Misak Tunçboyacı / Yok, Olmamak İçin Direnmek… Şengal



Hayat özetlene özetlene, handiyse sürekli olarak eksiltmelerle beraber, yüz kırk veyahut da daha az olan karakter ile ifade edilebilen bir mefhuma dönüştürülüyor. Hap gibi konsantre, gel gelelim içeriği daima eksik gedik konulan bir tanımlama gayretine düşülüyor. Tanımlar, atıflar bir gerçekliğe değil tam aksi istikametteki yalanlardan mürekkep olan bir forma dönüştürülüyor. Azaldıkça, eksildikçe sözün tözü ve esamisi okunmayan bir martavala sıkıştırılıyor. Her im bir martaval biliniyor. Nasıl olsa sorgulayan yok bahsine sımsıkı tutuldukça, inanıldıkça dünden daha az, dünden daha sığ bir kelime kervana düzülüyor. Yola çıkan meramın anlam sahanlığının enginliği ya da anlam ölçeğinin derinliği değil yüz kırk karaktere uyup uymadığı önceleniyor. Her şey işin kitabına uydurulurken, def edilenin kapı dışına itilenin aslında bahsedilmesi gerekenler olduğu bir kere daha pas geçiliyor.

 

Azaltma ve azalmalar bir süreklilik haline dönüştürülüyor bugün tamı tamına şimdilerde, şu vakit. Kesintisiz bir tırpanlama sözün değil duyumsanması, umursanmaması için elden gelen yarına hiç bırakılmıyor. Oysa her azalış yok oluşu hızlandırıyor bir süreklilik dâhilinde. Biteviye eksiltmeler cümlenin, dolayısıyla hayatın yarım yamalak kılındığını ifade ediyor hep görmek isteyene. Derinden sessiz sedasız taarruz ediliyor aralıksız. Kelimeler azaltıldıkça hayatın anlamı daha bir rutinde hep tekrar olunanlara mahpus ediliyor bilinçli olarak. Rutine hapsedilen illa ki mahkûm edilen sözün niteliği bir ihtimal de dile getirilenlerin aslında iyileştiriciliği oluyor. Behemehal erk seslenişinden çıkan o tereddütler, kırmızıçizgiler, hudutlar ve sıradana bildirilen hadler yaşamı zapt ediyor. Azaldıkça harfler mana unutuluyor. Azaldıkça kelimeler azap artıyor.

 

Azaldıkça söz keskin bir kötülük hâsıl oluyor her yere ve her şekilde. Azalan harfler değil sadece insan bahsinin ulaştığı sınırın çiğnenebilirliği ve unutulabilirliği belleniyor. O yoldan ilerlenmesi tavsiye olunuyor. Unuttukça ancak ayakta kalabilirsiniz diye buyruluyor. Görmeden, duymadan ve bilmeden yaşayabileceğimiz sözlerle aksettiriliyor, yarım yamalak değil otuz iki kısım tekmili birden bir arada. Sınırladıkça, vahametin güncelliği de kapsamı da daha derinden sarsmaya, kendi bildiğini eylemeye devam ediyor. Müşterek yıkılırken, onun yolunda geri dönüşsüz ilerletilirken kalıcılaştırılan şey sessiz bir mutabakat olarak bildiriliyor. Her şeye kayıtsız ve şartsız bir biat olarak resmediliyor aralıksız. Azalan harfler manaları alıp götürüyor.

 

Acıyı, derdi sizli bizli kılıyor, her şey değerlendirme şablonlarına sıkıştırılıyor. Şablon bir kez tutmaya görsün -o kalıplaşan bahis her günü apayrı bir cehenneme dönüştürüyor. Dönüştürülen yer cehennemin bir tasvirinden ziyade bizatihi kendisi ediliyor. Yaşadığımız güncelliği, ucu bana, cana dokunmuyor nasıl olsa yanılgısı öylesine seri bir biçimde yaygın kanıya dönüştürülüyor ki kıyamet koparken, lazım gelen farkındalılık öteleniyor. Önemli ve mesele edilmesi gereken çabalanımlar daha en başından derdest ediliyor, saf dışına öteleniyor bayağı bir gayretkeşlikle beraber. Azalan sözler, muhteviyata yapılan dolaylı veya doğrudan hamlelerin bütünlüğünde bu birbirlerini kovalayıp ta duran hamleler süreğinde asıl lazım olanların mahvına sebep oluyor. Ol bahiste mahvediş artık yalansız ve dolansız bir ayrışmazımız edilip hepimize pay ediliyor.

