ya da nasıl bir bakışımımızın bulunduğunun tespiti, çıkarsaması pek mühim değildir.

Erk-muktedir-iktidar hep bizim yerimize en doğrularını bilmekte bildirmekte ve haddizatında kendi kurgusuna uygun bir biçimde bunun figüranlığına hepimizi hem oyuncu hem de denek eylemektedir. Yaşam nerededir? Bildik tevatürlerin aynı cümlelerin zamanında yaşamıyoruz. Yaşamaktan kastettiğimiz çoğu zaman bir şeylere seyirci kalıp onayan ve oylayan ve sürekli biat eden bir rutin olmadığının anlamlarında dolaşıyoruz.

Bedbinliğin defalarca kapımızı çalmasına, hepimizin hayatlarını gasp etmesine karşın hemen hiçbir şeyin bahsinin açılmadığını ortaya açık ve seçik olarak seren bir mefhumdan bahsediyoruz. Yaralarımız var olduğu ilk andan bu yana daima, sürekli kendisini güncelleyen bir edim olarak bu dönüştürülmüş çoktan kalemi kırılmış olan hayatlarımızı yaşanabilir kılmaktan artık uzak tutmaktadır. Her şey yabanıl kalmaktadır. Peyderpey sadece bir kaç başlıkta karşımıza çıkanlar, sonuç olarak bildirilenler bu meramı tamamlayacak, anlamı bütünleştirecektir.

Yaranın sabitliğini ortaya çıkartan ve yaşamın devletlû eliyle nasıl zorla yerle yeksan edilebileceğini ortaya çıkartan kesişimdedir burada dikkat çekmek istediğimiz. Hrant Dink’in katledilmesinden sonra ortaya konan tragedya oyununda devletlûya ait hiçbir sorumlunun ne gibi tavır ya da beklenti dâhilinde hangi şeyler gerekçe gösterilerek bir kez daha bir Ermeni’nin canının daha alınmasında parmağı bulunabileceği kısmının muammasıdır bu. Her defasında mihrak arama çabasında, el altında tutulan ötekiler yelpazesinden birisi olan Ermenilerden, Hrant Dink’in katledilmesinin yolunu, sağlamlaştıran isimlerin bugün halen ellerini kollarını sallayıp durarak hayattaki yüksek mevkilerini, kutsal dokunulmazlıklarını koruyabilmeleridir düşündürücü olan.

En son istihbarat olarak tarafına gelen bildirimleri kale almayan, o dönemin Jandarma komutanı Albay, Ali Öz’ün davasının ana davayla birleştirilmemesinden bunu görebilmek mümkündür. Dink Cinayeti’ni masallar anlatarak, üç tetikçi ahbap çavuşun işi olarak değerlendirilmesinden zerre uzağa gitmeyen, bildik isimlerin bildik hareketlerin hiç birisine bulaşmayan, nedenini sorgulamayan ve akmaz kokmaz bir rotada çözmek yerine laga luga ile günlerin geçiştirildiği bir dava ortaya çıkartılır.

Yaşamın bunca kolayca zapt edilmesinin hesabını sorabilmenin halen her şeyden evvel insanım ben diyenler için zor olduğunu göstere gelen bir tecrübedir bu dava. Çok fazla uzağa gitmeden 90’lı yıllarda Kürd halkına yapılmış olan saldırı / katliamların müsebbiplerinden olan Ayhan Çarkın’ın, Abdülmecit Baskın’ın ölümüyle ilgili davada verdiği ifadelerin satır aralarında saklı duranlardır mesentisizliği, yaşamı mümkünatsız kılanın her kim ya da kişi veya kurum olduğunu afişe eden bir ikrarla bir kez daha kanıtlanan.