 

Acılar, sindirilebilir, dertler kanıksanabilir belletiliyor. Her şey layığıyla azaltılmışken eksiltilmişken sözlerin ardında aranması gereken hakikat de linç ediliyor böylelikle bu cehennemî ortamda. Ucun değmesi bahsi bir yana artık delip geçiyor behemehal. İstediğin kadar gözünü kapat, aklını mahrum et duvarlarını kuvvetlendir işitme ve görme ve duyma veyahut da öylece kala kalarak bekle sonuç olan yıkım kati surette değişmiyor, hiçbir zaman pay edilen başkalaşmıyor asla. Her defasında inanılan ‘bu defa da kurtulduk’ tavrı kendi kendine çürüyor bir kez daha. Sözün lime lime edildiği, geriye kalan umudun resmen çapraz ateşe tutulduğu varsa yoksa “devletlû” dilinin altında saklı duran baklaların birer ikişer gerçeğe evirildiği bir sahneleme hâsıl oluyor payımıza. Ortaya çıkan delip geçen pek fark edilmese de söz ile eyleniyor.

 

Her yerde ve her şekilde reva görülüp katara eklenen hamleler geleceğimizi çalmaya devam ediyor hemen hiç farkına varılmaksızın. Bir, iki, üç değil çok daha fazla hamlede bir biçimde şekillendirilen, sonuç olarak ulaşılmak istenen tamamen ve eksiksiz yıkım olmaya devam ediyor. Acıtmayan bahsi geçersiz bir türetmenin kendisi oluyor. Hem acıyor, hem kanıyor ve hiçbir surette tükenmiyor devletlûnun hıncı ol bahiste. Gösterile gelen çaba bunun nihayetlenmesini değil de, kalıcılığını işaretlemeye yeter de artar hale geliyor. Mübalağasız ötekisi olarak bildirilene karşı uygulamaların ötesi ya da berisi umursanmıyor o menzilde. Düzlem apaçık, çukurken her bir şey sütlimana çıkartılıyor. Nasıl olsa size dokunmayacak diye bildirilen şeyler daha söz yinelenirken yeni yıkımların teminatına, ön duyurusuna dönüşüyor.

 

Her hamle bütüncül teferruattan arındırılmış olan özdeki yıkımı kalıcılaştırıyor. Bir zaman aralığından değil hemen her fırsatta, her an güncelleniyor. Akıl fikir noksanlaştırılırken düşmanlık bahsine yeni kademeler, sınayış gayretleri ekleniyor biteviye hiç durmaksızın. Yerle yeksan edilen, bunca naçarlaştırılan akılken, daha nobran, daha sert, daha derinden yaralar ortaya çıkartmaya çalışa duran hamleler cismanileştiriliyor. Varım varız var olacağız sözünün kıymet-i harbiyesi geçersizleştirilmeye çalışılıyor her hamlenin ardında. Her hamle yeni bir yaraya dönüşüyor bu sathı mahalde, bu coğrafyada, bu menzilin önünde arkasında, dört bir yanında eksiltmelerin özü ve amacı bu yaraları kanıksatabilmek için verilen iktidarın oyunlarına sahne oluyor hemen her gün. Yakalan her fırsatta devletlûnun ettiği, sonuca ulaştırmaya çalıştığı bu yıkımlar güncesinde, zincirleme, patavatsızca sona bir adım daha yaklaşmak oluyor.

 

Dertler boyu epeydir aşmışken daha bütün bunlar başlangıç kabilinden bildirimler ile ucundan kıyısından yara vermeler, kalıcı hasarlara dönüştürülüyor menzili göz önünde bulundurduğunuzda. Sürekli olarak tekrar edilen, diskur bellenen, yordama yardımcı bellenen şeyler aslında tek bir hamlede nasıl da korunaksız bırakıldığımızı göstere geliyor bugünlerde. Bir ihtimalden, bir söz dizimindeki herhangi bir ayrıntıdan değil basbayağı, kesintisiz bir biçimde yalnızlaştırıldığımızın devletin gözetiminde her şeyin yerle bir edilmesinin yolunun arşınlandığı bir güncelliğin içindeyiz. Heyula kopmaya devam ederken asıl sorunlar yükselmeye, uç dokunmaya, yara çoğaltılmaya devam etmektedir halen, bu şartlar altında bile aralıksız göz göre göre. Misafir olunan kelimeler çağrışımlar ne edebiyat, ne feylezofik bir çıkarsama durumun keskinliği için anılması gerekenlerdir bugünün ülkesinde, bu coğrafyada.

 

Sınırımızın tam da dibinde kıyamet koparken, bizim buraların sessizliğindendir bahisleri bunca önemli kılmaya devam eden. Bir ülkenin, bir sınırın, bir alanın değil sadece başlı başına insanlığın katlinin tescillendiği, kayıt altında göstere göstere şekillendirildiği bir vahamete sahne olan bir yakarışa karşı denk gelenlerdir derdimiz anlatmaya gayret ettiğimiz. Binlerce yıllık yaşamın sürdüğü bir yerde onun sekteye uğratılması gayretkeşliğinin bu seferinde de Vahhabi mezhebinden olduklarını duyurmakta bir beis görmeyen aslen çok uluslu bir şebeke olan Irak Şam İslam devleti nam yapımın Şengal’de yaptığı soykırımdır kırık dökük bunca satıra vesile sebep. Hayatı üzerinde tahakküm kurulabilir bir mesele olarak bellenmesinden bu yana süre giden hınç ile linçin ortaklığında IŞİD nam şebekenin bu sefer de Musul’un bir nahiyesindeki Ezidileri hedefine koymasıdır bu kırık dökük satırlara sığınmamıza yol açan, sebep olan.

 

Yakın dönemde Suriye’nin Lazkiye’sinde, Rakka’sında, Kessab’ından, Halep’ine kentlerinde Sünni inancına tabi olmayanları kendileri gibi görünmeyen, düşünmeyen her kesimi, Alevisinden, Ermenisine tehditten tehcire, tehcirden kırıma, kırımdan katliama ulaşan bir düzenekte yok etme çabasının son duraklarından olan Şengal Soykırımıdır bize bu satırları yazdıran. İki arada bir derede insanlığı en kesintisiz biçimde tanımlandırabilmek, heybedeki kelimeleri denk getirip de manalı bir kaç cümle kurabilmek zorlaşıyor. Düşünce sıkışıp kala kalıyor, akıl derman arıyor, yol arıyor, meramı anlatabilirim diye düşünüyor. Oysa görünen köy bir kez daha gösteriyor ki “kılavuz” her neyse, nasıl addedilirse, anlamlandırılırsa anlamlandırılsın yazmak hiçbir surette kolay olmuyor, olamıyor.

 

Yakın zamanlar dediğimizin bir hınç ikliminde, sürekli katliamları göstere gelmesinden bu yana olan bitenin tastamam linç olduğu, yok etmelerin sonsuzluğuna varmak gayretinin birbirini takip eden bir süreklilik olduğu karşımıza çıkıyor. Yüz binlerce insanı yerlerinden, yurtlarından eden bir şebeke için bu sınırlar dâhilinde halen “unsur”dan öteye geçebilen bir tanımın resmen yapılamadığı bir mezalim var. Hayat gasp edilirken, Ezidiler için bir gün sonrasının her ne olacağı artık enikonu muamma kılınmışken, yaşadıkları yerler çoktan talan ve imhaya tabi tutulmuşken geriye kalan söz pek de anlamı tam aksettirmiyor. Daha öncesinden daha eskilerden Medz Yeghern, Seyfolardan bildiğimiz, aklımızın bir köşesine mıh gibi işlenmiş olan korkular bir kez daha cismanileşiyor bugün, Ezidilerin suretinde hayata tutunmaya çalışanların çöl ortasındaki suretlerini gördüğümüzde.

 

Agos Gazetesi’nde yayınlanmış Karin Karakaşlı’nın Utanç Tekerrürü makalesindeki cümlesi ile Suriye ile Irak toprakları arasında aşırı sıcağa ve çöl tozuna direnmeye çalışan bu halkı, iliğimden biliyorum. İliğimizden biliyoruz o dermansız konuluşun bir geceyi bir sabaha ulaştıramayacak olmanın çekincesini ve gelecek kaygısını fark ediyoruz. Bilince işlenmiş olan sadece göstere göstere kırımları ve yok etme seremonilerinin bunca kolay eylenebilmesi değil, aynı zamanda o acının hiçbir surette anlaşılamaması olduğunun idrakinin de payı var, akla yer edinmesinden öte her defasında hatırlanmasında. Ezidilerin varlıklarına, salt kimliklerine karşı geliştirilen saldırıların her an güncellenen rakamlarıyla, her gün eklenen ölümleriyle beraber fark ediyoruz bir kez daha; yok olmak ne demektir. Beş yüz civarında insanın katledildiği, bin civarında ne isimlerini, ne cisimlerini asla bilemeyeceğimiz kadının yaşam haklarına mani olarak köle edilmesini bir hafta içerisinde eylene geldiği bir yerde unutabilmek ne mümkün acı kaçarımız olmayanı göstere gelmektedir.

 

Bir halk yok edilmekte her gün daha da yoksunlaştırılmaktadır. Sincar Dağı’na ulaşan insanların önemli bir kısmının tahliye edilmeye gayret edilirken, kaçış çabasına düştükleri yolculukta bu sınırların en doğusuna oradan da Ankara’ya kadar gelebilmiş olan insanlara orada gördükleri zulmün bir başkası reva görülmektedir yine, yeniden. Dicle Haber Ajansı’nın haberine göre ‘Işid’in soykırımından kaçarak Kuzey Kürdistan’a gelen ancak Akp’nin Orta Anadolu’ya sürdüğü Êzidî Kürtlerini, şimdi de beyaz soykırımın kıskacındadırlar. Akp hükümeti ve ona bağlı kuruluşların Ankara’ya sürdüğü Êzidî Narmo ve Aldewrêş ailelerini Işid çetesinin yaptığı gibi Müslüman olmaya zorluyor.’ Sadece tek bir kesit bile aslında ne olmaya devam ettiğini göstere gelmektedir bir kez daha. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı, kimlikler üzerinde yapılan hamlelerin her neye dönüştüğünü bildirmektedir yekten.

 

Geçtiğimiz Haziran ayı içerisinde Qaraqosh nahiyesine saldırılması sonrasında bu göç yolu ve tehcirle bir başlarına kalan Süryaniler, Ninova Ovası’nın tamamına yakınında bulundukları hemen her mahalde, yine Işid’in saldırılarına karşı korumasız bir başlarına zulme terk edilmektedir haddizatında. Halkların ortaklığının, yaşam mücadelelerinin ivedi olmasının hemen hiç önemsenmeden gündemin satır aralarından def edildiği günümüzde kırım onu bunu ya da berikini değil herkesi kapsamaktadır. Musul’un neredeyse tamamında, Kerkük’ün belirli nahiyelerinde ötesi berisi orası burası olmaksızın bir zulüm sürekliliği karşımıza çıkartılmaktadır. Ezcümlesin hayata kast edilmektedir. Devlet sırrı olarak atanan, neredeyse peşi hiç kovalanmayan şiddet şebekesine yardıma koşar adım yetişilen bir ülkede o hayatların kıymet-i harbiyesi anlaşılmamaktadır halen.

 

Devletlûnun hiçbir surette önlem almadığı, dahası güney sınırın nerdeyse tamamında kendini, varlığını ispata girişen orada olduğu kadar da, Ceylanpınar’dan, Reyhanlı’ya her yerde karşımıza çıkan bir gün İstanbul’un arka sokaklarında kendine eleman temin edebilen bir şebekenin utançlarına katkısını ne zaman nihayetlendireceğidir işte mesele. Her şey yoğun bir gündemde, bunca kıyametle beraber şekillendirilirken sessizliğin sonu zulmün bir gün gelip hepimizi bulacağını bildirmeye devam etmektedir. Hayat bir yok etme ritüeline dönüştürülürken, burada seslenip o yaralara merhem olacak duygudaşlık, çağrının ve daha fazlasında kırımlara karşı vicdanı hatırlamanın tam zamanıdır. Bir mesele, bir mana kalacaksa geriye bunca laftan tek bir şeydir: Hayat için seslerini duymak, imdat çağrılarına kayıtsız kalmamak.

 

Bir kırım çetesine rehin hayatın zindan edilmesine mani olabilmek için, yeter artık diyebilmek için, kelama ortak olmak, yazgı diye buyrulana karşı ses etmek lazım gelendir. Bir ülke bir halk topyekûn yıkıma zulmün güncellenmiş olan haline karşı varlık mücadelesinin peşinde, yekten ezcümle. Ne Ezidi ayrı ne Şebbak, ne Süryani ne Alevi ne de Kürd ya da Türkmeni hepsi birlikte bir arada hayatlarına sahip çıkmanın derdinde. Bugün çoktan unutulan, yarın hatırlanmayacak, daha öncesinin handiyse hiç sorgulatılmadığı bir güncellikte yaşadıklarını unutmayarak, geleceğe çıkabilmek için direniyorlar. Duyuyor musunuz? Özet edilip kıssa edilenler, sadece bir kaç karede buradaki cümlelerden çok daha anlamlısını paylaşırken fark ediyor musunuz? Oralardaki “ortam uzamı” kaybetmemek için gösterilen direniş çabalarına buralarda kayıtsız kalınmasının ne kadar da kötücül olduğunu idrak edebiliyor musunuz? Vicdanınız rahatlarda mıdır, afiyette midir, nasılsınız? Görüyor musunuz, umursuyor musunuz? Hey insanlık.

 

Bir Not: Elimizden ne gelir ki diye bir sualiniz varsa…Stringer-Reuters

Benzer Yazılar

İki dilek tutum..Tuttu..Teşekkürler dünya / Ruhi Uzunhasanoğlu

Bugüne iki dilek tut… ” Ve çok uzak, Çok uzaklardaki istanbul limanında, Gecenin bu geç vakitlerinde, … Kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları: Hürriyet ve ümit, Su ve rüzgârdılar “ Şimdi çok uzaklarda, Taa hindistanda, Bir laz uşağı tek başına. Bugün saat 16:30 da Bengaluru Asya kupası yarı final maçına çıkacak.İlk maç deplasmanda...

Kanser hastalığı için farkındalık yazısı…/ Ruhi Uzunhasanoğlu

Ne diyorum Yavuz ( Bingöl ) biliyormusun , Kocamustafapaşa’da öğrenci evinde bizim Muhsinle ( Kızılkaya ) kızartılmış patatese yumurta kırardık , yanında akşama kadar tok tutsun diye iki ekmek.İTü’de güzel insanlarla tanışmıştım , onlar başka dünyalar , hayaller peşinden gittiler , çok dert , çok tasa çektiler.Muhsin ne yaptı ne etti VEKİL oldu , bende...
Makale'ye Yorum Yapın

ANA KATEGORİLER

Yazarlar

Yazarlar

Son Yorumlar

    Arşivler