Böbürlenilen, övünülen, her yerde sahiplenilen büyük ülkülerin aslında bildiğiniz kıyamlar, zulümler için bir eşik oluşturmaktan ötesi olmadığını, vatan millet sözünün bir edebiyat değil handiyse bütün kiri ve pasağı örtbas etmek için bir kılıf olarak kullanıldığı muştulanır. Yurdun tanımı, sevdasının! kendisi düşman bellenene haddin en kısa vadede bildirilmesinden geçtiği gibi bir hastalıklı hal icat olunur. Suçu türetenin, yaşamı sekteye uğratanın ve ölümü sıradan bir sonuç olarak bu sınırlara dâhil edenin Milli Güvenlik Kurumu olduğunun altı çizilir.

Vesayetten hesap sorulmaktayken sözüm ona vesayetin başlangıcı kurumların halen işlevsel olmalarının, her ne hallere koyduğunu yaşamı ortaya çıkartan bir ibret vesikasıdır karşılaşılan. Delidir yahut ta değildir Ayhan Çarkın gibi tetikçiler, devletten nemalanmış, zamanında el üstünde tutulmuş bu katillerin iradelerinin, kendi doğru bildiklerinin kimlerin hayatlarına mal olduğunun dipsiz kuyusunda önemli bir karşılaşmadır. Bozuk saatin bile günde iki defa doğruyu salt doğruyu gösterdiği bilinirken, söylenenler ile yapılanların birbirlerine yakın durduğu bir resmi ölüm mangasının iş bu memlekete ettiği fenalıkları eksiksiz bildirmektedir.

Yıllardır kayıp edilmiş çocuklarının akıbetlerine dair en ufak bir bilgiden mahrum bırakılmış Cumartesi Anneleri’nin meramını / derdinin kökenlerini görebilmek o menzil dâhilinde bir kere daha yüzleşmektir. Yüzleşenler hep ötekisi olarak bilinenlerken, erk eliyle kıvançlanan, coşkun tezahüratlarla karşılanan, alkışlanan, pışpışlanılan, makam ve mevkii ile taltif edilenlerin ellerindeki kanı evet kanı görebilmemize vesile teşkil eden bir karşılaşmadır.

Dahası vardır elbet anlatılması gereken, dahası vardır da Kürd illerinin sağından solundan ortaya çıkan toplu mezarlarda gün yüzü gören kemiklerin alacakları var böylesi bir hınçtan. Neden sorusu halen ortalıktadır! halen yanıtsız konulmaktadır. Yüzüncü haftasına ulaşan devletin elinin değdiği son katliam olan Roboski gerçekliğidir bir kere daha hatırlanması gereken. Anlatılması elzem olan.

Yaşamı hiçbir şeye benzemeyen bir ucubeliğe çeviren dönüştürdüğü bu karanlığı en dimağın almayacağı hallerde zulümler ile donatan ve bundan hiç çekinmeyen bir mekanizmanın, yazın, kurgu ya da hikâye değil tastamam gerçekliğidir hatırdan çıkartılmaması gereken. Yüzleşme konusunda adım atılacağı rivayet olunan, adaletin gerçekten tecelli edeceğinin bildirildiği anayasa referandumu döneminden sonra bu karşılaştıklarımız devletin kendi bildiğini okumaya devam eden bir yapı olarak yoluna devam ettiğini göstermektedir.

Yaşam bunca bağıra çağıra, göstere göstere yok edilirken her tür biyopolitik hamlenin peşi sıra gerçekleştirildiği bir mefhumda sorgudur hepimize düşen. Yitirdiklerimiz için, bunca yıldır halen akmaya devam eden gözyaşlarının müsebbiplerinden hesap sorabilmek için. Kapanmayan yaralarımızı kendi kendimize onarabilmek için. İnsanlık hakkı, yaşam hakkının devletin bir lütfu olmadığını bildiğimizi ikrar ederek. Yaşayabilmek için, çekincesiz, güvercin tedirginliğine, beyaz toroslara, sivil giyimli katil takımına yem edilmeden, amalarla ve fakatlarla tuzaklarla sınanmadan yaşayabilmek için.

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler